26 Ekim 2025’te Diyarbakır Özgür-Der Şubesinin düzenlediği “Ortak Gelecek: Türkiye’de Kürtler, Kardeşlik ve Toplumsal Barış” başlıklı sempozyum, “Kürt meselesi” olarak kavramsallaşan sorunu, değişen sosyopolitik koşullar çerçevesinde yeniden ele alma imkânı sundu. Hem devlet hem PKK tarafından yıllarca marjinalleştirilmeye çalışılsak da biz bu meselenin hep içinde olduk; adalet merkezli duruşumuzla çözüm için söz de söyledik, emek de verdik. Sivil toplumun sessizliğin konforuna çekildiği bir dönemde yeniden güçlü bir şahitlik ortaya koymak gerektiğini düşündük.
Yıllarca ehlîleştirilmiş eleştirinin sınırlarına çekilmedik; devletin merkez sağ siyasetinin korku duvarlarına hapsolmadık. Kemalist ideolojinin şekillendirdiği tekçi ulusçu politikaların sorunun ana kaynağı olduğunu açıkça ifade ettik. Aynı şekilde, Türk milliyetçiliğinin karşısında kendini var eden seküler Kürt milliyetçiliğinin ürettiği tersine zulme de itiraz ettik. “Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir.” ilkesini, İslam’ın adalet ve kardeşlik söylemiyle birlikte diyalektik bir çerçevede ele aldık. Hâkim Kürt milliyetçi söylemi bizi merkez sağa eklemlemeye çalışsa da biz duruşumuzu “tevhidî adalet” mihengiyle belirlemeyi tercih ettik.
Bugün Gazze’nin tetiklediği küresel vicdan ve bölgesel jeo-sosyolojik hareketlenme, yalnız bölgeyi değil, Kürt meselesi bağlamındaki tüm aktörleri de paradigmal bir dönüşüme zorlamaktadır. Devlet de PKK da kronikleşmiş alışkanlıklarından geri adım atmak durumunda kalmıştır. Şiddetin geri çekildiği, sözün ve düşüncenin belirleyici hâle geldiği bir ihtimal belirmiştir. Bu tablo, bizleri iyimser olmaya ve yeni sosyolojinin imkânlarını doğru okumaya mecbur bırakmaktadır.
Bu tarihsel kavşakta doğru pozisyon almak ve yelkeni doğru rüzgâra açmak hem zor hem zaruridir. Ulusçu devlet politikalarının yol açtığı mağduriyetlerin giderilmesi ve adil bir toplumsal barışın inşası için yeniden güçlü bir şahitlik gerekmektedir. Çünkü gerek devlet gerek PKK, toplumun beklenti çıtasını yükseltmiş durumdadır. Bu nedenle söylemimizi retorikten uzaklaştırıp içerik açısından zenginleştirmek; pratikte somut, metodik ve uygulanabilir çözüm önerileri üretmek gibi bir mesuliyetimiz bulunmaktadır.
Teori ile pratiğin dengesini kurmak; ümmetin evrenselliği ile yerel talepler arasında sahici ve tutarlı bir epistemik köprü kurmak zorundayız. Devletin tekçi ulusal yapısı, Kürt ulusal sekülarizmi ve kimi İslami çevrelerdeki bilinçaltı milliyetçi reflekslerin oluşturduğu fay hatları arasında kendi mutedil, müstakil ve sahih duruşumuzu göstermek; toplumsal algıda samimiyet ve temsil gücümüzü pekiştirecektir. PKK’nın seküler hegemonyasından ve devletin muhafazakâr sağcı yönlendirmelerinden sıyrılarak adalet ve kardeşlik merkezli bir inşa, bizi gerçek bir alternatif ses hâline getirecektir.
Adalet ve kardeşlik, ontolojik değerler olarak bizim en temel referanslarımızdır. Bütün insani krizlerin ahlaki ve felsefi çözümü, bu iki kavramın sahici ve güncel yorumlarında saklıdır. Adalet, yalnız hukuki bir norm değil; sosyopolitik bir denge ilkesidir. Kardeşlik ise sadece duygusal bir yakınlık değil; siyasi ve hukuki bir sorumluluk yükler. Bu kavramları pragmatik siyasetin çıkar hesaplarından korumak ve tevhid ilkesinin asli bütünlüğü içinde yeniden inşa etmek zorunludur. “Kürt meselesi”nin çözümü de ancak bu kavramların içerdiği derin ahlaki çerçeve içinde mümkündür.
Bu bağlamda hazırlanan dosyamızda değerli katılımcıların sunduğu tebliğler yer almaktadır.
***
Değerlendirme
Soruşturma çıktıları göstermektedir ki başta ulusçuluk olmak üzere Batı menşeli ideolojilerin Kürt meselesine sahici bir çözüm üretemeyeceği artık açık bir hakikattir. Batı’nın seküler ve laik devlet vaatlerine kapılan Kürt siyasal hareketlerinin, Kürt toplumuna bir fayda sağlamadığı; aksine yeni kırılmalar, yeni mağduriyetler ve toplumsal yabancılaşmalar ürettiği acı tecrübelerle görülmüştür.
Bu noktada devletin güvenlik merkezli politikalarını, milliyetçi refleksleri ve “kutsal devlet” fetişizmini geride bırakarak kültürel haklardan eşit vatandaşlığa, ademimerkeziyetçi yönetimden çoğulcu katılıma uzanan daha geniş bir perspektifte cesur bir tartışmayı başlatması zorunluluktur. Aksi hâlde Kürt meselesini sadece etnik bir çerçeveye hapsetmek hem zamanı ıskalamak hem de meseleyi dar bir çıkmazın içine sıkıştırmak anlamına gelecektir.
Türkiye toplumunun olgunlaşması, ulus-devlet paradigmasının dar kalıplarını aşan köklü yapısal dönüşümleri gerektirmektedir. Kemalizm’in emperyalizmin yerli bir türevi olarak zihinlerde ve kurumlarda sürdürülmesi, yalnız Kürtlere değil Türkler başta olmak üzere hiçbir halka onurlu ve özgür bir hayat vaat etmemektedir. Bugün Kürtlerin, Türklerin, Arapların ve Farsların sorunlarını etnik-merkezli değil; medeniyet-merkezli, tarihsel süreklilik içinde yeniden kurucu bir perspektifle ele almak zorunluluk hâline gelmiştir.
Bu bağlamda “ümmet” kavramının klasik ve soyut teorik tartışmalardan çıkarılarak güncel, dinamik, yapısal ve pratik bir kimliğe kavuşturulması gerekmektedir. Bölgenin yaşadığı ağır kırılmalar, artık sivil toplumun konforlu bir yerde durma imkânını ortadan kaldırmıştır. Tüm taraflar gibi sivil toplum aktörleri de talimatlarla değil hakikat merkezli bir inisiyatifle çözümün paydaşı olmalıdır. İslami yapılar ise bu tarihsel fırsatı desteklemeli; yön gösterici, ilkeli ve yapıcı bir rol üstlenmelidir.
Sonuç olarak; tevhidî adalet olmadan kardeşlik, kardeşlik olmadan da Türkiye’de kalıcı bir barışın inşa edilemeyeceği açıktır. Bu hakikatten hareketle, çözüme dair somut modeller geliştirmek, tartışmak ve hayata geçirme iradesi ortaya koymak, yeni sürecin gerçek anlamda bir parçası olmanın yegâne yoludur.


