Hakikat, Hafıza, Hakkaniyet: Kürt Meselesinde Sivil Toplumun Rolü
Haksöz Dergisi Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025

Kürt sorunu veya daha geniş anlamda bütün etnik sorunlar modern sorunlardır. O nedenle bu konuyu konuşurken geleneksel dönem ve modern dönem şeklinde bir ayrım içerisinde konuşmak gerekir. Bunu söylerken şunun altını hemen çizmem gerekir: Kürt sorunu kadar Kürt sorunu karşısında gösterilen birçok tavır ve bu sorun etrafında geliştirilen birçok kavram da moderndir. Bunları bilahare açacağım.

Türkler de Kürtler de çok uzun zaman siyasi ve sosyal olarak kader birliği etmiş, İslam kardeşliğine dayalı bir hukuk içinde yaşamış topluluklardır. Benzer bir durum Araplar için de söylenebilir. Elbette Kürt, Türk ve Arap hanedanları ya da aşiretleri zaman zaman birbirleriyle elbette çatışmışlar çoğu zaman da ittifaklar kurmuşlardır. Ancak bu çatışmaların da ittifakların da hiçbirinin arkasında etnik referanslar, fikirler ya da niyetler olmamıştır. Daha çok yaşanan durum ise etnik kimliğine bakmaksızın bölgenin bütün aşiretleri ya da hanedanları kendi çıkarlarına olacak şekilde hareket etmiş ve bir etnik üst kimlik adına değil de siyasi çıkarları adına politika geliştirmişlerdir. Bu da doğal olarak bir Kürt hanedanı ya da aşireti, diğer bazı Kürt aşiret ya da hanedanları aleyhine olacak şekilde başka bir Türk veya Arap aşireti/hanedanı lehine siyasi pozisyon almıştır. Bu bütün Türk, Kürt, Arap vs. bakılmaksızın herkes için geçerli bir durumdur.

Bunun nedeni geleneksel toplumlarda milliyetçi görüşlerin, etnik temelli hareketlerin olmamasıdır. Etnik temelli gibi görünen durumlar ise genelde aynı dili konuşan, benzer kültüre sahip, birbirini tanıyan ya da diline bakılmaksızın aynı bölgede yaşayan kitlelerin daha kolay güç birliği oluşturması nedeniyledir. Yoksa ortada bir üst etnik kimlik altında bir siyasi oluşum oluşturmak değildir. Nitekim iktidar mücadeleleri birbirine karşı savaşan ve bu savaşı sürdürürken başka etnik gruplarla ittifaklar kuran örneklerle doludur.

Dolayısıyla geleneksel toplumlarda temel aidiyet etnisite değildir. Aidiyet katmanları vardır ve bu katmanlar içinde üst etnik kimlik yoktur. Mesela bir Kürt önce içinde bulunduğu aileye, sonra daha büyük bir yapı olarak kabile ya da aşirete, karnını doyurduğu toprağa (bu köy de olabilir daha büyük yerleşimler de ama bugünkü anlamda bir ülkeye değil), inanca ve aynı inancı taşıdığı topluluğa aidiyet hisseder. Daha üstte bir hanedana da aidiyet duyabilir. (Bu haneden bazan bir mir hanedanı bazen bir sultan hanedanı olabilir.) Buradaki aidiyetler genellikle muhayyel değil somut ve fıtridir, yaşamın oldukça içindendir.

Geleneksel toplumlarda üst bir etnik kimlik olmadığı, genellikle milliyetçilikle ilgili literatürde genel kabul görmüş bir yaklaşımdır. Nitekim etnisiteye dayalı milliyetçilik düşüncesi ve hareketi Fransız İhtilaliyle belirmeye başlamış, milliyetçi ideoloji devletleştikçe kitleler devlet eliyle ulus haline getirilmiş, zamanla ulus devlet dediğimiz devlet modeli ortaya çıkmıştır.

Aslında bugün Kürt ve Türk (veya Arap vs.) kardeşliğini konuşuyor oluşumuz tam olarak bu modern ulus devletin neden olduğu toplumsal yarılmanın sonucunda kardeşliğin örselenmesidir. Milliyetçilik hem insan olarak hem de inanç olarak sadece soy bağına dayalı kardeşliği kabul ettiğinden, bu soy bağı dışındakileri tehdit, düşman ya da daha iyimser bir ifadeyle kendisine karşı dikkatli / temkinli olunması gereken ve bu nedenle de hep gözetim altında tutulması icap eden insanlar olarak bakmıştır.

Egemen etnisiteye imtiyaz veren devlet idarelerinin diğer etnik unsurlara karşı bu şekilde bir tavır alışının toplumsal destek bulması veya toplumsallaşması ulus inşası projelerinin sonucudur. Ulus devlet, okul, kışla ve medya üzerinden toplumları uluslaştırmıştır. Mustafa Kemal’in ümmetten bir ulus çıkardık demesi de Türkiye açısından bunun ifadesidir.

Ulus, muhayyel bir olgu olarak ortak tarih, ortak vatan, ortak köken, ortak sevinç, ortak hayal ve ortak düşman bağlamında kitlenin bir araya getirilmesidir. Dolayısıyla ‘öteki’, ortak hayallerin tehdidi, şanlı tarihin yeniden kurulması önündeki engel ve ortak tehdittir. Türkiye örneğinde öteki olarak Kürtler belirlenmiştir. Kardeşliğin örselendiği an da ötekinin Kürtler olarak belirdiği o tarihsel andır.

100 yıldır Türkiye, bu durumu yaşamaktadır. Ulus projesinin bir parçası olarak öteki üzerinde bazen çok sert tedbirler alınmış; tenkil, tehcir, tedip gibi trajediler ortaya çıkmıştır. Bu dönemlerde milliyetçilik katı bir ırkçılık olarak tebarüz etmiştir. Bazen bu baskı azaltılmış, bazen ötekinin artan öfkesinin yatıştırılması için kardeşlik söylemine başvurulmuştur.

Milliyetçilik, bir yandan Türk ulusunu inşa ederken diğer yandan karşıtı olarak da Kürt milliyetçiliğinin inşasına neden olmuş, karşıtını da belirlemiştir. O nedenle Türk ulus projesinin karşıtı (ama ideolojik ikizi) olan Kürt milliyetçiliği, ulus devletin milliyetçi uygulamalarına itiraz ederken Türk ulus ideolojisini tersinden üretmiştir. Nitekim her iki yaklaşım da aynı ideolojik argümanlardan beslenmiştir.

Bunun sonucu olarak Kürt sorununun çözümüne kafa yoran, bu sorunda Kürtlerin haklarını savunan kişi ve grupların büyük bir kesimi (hatta -biraz iddialı olacak ama- neredeyse tamamı) bu konuya örtük ya da açık ulusçuluk ve ulus devlet paradigması zemininde yaklaşmaktadır.

Birkaç başlıkta ifade etmeye çalışalım:

Dindarların ciddi bir kısmı her ne kadar İslami kavramlarla konuyu açıklasa da ulus devlet paradigmasından azade çözüm geliştiremiyor. Çözümün bir yerinde federasyon, konfederasyon, devletin ortak kurucu unsurları ya da İslam devleti (ki bu da bugünkü şartlarda belki de zorunlu olarak ulus devlet şeklinde tasavvur ediliyor) kavramlarına başvuruluyor.

Sosyalist kesim çözüm için sosyalist kavramlarla bezenmiş ama yine ulus devlet paradigmasına dayalı öneriler geliştiriyor. Bu kesimin daha liberalleri ve demokratları da benzer durumda.

Etnik milliyetçi kesim ise bu tarz milliyetçiliğin söylem ve kavramları üzerinden bir yaklaşım sergiliyor. Bunlar, Kürt sorununa temel hak ve özgürlükler temelli bakmak yerine katı bir siyasallaştırmayla bakıyorlar. Bu şöyle tezahür ediyor: Modern dönem milliyetçiliğinin teritoryal (toprağa bağlı) yaklaşımının ürünü olarak kurgusal kadim Kürt ülkesinin kutsanması, özcü ve irrasyonel bir anlayışla kurgulanmış ulusal tarihi yüceltme, bunlar üzerine de birleşik bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması şeklindeki siyasal hedef.

Bu kesim içinde değerlendirilenlerin geçenlerde gerçekleştirdikleri bir organizasyon bu kesimin varabileceği uç noktayı görmek bakımından önemli. Gazze’de soykırımın zirve yaptığı bir zamanda Almanya’da Kürt Yahudi Kongresi adlı bir organizasyon gerçekleştirildi, oraya Yahudi olmayan bazı Kürt milliyetçileri de katıldı ve sonuç bildirgesinde düşman olarak da Türkiye ve İran belirlendi. Bu organizasyona katılanlar Gazze’deki soykırımı destekler nitelikte beyanlarda bulundular. Dahası bu organizasyonun zamanlamasının “Terörsüz Türkiye” sürecine denk getirilmesi oldukça manidar. Gazze soykırımına karşı dünyanın her yerinde milyonlarca insanın ayağa kalktığı bir vasatta, vicdanı ve insani temel vasıfları terk edip Kürtlerin geleceğinin İsrail’le ittifakta olduğunu sıklıkla dile getiriyorlar.

Türkiye’de sık sık sorulan yanlış bir soru vardır: Kürtler ne istiyor? Bu soru Kürtleri homojen bir kitle olarak göstermesi bakımından yanlış. Hangi Kürtler ne istiyor? Veya daha doğru soru şu olabilir: Kürtleri temsil iddiasıyla ortaya çıkmış kişi, grup, STK veya partilerin yöneticileri ne istiyor?

Ben kendi adıma meseleye hakikat temelli bakılması gerektiğine inanıyorum. Ulus devlet paradigması ve pratiklerini aşmanın belki de tek yolu budur. Hakikat temelli bakmak insan temelli, adalet temelli bakmaktır. Bu ideolojik ve siyasal mülahazaları aşarak bakmayı getirir. Ama bu baştan beri vurguladığım paradigmal yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Burada bir parantez açarak “Terörsüz Türkiye” meselesine de hakikat temelli baktığımı ifade etmek isterim. Bugün “Terörsüz Türkiye” olarak ifade edilen süreç, sistemin ulus projesinin yıktığı yapıyı tamir projesidir özünde. En temelde kardeşliği tesis projesidir. Şunu parantez içinde söylemek gerekir ki bu ideolojilerden kendisini uzak tutmuş Kürtler de Türkler de kardeşlik konusunda bir soruna sahip değiller. Birbirlerini kardeş görüyorlar. Ama sorun bu ideolojiden beslenenler açısından ciddidir.

“Terörsüz Türkiye” projesini ben son derece önemli bir proje olarak görüyorum ve bu konudaki, hayal kırıklığı yaşatan bütün eski tecrübelere karşın iyimserliğimi ve umudumu koruyorum. PKK terör örgütünün silah bırakması, yeni acıların yaşanmayacak olması, annelerin gözyaşının dinecek olması başlı başına büyük bir şeydir. O nedenle bunu desteklemek insani, İslami, vicdani bir görevdir.

Bununla birlikte sorunu kökten çözmek istiyorsak arızi sorunları çözmeye çalışırken bir yandan da yapısal ve paradigmal sorunları da görmek ve çözmek gerekir. PKK yapısal bir sorun değil, yapısal sorunun ortaya çıkardığı arızi bir sorundur. On yıllarca sürmesi, on binlerce insanın ölümüne, korkunç ekonomik kayıpların ortaya çıkmasına, toplumsal fay hattını derinleştirmesine, uzun bir süre askerî vesayeti beslemesine, kardeşliğimizi örselemesine rağmen bu gerçek değişmez.

O nedenle PKK terörü sorunu mutlaka çözülmelidir ama ve bu ülkede sorun olarak adlandırılan terör başta olmak üzere daha birçok meselenin kaynağındaki yapısal sorunu tartışmadan kalıcı çözümler üretilemez.

Yapısal veya paradigmal sorundan neyi kastediyorum? Kastım şu: Bu ülkede yaşadığımız Alevi sorunu, laiklik sorunu, Kürt sorunu hatta Türk sorunu gibi sorunların temelinde rejimin ulus devlet paradigmasına dayalı ideolojik tercihleri yer almaktadır. Bu tercihlerle hesaplaşılmadan, hadi hesaplaşmayı geçtim, yüzleşilmeden, bu tercihler gözden geçirilmeden yapısal sorunlar çözülemez. Yapısal sorun çözülmedikçe de bataklık üremeye devam eder.

Kürt sorunu da ulus devlet paradigmasına dayalı rejimin ideolojik tercihleri sonucunda ortaya çıkmıştır. PKK sorunu bu sorundan beslenmiştir. PKK, Kürt sorununun ürettiği zemin üzerine kurulmuş, Kürtleri ve sorunlarını istismar etmiş, devletin de yanlış uygulamalarıyla büyümüş ve Kürt sorunundan bağımsız başlı başına bir sorun haline gelmiştir.

PKK sorunu zabıtai tedbirlerle ya da masada çözülebilir. Bunun muhatabı devletin ilgili birimleri ile terör örgütüdür. Diğer aktörler sadece kolaylaştırıcı olabilir. Ancak mesele Kürt sorunu ise PKK terör örgütü ne derse desin, onunla nasıl bir anlaşma yapılırsa yapılsın bahsettiğimiz paradigmal düzeyde ele alınmadıkça devam eder.

Hamasetle değil hakikatle hareket etmek gerekiyor. Elbette terör kardeşliğin katilidir. Terör biter ve bir toplumsal rehabilitasyon gerçekleşirse kardeşliğin yaraları sarılabilir. Ancak Kürt sorununu üreten rejimin ideolojik tercihleri çok daha derin bir kardeşlik krizi çıkarmıştır. İşin bu kısmının çözümü isteniyorsa konuşmamız gerekenler tam da paradigmal meselelerdir.

Ulus devlet paradigması ve rejimin ideolojik tercihleriyle yüzleşildiğinde, bu noktada paradigmal adımlar atıldığında kardeşliğin önündeki yapısal engeller kalkmış olur. Arızi engelleri kaldırmak ise çok daha kolaylaşır.

Kardeşlik bir hafıza meselesidir. Hafızası olmayanlar kardeş olamazlar. Düşmanlık da bir hafıza meselesidir. Dolayısıyla hafıza insanın bagajıdır. O bagajda ne varsa davranışlarınız ona göre belirlenir. Bin yıldan fazla bir zaman ittifaklar, dindaşlık gibi olgularla kardeşlik üzerine şekillenen Kürtlerin ve Türklerin hafızası son yüzyılda özellikle de son yarım yüzyılda maalesef düşmanlık tohumlarıyla kirletildi. Kardeşlik hafızasının içine düşmanlık hafızası da katıldı.

Bunun için hafızayı tazelemek hakikate dönüşle mümkün. Nedir o hakikat? Bizim yaratılışta eş, dinde kardeş olduğumuz hakikatidir. Her şeyden önce insanız ve insanca bakma kabiliyetini yeniden kazanmak gerekiyor. Hakikate geri dönmek fıtrata geri dönmektir. Kardeşlik hafızasına geri dönmektir. Çünkü fıtri olan odur.

Elbette bu o kadar da kolay değil. Önce bir yüzleşme gerekiyor. Kardeşliği bozan hafızayla yani hem örgütün terörüyle hem devletin hukuk dışına çıktığı dönemlerle. Bunları cezalandırmaya yönelik bir yüzleşme değil, helalleşmeye yönelik bir yüzleşme olarak ifade ediyorum.

Bu noktada sivil toplum konusuna da girmek gerekiyor. Sivil toplumun Kürt meselesindeki rolü her zaman tartışılagelmiştir. Daha baştan şunu söyleyeyim ki genellikle kim hangi konuya hassasiyet gösteriyorsa herkesin o konuya aynı hassasiyeti göstermesini bekliyor ve bunu bir turnusol kâğıdına dönüştürüyor. Bu tutumu yanlış görüyorum. Bununla birlikte bu Kürt meselesiyle ilgili hususi çalışma yapan sivil toplum örgütlerine ise birçok görev düştüğüne inanıyorum. Diğer sivil toplum örgütleri de elbette destek verirlerse daha güçlü ve hızlı sonuçlar alınabilir.

Sivil toplum örgütleri, toplumla iç içe olmaları, her STK’nın farklı görüşlere sahip kitleler üzerinde etkinliğinin olması, bu yapıların önemini artırıyor. Ben bu yol haritasının temel işaret taşlarını şu başlıklar altında ifade ederek sunumumu bitirmek istiyorum:

 STK’lar sivil hareket alanını korumalı, talimatla değil kendi inisiyatifleriyle hareket etmelidir.

 STK’lar kendi aralarında nitelikli istişareler yapmalı, tecrübe ve bilgi paylaşımı gerçekleştirmeli, ortak çalışma ve hareket alanları belirlemelidirler.

 Bu toprakların kadim kültür ve değerlerinin bereketinden istifade edilmeli, irfan ve bilgelik bilgi ile birleştirilmelidir.

 Türkiye’nin farklı yerlerindeki sivil toplum örgütlerinin birbirlerini tanımaları, hassasiyet noktalarını, umut ve korkularını bilmeleri için organizasyonlar gerçekleştirilmelidir.

 Hareket noktası mutlaka hakikat olmalıdır.

 Söylemler hakikat kadar gerçekliği de ıskalamamalıdır.

 Gelecek perspektifleri, çözüm önerileri ulus devlet paradigmasını aşmalıdır.

 Ulus devlet paradigmasından türemiş siyasi taleplerle temel insan hakları birbirine karıştırılmamalıdır.

 Esas alınması gereken mihenk taşları insan, adalet ve hakkaniyet olmalıdır.

 Şiddeti bir seçenek olarak gören her yaklaşım dışlanmalıdır.

 Öneriler ve eleştiriler sadece karşıtı kapsamamalı, herkes için geçerli olmalıdır. Tarihle yüzleşme de bu bağlamda olmalıdır.

 Sivil toplum örgütleri de tarihleriyle yüzleşmeli, yanlışlarını görmelidir.

 İmtiyaz içeren her türlü yaklaşım reddedilmelidir.

 İslami yaklaşımlarda İslam bir araç olarak değil bir amaç ve öz olarak yer almalıdır.

 Türkler ile devleti, Kürtler ile PKK’yı özdeşleştiren genellemeci korelasyonlara prim verilmemelidir.

Ramazan Tekdemir Arşivi
417 Sayı: 416-417 Kasım/Aralık 2025 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler