MUSTAFA YILMAZ

Tevhidin meydan okuması: Modern barbarlığın enkazından Dârüsselâm'a

Size dünyanın değişmez olduğunu söylediler. Kuvvetlinin hükmedeceğini, devletlerin çıkarları uğruna halkların feda edilebileceğini, birkaç merkezin bütün insanlığın kaderini tayin etmesinin siyasetin tabiatı olduğunu, zenginin daha çok zenginleşeceğini söylediler. Buna gerçekçilik dediler. Oysa gerçekçilik diye takdim edilen şey, mevcut tahakküm düzeninin ebedîleştirilmesinden başka bir şey değildi. Biz buna gerçekçilik değil zulüm diyoruz. Çünkü dünya güçlülerin aralarında paylaştığı sahipsiz bir arazi, insan piyasanın kullanacağı bir üretim unsuru, toprak ve su metâ, emek satın alınabilir bir ömür, devlet de kendi bekası uğruna insanı öğütebilecek kutsal bir makine değildir. Dünya sahipsiz değildir. Mülk Allah'ındır.

“Mülk Allah'ındır” dediğimizde yalnız metafizik bir hüküm vermiş olmayız; insanın insan üzerindeki mutlak hükümranlık iddiasını da reddederiz. Firavunun tahtına, Karun'un hazinesine, imparatorluğun ordusuna, devletin kudretine, sermayenin mülkiyetine ve çoğunluğun iradesine bile bir sınır çizeriz. Çünkü tevhid yalnız Allah'ın birliğinin ikrarı değil, Allah'ın karşısında bütün beşerî kudretlerin izafileştirilmesidir. Hiçbir devlet mutlak, hiçbir mülkiyet sınırsız, hiçbir iktidar dokunulmaz, hiçbir medeniyet tarihin son sözü değildir. Tevhid, âlemlerin Rabbi olan Allah hakkında konuşurken, yeryüzünde efendilik taslayanlar hakkında da hüküm verir.

Çağımız putlarını ortadan kaldırmadı; yalnız isimlerini değiştirdi. Piyasa, ulusal çıkar, güvenlik, büyüme, kalkınma, teknoloji, jeopolitik, devlet aklı... Bir şehir yıkıldığında stratejik zorunluluk, bir halk toprağından sürüldüğünde güvenlik, milyonlar yoksullaşırken ekonomik program, servet birkaç elde toplandığında piyasa, tabiat yağmalandığında kalkınma, hakikat susturulduğunda devletin bekası denildi. Modern iktidar zulmü ortadan kaldırmadı; ona daha sofistike isimler verdi. Biz kavramların arkasına saklanan gerçeği kendi adıyla çağırıyoruz: Zulüm zulümdür. Failinin bayrağı, dini, dili ve coğrafyası onun mahiyetini değiştirmez. Uzak bir imparatorluğun zulmü neyse kendi şehrimizdeki hükümdarın zulmü de odur. Çünkü bizim sadakatimiz iktidarlara değil, adaletedir.

Bize mevcut küresel düzenin kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar. Hiçbir imparatorluk kaçınılmaz değildi, hiçbir sömürge düzeni ebedî olmadı, hiçbir taht sonsuza kadar ayakta kalmadı. Bugünün iktidar merkezleri de tarihin son sözü değildir. Dünyanın servetini birkaç finans merkezinin, şirketin, devletin veya hanedanın elinde toplayan düzen ilâhî kader değil, insan eliyle kurulmuş bir nizamdır; dolayısıyla değiştirilebilir. Bir tahakküm düzeninin en büyük zaferi insanları ezmesi değil, ezilenlere başka bir dünyanın mümkün olmadığına inandırmasıdır. İslam'ın çağımıza ilk meydan okuması tam burada yükselir: Zulüm kader değildir; mevcut olan, mümkün olanın tamamı değildir.

İnsan malik olabilir fakat Mâlik değildir. Mülkiyet vardır fakat mutlak değildir. Servetin üzerinde yoksulun, yetimin, komşunun, yolcunun ve toplumun hakkı vardır. Bir tarafta tüketemediğini biriktirenler, öte tarafta hayatını sürdürecek olana ulaşamayanlar varsa mesele yalnız yoksulluk değil, adalet meselesidir. Adalet ise zenginin yoksula lütfu değil, mahrum bırakılanın hakkının kendisine iadesidir. Biz yoksula ekmek dağıtmakla yetinemeyiz; ekmeğin neden birkaç kişinin elinde toplandığını da sormak zorundayız. Mahruma yalnız merhamet etmek yetmez; onu mahrum bırakan mekanizmayı sorgulamak gerekir. Merhamet zulmün yarasını sarabilir; adalet o yarayı açan eli durdurmak ister.

Siyaset yalnız iktidarın nasıl ele geçirileceği değil, iktidarın hangi hakla hükmettiği meselesidir. Devlet insan için vardır, insan devlet için değil. İktidar emanet olduğu müddetçe meşruiyet arayabilir; mülke dönüştüğü anda istibdadın kapısı açılır. Bu nedenle İslam'ın itirazı yalnız dünyanın büyük güçlerine yöneltilemez. Kendi sarayına, kendi muktedirine, kendi zenginine, kendi dini liderlerine, kendi çıkar çevrelerine ve zulüm karşısında suskunlaşan din diline de İslam biçim verir. Uzak zalime bağırıp yakın zalime susmak, küresel istikbara karşı çıkarken yerel istibdadı kutsamak tevhid değildir. Tevhid bize zalimler arasında taraf seçmeyi değil, zulme karşı taraf olmayı öğretir.

Bugünün tahakkümü yalnız ordularla kurulmamaktadır. Borçla, bilgiyle, teknolojiyle, medyayla, kültürle, piyasayla, veriyle ve insanlara kendi acziyetlerini öğreten kavramlarla da kurulur. Bir medeniyet başka bir medeniyeti yalnız topraklarını işgal ettiğinde yenmiş olmaz; ona dünyayı kendi kavramlarıyla düşündürmeye başladığında daha derin bir zafer kazanır. Bu nedenle tevhidî diriliş epistemolojik bir başkaldırı olmadan gerçekleşemez. Başkalarının sorularına kendi cevaplarımızı vermek yetmez; gerektiğinde soruların kendisini de reddetmek gerekir. İlerleme nedir, kalkınma nedir, zenginlik nedir, özgürlük nedir, insan nedir, tabiat nedir, mülkiyet nedir, devlet nedir, barış nedir? Eğer bunların tarifini dünyanın egemenleri yapıyor ve bize yalnız onların belirlediği seçenekler arasından tercih etmek düşüyorsa, topraklarımız bağımsız görünse bile zihnimiz henüz özgür değildir. Sömürgecilik bazen bir ordunun ülkeye girmesidir, bazen bir kavramın zihne.

İslam'ın dünyaya meydan okuması bu yüzden Batı'nın silahlarından daha fazlasına, bankalarından daha büyük bankalara, şirketlerinden daha büyük şirketlere sahip olmaktan ibaret olamaz. Bir toplum kendi varlığını koruyacak kudrete elbette ihtiyaç duyar; fakat medeniyetin meydan okuması araçların büyüklüğünde değil, ölçünün değişmesinde başlar. Bir imparatorluğun yerine başka bir imparatorluk, bir tahakküm merkezinin yerine başka bir tahakküm merkezi koymak dünyayı değiştirmek değildir. Mazlumu yarının zalimi yapmak ise zafer hiç değildir. Asıl meydan okuma, efendinin kim olacağını değil, insanın insana efendilik iddiasını iptal etmektir.

Bize “Alternatifiniz nedir?” diye soracaklar. Cevabımız yalnız başka kurumlar, başka kanunlar veya başka iktidarlar değildir. Cevabımız önce başka bir ölçüdür: mîzan. Serveti, iktidarı, insanı, tabiatı, bilgiyi, teknolojiyi, devleti ve piyasayı kendi sınırlarına çekmektir. Çünkü sınırını aşan kudret tuğyana dönüşür. Her şeyi yapabilecek güce sahip olmak, her şeyi yapmaya hakkın olduğu anlamına gelmez. Mülkiyet sınırsız tasarruf hakkı vermez; çoğunluk adaletsizliği adalete dönüştürmez; devlet olmak zulmü meşru kılmaz. Hak kuvvetten doğmaz; kuvvet hakka tâbi olmak zorundadır.

Cihad tam burada anlamını bulur. Cihad dünyaya öfkeyle saldırmak değil, dünyayı zulme teslim etmemektir. Yoksulluğu kader saymamak, işgali normalleştirmemek, istibdadı güvenlik diye kutsamamak, sömürüyü kalkınma diye alkışlamamak, hakikati maslahat uğruna susturmamak, insan haysiyetini devletin, sermayenin veya gücün önünde pazarlık konusu yapmamaktır. Cihad, zulmün “başka türlü bir dünya mümkün değildir” yalanına karşı insanın bütün varlığıyla itirazıdır; aynı zamanda ifsada karşı ıslahın, tahakküme karşı adaletin, zillete karşı haysiyetin, esarete karşı özgürlüğün inşa iradesidir.

Biz barış istiyoruz; fakat mezarlıkların barışını değil. Zalimin rahat uyuduğu, mazlumun ses çıkarmadığı, sömürülenin itaat ettiği düzenin adına barış demiyoruz. Adalet olmadan barış, çoğu zaman iktidarın mazlumdan istediği sessizliğin güzel bir ismidir. İslam'ın ufku yalnız çatışmasızlık değil selâmdır: insanın insandan emin olduğu; çocuğun bombadan, yoksulun açlıktan, muhalifin zindandan, emekçinin yarından, halkın yöneticisinden korkmadığı bir dünya. Dârüsselâm, zulmün susturduğu değil, adaletin korkuyu gereksizleştirdiği bir dünyadır.

Biz geçmişe kaçmıyoruz. Geleceğe talibiz; fakat insanın makineye, hayatın veriye, toprağın sermayeye, hakikatin algoritmaya, toplumun pazara dönüştürüldüğü bir geleceğe değil. Tevhidin özgürleştirdiği insanın, adaletin sınırladığı iktidarın, hakkın sınırladığı mülkiyetin, ahlâkın sınırladığı teknolojinin, mîzanın sınırladığı tüketimin ve emanetin sınırladığı devletin geleceğine talibiz. Bize bunun ütopya olduğunu söyleyecekler. Oysa her tahakküm düzeni kendisini tabiat kanunu gibi gösterir; kölelik de, sömürgecilik de, imparatorluklar da böyle yaptı. Ta ki insanlar onların ilâhî kader değil, insan eliyle kurulmuş düzenler olduğunu anlayıncaya kadar. Taht tam da o anda sallanmaya başlar. Çünkü zalimin en büyük gücü silahı değil, mazlumun onun düzenini kaçınılmaz sanmasıdır.

Tevhid bu büyüyü bozar. Başka türlü yaşamanın, üretmenin, paylaşmanın, yönetmenin, şehir kurmanın, iktisat yapmanın ve dünya ile ilişki kurmanın mümkün olduğunu ilan eder. Tevhid yalnız bir inanç cümlesi değil, bütün sahte mutlaklıkları yerinden eden ontolojik bir sarsıntıdır. “Lâ ilâhe”, devletin, sermayenin, piyasanın, ırkın, ulusun, teknolojinin, insan aklının ve arzusunun ilahlaştırılmasına söylenmiş büyük bir hayırdır. “İllallah” ise varlığı yeniden hakikatin merkezine bağlayan büyük bir evettir. Önce reddeder, sonra kurar; önce putları indirir, sonra mîzanı ayağa kaldırır; önce insanı kullardan kurtarır, sonra onu Allah'ın huzurunda sorumlu kılar.

Bu yüzden sözümüz hem küresel müstekbirlere hem İslam Dünyasının tüm yerel ikitdarlarınadır: İnsan sizin mülkünüz değildir. Toprak sizin mülkünüz değildir. Hakikat, devlet, servet ve gelecek sizin mülkünüz değildir. Mülk Allah'ındır. İşte bizim ontolojik meydan okumamız budur. Dünyanın efendisi olmaya değil, insanların birbirine efendilik taslayamadığı bir dünya kurmaya talibiz. Bir imparatorluğun yerine kendi imparatorluğumuzu, bir tahakkümün yerine kendi tahakkümümüzü kurmak değil; tahakkümün kendisini gayrimeşru kılmak istiyoruz.

Tevhid ile özgürleşen insan, adaletle doğrulan toplum, emanetle sınırlanan iktidar, hakkaniyetle paylaşılan mülk, mîzanla korunan tabiat ve zulme teslim olmayan bir insanlık... İslam'ın bugüne söyleyecek sözü, geçmiş bir medeniyetin hatırasını yaşatmak değilse burada başlamalıdır. Yeryüzü zorbaların mülkü değildir. Mülk Allah'ındır. İnsan ise onun üzerinde efendi değil; şahit, emanetçi, âdil ve imarla mükellef bir halifedir. Tevhid bunun inancı, adalet siyaseti, cihad iradesi, imar eylemi, Dârüsselâm ise ufkudur.

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
MUSTAFA YILMAZ Arşivi