Kürt meselesi konuşulurken altını özellikle çizmemiz gereken ilk husus, Kürtlerin uzun yıllardır yaşadığı mazlumiyet ve mağduriyettir. Bu mağduriyetin temelinde, Kürtlerin birlikte yaşadıkları diğer halkların sahip olduğu sosyal, siyasal ve kültürel haklardan mahrum bırakılması yatmaktadır.
Bu tarihsel mahrumiyetin kökeni, aynı zamanda şer’i açıdan da dikkat çekilmesi gereken bir biçimde, 1916 Sykes–Picot Anlaşması’nın oluşturduğu bölünmüş coğrafi ve siyasal yapıdan kaynaklanmaktadır. Bölgedeki sınırlar, o dönemin egemen güçleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından çizilmiş; bu sınırların etkileri günümüze kadar devam etmiştir.
Kürtlerin zaman zaman haklarını elde etmek için dış güçlere bel bağlaması tarihsel bir olgudur. Bunun ilk örneklerinden biri Şeyh Mahmud’un İngiltere ile kurduğu ilişkidir. Bir diğer örnek, İran’da Sovyet desteğiyle kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti ve Kadı Muhammed’in girişimidir; her ikisi de hüsranla sonuçlanmıştır. Yine benzer bir biçimde, Molla Mustafa Barzani’nin ABD desteğine yaslanarak yürüttüğü “Eylül Devrimi” mücadelesi de 1975 Cezayir Anlaşması sonucunda akamete uğramıştır.
Bu sürecin daha yakın tarihli örneği ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık referandumudur. ABD ve Avrupa ile sıcak ilişkilerin referandumu destekleyeceği düşünülmüş, ancak yine aynı şekilde dış güçlerin desteğinin yarı yolda kaldığı görülmüştür.
Kürtlerin verdiği bu hak arayışı mücadelelerinin yanı sıra bölgedeki seküler-devrimci yapıların da sürece dâhil olması meseleleri daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hâle getirmiştir.
Oysa meselenin esası adalet, hukuk ve barış temelinde bir çözümdür. Bir ülkede ister tek bir millet ister birden çok millet yaşasın; eğer hukuk işlemiyorsa siyasal birliğin de gerçek bir anlamı kalmaz. Bu sebeple gerek İran’da gerek Irak Kürdistanı’nda gerek Türkiye’de ve gerekse diğer ülkelerde meselenin en kritik boyutu hukukî zeminin güçlendirilmesidir.
Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ilişkilerinin yakın olduğu dönemde, bir toplantıda şunu ifade etmiştim: “Kürtlerin çok temel bir talebi vardır: Türkiye’de Kürtler Türklerle sosyal, siyasal, kültürel ve edebî anlamda eşit haklara sahip olduğunda mesele büyük ölçüde çözülmüş olur.”
Türkiye’de laik-Kemalist sistem aynı zamanda Türkçü bir zemin üzerine inşa edildi. “Bu topraklarda yaşayan herkes Türk’tür ve herkesin dili Türkçedir.” anlayışı, gerçekte ülkenin çok kimlikli yapısıyla çelişmektedir. Oysa Türkiye’de sadece Türkler değil; Kürtler, Araplar, Lazlar, Çerkesler gibi birçok halk yaşamaktadır. Bu halkların her birinin kendine ait bir dili ve kültürü vardır.
Benzer şekilde İran’da bir dönem Kürtçenin önüne geçmek için “Kürtçe konuşmak haramdır!” şeklinde fetvalar yayımlanmıştır. Dil yasağı, doğal olarak o halkın kültürünü ve yaşam alanını daraltmak anlamına gelir.
Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki Sykes–Picot’u yapanlar Türkler, Araplar ve Farslar değildir; ancak bu suni sınırların bugüne kadar korunması eleştirilmesi gereken bir tutumdur.
Kürtlere yönelik baskı ve haksızlıklar, birçok yönüyle meşru müdafaayı haklı gösterebilir. Ancak özellikle silahlı mücadele kısmı, başından beri bizim de doğru bulmadığımız ve itiraz ettiğimiz bir yöntem olmuştur. Bu sebeple PKK’nin silah bırakma yönündeki her türlü girişimini takdire değer buluyor ve bu çabadan dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.
Çabalar karşılıklı ilerlemelidir. PKK’nin silah bırakmaya yönelik adımına karşı, Türkiye’nin de bu süreci olumlu bir sonuca bağlayacak karşılıklar üretmesi önemlidir.
Vurgulamak istediğim birkaç önemli husus var:
1. Türkiye’de başlatılan reform ve iyileştirme adımlarının devam etmesi çok önemlidir. Çünkü Kürt nüfusunun en büyük kısmı Türkiye’dedir. Burada geliştirilecek olumlu bir model, diğer bölgeler için de örnek teşkil edecektir.
2. Kürt halkı dış güçlerden medet ummadan kendi sorunlarını bir iç mesele olarak görüp çözme iradesi ortaya koymalıdır. Türk hükümeti de Kürtlerin bu yaklaşımını bir zaaf değil iyi niyet olarak değerlendirmelidir.
3. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki çift başlılık bir zafiyet oluşturmakta ve bunun sona ermesi gerekmektedir. Halkın iradesinin yönetime yansıması, bölgenin istikrarı açısından elzemdir.
4. İran’da güvenlikçi politikalar uzun süre Kürtlerin temel bir mağduriyet sebebi olmuştur. Türkiye’deki tecrübeden hareketle İran’ın da benzer bir süreci başlatması en büyük temennimizdir. Bir devletin halklarıyla barış içinde yaşaması onu zayıflatmaz, aksine güçlendirir.
5. Suriye’de yaşanan devrim olumlu olmakla birlikte, iç aktörlerin dış güçlerin ajandalarıyla hareket etmesi büyük bir yanlıştır. Oradaki devrimin adil ve sağlam bir zemine oturması bölgenin geleceği açısından kritik önemdedir.
Son olarak şunu ifade etmek istiyorum:
Kürt, Türk, Arap, Fars hepimiz en temelde kardeşiz. Bu kardeşliği sağlayan da dinimiz İslam’dır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “Müminler ancak kardeştir.” buyuruyor. Laiklik, sekülerizm, Marksizm, Leninizm gibi ideolojiler kendi doğdukları Batı’da dahi etkisini yitirirken; bizim çözümümüz bu miadı dolmuş ideolojilerin ardında yürümek değil, İslam’ın adaletine ve kardeşlik ilkesine tutunmaktır.


