Türkiye’de İslami cemaat, yapı veya en geniş manasıyla mütedeyyin çevrelerin varlık sebeplerinin yanında neyi hedefledikleri daha da önemlisi bu doğrultuda nasıl bir pratik ortaya koydukları cevabı aranması gereken sorulardandır. Çoğu zaman bunlar cevapları herkes tarafından bilinen bir hakikatmiş gibi geçiştirilse ya da verilen karşılıkların zamana göre değiştiğine dair birtakım izahlar sunulsa da bu böyledir. Gerçekten de rûz-ı mahşer şuuruyla insanların sorumluluklarını ne şekilde yerine getirdikleri ile ilgili daha somut değerlendirmeler yapmaları gerekirken problemleri geçiştiren tavrı bir tutuma dönüştürmelerinin anlaşılır hiçbir tarafı yoktur.
Nasıl ele alınırsa alınsın Erdoğan ve AK Parti iktidarının Türkiye’deki İslami öbekler üzerindeki etkisine yönelik içerden ve dışardan yapılan değerlendirmeler genel anlamda zayıftır. Bu noktadaki analizlerin tutarsızlığının, olgusal gerçekliğin maddi unsurlarını ve tarihsel bütünlüğü göz ardı etmekten kaynaklandığını söyleyebiliriz. Evvel emirde ülkedeki oluşumların bilhassa siyasi ve sosyal alanlarla ilgili neyi, ne zaman ve nasıl yapmak gerektiği noktasında bir arpa boyu yol alamamaları çok elem vericidir.
Yeni İttifaklar ve Sonrasına Dair
Siyasi tarih açısından uzun erimli bir iktidarın İslami camia üzerindeki etkisinin de düz bir hattıhareket çerçevesinde şekillenmediğini belirtmek lazım. Kırılmalar ve dönüşümlerle birlikte 23 yıllık süreci kendi içinde dönemlere ayırarak ele alabiliriz. Bu bağlamda Gezi Parkı olaylarıyla başlayıp 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ve 2017’deki referandumla hayata geçen sistem değişikliğine kadar geçen olağanüstü zamanları ayrı değerlendirmek gerekir. Hiç şüphesiz iktidarın bu süreçte zamanla şekillenen yeni ideolojik hattı ve kurulan ittifak ilişkileriyle gelişen durumun etkisi önceki döneme nazaran daha farklı gerçekleşti. Liberal ve medeniyetçi söylemleri takip eden yerli ve millî ideolojik çerçevenin geçmişten ciddi bir kopuşu içerdiği açıktı. Özellikle tarih, toplum, siyaset değerlendirmesinde bırakın ‘İslamcı müktesebatın’ değerlendirmelerinden günden güne uzaklaşılmasını milliyetçi çevrelerin -dil devrimi başta olmak üzere- Kemalist uygulamalara dönük eleştirilerinin bile gerisine düşüldü. MHP, Perinçek familyası, demokratik sol-ulusalcılardan ezcümle Kemalizm’in taşıyıcısı kurumsal aktörlerden bazı unsurlarla asıl rengini alan ittifak hem teorik hem de siyasal ve sosyal düzlemde yeni durumlar meydana getirdi. Aslında buna ayrıca iktidarın 2010’daki anayasa değişikliği ile Gezi Parkı olayları aralığında sol-liberal çevrelerden aldığı söylemsel desteğin aşamalı bir şekilde sona ermesini de eklemek gerekir.
Türkiye’deki cahilî sistemin ideolojik temellerini göz ardı ederek sistemce şekillendirilen veya onun tesirinin hissedildiği alanlarda konjonktürel durumların icbar ettiği siyasi sürecin çabucak benimsenmesi nasıl ele alınırsa alınsın İslamcılar açısından eza vericidir. Bu noktada adımların ayarlandığı ölçü biriminin ‘Reis’ temsiliyetinde Erdoğan’ın olması ise manidar. Aynı kişi ve olaya ilişkin pragmatist gerekçelerle farklı görüntüler çizmeyi seven Erdoğan’ın söylemine ayak uydurmanın yol açtığı kalıcı hasarlar konusunda iyimser olmanın hiçbir gerçekliği bulunmamakta. Zira Kemalizm’e ve onu tarihselleştirmeye yönelik neredeyse tüm eleştirilerin iptal edildiği ‘Aziz Atatürk’e geçiş sürecinin özellikle de dindar aile çocuklarında ve yeni nesilde meydana getirdiği tahribatın vebali bir türlü görülmek istenmiyor.
İslami çevreler iktidarın yeni ideolojik siyasi hattının kendileri üzerindeki etki ve tahribatını ya yok sayarak ya da hafifseyen bir tavırla geçiştirmekteler. Camianın kurumlarını temsil edenlerle eli kalem tutanlarının önemli bir kısmının tavrı kendilerini âdeta en üst karar verici makamda görme tutumunun yansıması gibi. Ne olduğu belirsiz ‘teenni’ ile hareket eden, yerinden kımıldatılması mümkün olmayan ağır abiler her ne yaşanırsa yaşansın olup biteni illa bir şekilde izah eden bir tavır geliştiriyorlar. ‘Siyasi bâtınîlikle’ sonuçlanan bu vasatta ise yanlışın üstünün örtüldüğü bir tablonun karşımıza çıkması şaşırtıcı değil. Oysa ıslah edici bir anlayışla kırıp dökmeden de yanlış ve hatalar dile getirilebilir. Elbette bunda iktidarın tutumu da belirleyici olmaktadır. Çünkü basına da yansıdığı üzere iktidar unsurlarının farklı bir söz ve tavra karşı müsamahakâr olmayan tutumu ketumluğu negatif tavra çeviriyor. Şüphesiz bu durumun en çarpıcı örneğini M. Kemal, Kemalizm ve Kemalist otorite sembolleri meselesi etrafındaki tartışma ve pratiklerde görmek mümkün.
Yeni Türkiye Anlatısını Boğan Kemalizm
2002’den sonraki süreçte önce denetimli serbestliği andıran oldukça dar bir alanda siyaset üretebilen AK Parti, Kemalist teyakkuza ve darbecilere rağmen gösterdiği performansla 2007’den sonra geçici değil kalıcı olacağını ortaya koydu. Bu süreçte siyasi ve toplumsal alanın yanında yakın tarihle, tek parti ve erken Cumhuriyet devri ile ilgili de ciddi tartışmalar gündeme geldi. Kemalist otorite sembollerine dair mesafe ve sorgulamalar arttı. Hemen her gün resmî inkılap tarihinin tartışmadığı, dışarıda bıraktığı, cevaplamadığı soru ve meseleler gündeme taşındı.
AK Parti iktidarının kolay kolay devrilemeyeceğinin anlaşılması ile bazı kişi ve çevreler 2007’den itibaren Türkiye’de artık Kemalizm’in bittiğini dile getirmeye başladılar. Bu süreçte iktidar çevreleri en genel anlamıyla vesayetçi, jakoben, tepeden inmeci ve seçkinci siyaset/düşünce tarzından kurtulmak anlamında zamanla olgunlaşacak olan ‘Yeni Türkiye’ kavramını kullanırken sol-liberaller telaffuz etmeden demokratik Türkiye bağlamında ‘post-Kemalizm’i gündeme taşıdılar.
Sol çevrelerin tarifine göre post-Kemalizm, 1980’lerden itibaren modern Türkiye çalışmaları yapan tarihçilerin, sosyologların, siyaset bilimcilerin, antropologların, kültür, müzik, folklor araştırmacılarının Kemalist tahkiye ile insanlar arasındaki makası açan literatürün genel adı şeklinde tanımlanabilir. Doğrusu entelektüeller, gazeteciler, düşünce kuruluşları ve yayınevleri tarafından benimsenerek hızla dolaşıma sokulan bu fikirler bütünü 12 Eylül rejiminin inşa etmeye çalıştığı Atatürkçülük dâhil Kemalizm’i ideolojik açıdan savunma tavrını hayli aşındırmıştı. Ancak şunun altı çizilmelidir ki Kemalizm eleştirilerinin Türkiye’deki tarihini 1980’lerle başlatmak bir sol işgüzarlıktır. İslamcıların erken dönemlerden itibaren ortaya koyduğu eleştiriler 1960’larda yakın tarihi anlamlandırmaya matuf romanlarla başka bir düzlemde derinlik kazanmıştır.
Şu var ki 1970’lerde kısmen görünse de esas itibarıyla 1980’lerin ikinci yarısından itibaren solda dozu artan Kemalizm sorgulamaları bereketli bir patika açtı. Bu hat, tek parti devrine dair eleştirel akademik çalışmaların etkisiyle 1990’ların başlarında Kemalizm ile ilgili ciddi bir eleştirel birikime dönüştü. İslamcılardan liberallere, soldan Kürt milliyetçilerine ideolojik açıdan birbirinden farklı yazarların ve akademisyenlerin yazdıkları ise her geçen yıl Kemalizm eleştirisini koyulttu. 28 Şubat 1997’deki darbe günlerinde darbeci karakteri tekrar nüksetse de Kemalizm günden güne defansa çekiliyordu.
Hedef Şaşırtıcı ‘Post’ Analizler
2002 sonrasında da devam eden bu gelişmeler post-Kemalizm kavramının tedavüle sokulmasıyla neticelendi. Bu süreçte ülkenin içinde bulunduğu durumu anlatmak için icat edilen kavram ilk defa 3-4 Ekim 2011 tarihlerinde, Kudüs İbrani Üniversitesi ve Roma Üniversitesinin katkılarıyla Kudüs’te Van Leer Enstitüsündeki “A Post-Kemalist Turkey?” başlıklı çalıştayla uluslararası akademik dolaşıma girdi. Bu süreçte Türkiye’deki her sorunu Kemalizm’e yıkmanın yanlışlığını vazedenler çok partili siyasi yıllardan Erdoğan’a uzanan hatta utangaç bir Kemalizm’i benimseyerek toplum ve siyaset okumasında “post-post-Kemalizm” kavramını icat ettiler. Bu önemli ölçüde muhalefetin odağına yerleştirmesi gereken unsurun Erdoğan merkezli olmasını vazediyordu. Soğuk Savaş dönemine odaklanan çoğu çalışmanın söylemi de özü itibarıyla Erdoğan Türkiye’sine giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini ortaya koymaya matuftu. Türkiye tarihini Siyonist İsrail üzerinden okuyan akademisyenler ve çömezleri post-Kemalist külliyatın defterini dürüp muhalefetin merkezine Erdoğan’ı koyarken müttefiklik cephesine Kemalist unsurları da yerleştirmekten imtina etmediler. Hâlbuki post-Kemalist araştırmalar cahilî ideoloji-politik hattı aşındırsa da Türkiye’de İslami olanı sınırlamaya matuf uygulamalar elan yürürlükteydi. Dolayısıyla post- post-Kemalizm kavramı ülkenin sorunlarına ve içinde bulunduğu duruma konulmuş yanlış bir teşhisti.
Şunun altını çizmek gerekir ki Türkiye’de hangi ‘post’ dönemi yaşanırsa yaşansın resmî ideoloji ve ikonunun hayat üzerindeki tasallutu devam etmekte. Dindar çevrelerdeki bazı kişilerin 1980’lerden itibaren yaygınlık kazanan Kemalizm eleştirilerini merkeze alarak Kemalizm’in sona erdiğini söylemelerinin hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır. Dahası “Artık hâkim güç AK Parti iktidarıdır ona muhalefet edilmesi gerekir.” yaklaşımı ise meselenin üstünü örtmektedir. Çünkü resmî ideolojinin söylemleri, ritüelleri birçok yönüyle saçma görüntüler doğurmaya devam ediyor. Üstelik 2000’li yıllara nazaran sadece askerî ve bürokratik elitlerle sınırlı değil, kimi dindarları da içine alarak popülerlik kazanmış durumda. Şirkin en çarpıcı yansıması ve tağutluk gösterisi 10 Kasım 9’u 5 geçe seremonisi herkesin uyanık ve saygı duruşuna hazır olması istenecek kadar genişletilmeye çalışılıyor. Hayatı durduran ve herkesin bulunduğu yerden tazime geçtiği seküler ritüel eski ve yeni sermaye gruplarının kısa filmleriyle çocukların dünyasına taşınıyor.
Devletin bütün yeni işlerinin M. Kemal’e tazimle başladığı düzen, şehrin meydanlarından okullara, üniversitelerden tüm devlet dairelerine heykeller etrafında geliştirilen tazim ve törenlerle sürüyor. Önceden sadece devlet daireleriyle okullarda bulunan rötuşlu M. Kemal portreleri şimdilerde televizyon dizilerinden haber kanallarına görüş beyan eden akademisyen uzmanların yayına katılmayı tercih ettikleri odalara kadar yaygınlık kazanmış durumda. Doğrusu Siyer, Arapça ve Kur’an-ı Kerim ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dâhil tüm ders kitapları ve devlete ait resmî yayınların hepsinin onun resmi ve sözleri ile başlamasını umursamayan bir Müslüman tevhidden hiçbir şey anlamamış demektir.
Ama içinde yaşadığımız tekno-oligarşi ile kontrolü artan bu düzenin ideolojik yapısı üzerinde düşünmek gerekiyor. Kimlik, eğitim, siyaset, askerlik, kültür, ekonomi hâsılı hayatın bütün ünitelerini kapsayan gerçeklik üzerinde mevcut devletin ideoloji-pratik etki-yapısını çoğu zaman bilinçli olarak gözden kaçıran bir durumla karşı karşıyayız. Seküler bir toplum ve devlet inşa etmenin spesifik ismi olan Kemalizm/Atatürkçülük eleştirisi işgüzarca basit bir kişi karşıtlığına indirgendi. Oysa sert ve yumuşak güç unsurlarını bir arada kullanan çarpıcı bir hegemonya ile karşı karşıyayız. Daha doğru ifadeyle onun baskısı altında yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. İslam’ı bir kenara koyduğumuzda dahi bir insan için çocukluğundan itibaren resmî ideoloji ikonuna bağlı bir hayatın inşa edilmesi ve on yıllardır bu durumun değiştirilmemiş olması ıstırap verici değil mi?
Bir dönem pirim verseler de genelde sol çevreler post-Kemalizm çerçevesindeki eleştirilere dahi tahammül edemeyip farklı kavramsal kılıflarla yeniden Kemalizm’e dönüşü vurguladı. M. Kemal’in aydınlanma, laiklik, çağdaşlık vs. yönlerinden yola çıkarak örtülü ittifaklarını tekrar açığa çıkardılar. Üstelik bu unsurlar M. Kemal goygoyculuğu yaparken utanmadan Erdoğan diktatörlüğüne karşı çıktıklarını söyleyebiliyorlar. Hoş, yüz binlerce insanı öldüren Esed’i destekleyenlere, milyonlarca insanı katleden Stalin’i önder ve yoldaş bilenlere de memlekette M. Kemal’in yanı yakışırdı. Konjonktürel ve tarihsel bir durum olmasına rağmen Kemalizm ve ikonunun tüm süreçlere uyum sağlamasının nedeni tam da onun ‘dünya merkezli’ bu diyalektiğidir. Muhatap olduğumuz cahiliyenin küresel ölçekteki yansıması her ne ise Kemalizm o dönemde bunun taşıyıcı rahmi olmuştur. Karşısında bulunulan İslam’ın alanının daraltılması ve kamusallığının devre dışı bırakılması için ne gerekiyorsa ona adapte olunur. Eğer İslam engellenemeyecek kadar güçlenmiş ise o zaman da uyumunu sağlayıcı politikalar geliştirilir. Dolayısıyla şimdiyi anlamak post-Kemalist literatürü unutup post-post-Kemalist trenine binmeyi değil, belki ilkini de doğuran daha erken Kemalizm eleştirilerini hatırlamayı gerektirir. Belki o zaman ‘temellerin duruşması’nın bir deyim değil bir kitap adı olduğunu anlar ve post-post-Kemalizm geyiği yapan Siyonist tarihçilerin post-Kemalizm’i yanlış tarihlendirmelerini daha iyi kavrama imkânını elde ederiz.
Şirki Meşrulaştırma Süreci
Sol çevrelerde durum iç açıcı değilken İslami çevrelerden ise son derece tehlikeli sinyaller gelmekte. İfade ettiğimiz gibi yerli ve millî etiketiyle inşa edilmek istenen yeni ideolojik hat ve MHP ile bazı Kemalist unsurlarla girilen ittifakın olumsuz en büyük yansıması sistem, temsilcileri ve değerlerinin tanımlanmasında görülmekte. Her anlamda seküler ve Batıcı bir kimliğe sahip M. Kemal’in inşa ettiği rejimin 1960’lardaki sol-Kemalistleri andırırcasına ‘bağımsızlık’ tahkiyesi üzerinden müdafaasını başta Erdoğan ve iktidar olmak üzere bazı dindar çevreler çok sevdi. Ülkenin siyasi hayatını, kurumlarını ve düşünce dünyasını şekillendiren gelişmeler ‘Kurtuluş Savaşı’ göndermeleri ve ‘Gazi’ figürü üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Özellikle kudreti katlanarak artan MHP’nin bu konuda dindar çevreleri hizaya getirici tavrı bir türlü görülmek istenmiyor. Bahçeli ve şürekâsı resmî ideoloji ve ikonlarına yönelik herhangi bir farklı söz söylendiğinde hemen bastıran tavırla sürecin kontrolünü sağlıyor. Ne yazık ki seküler Türklük ve MHP siyasetinde M. Kemal ve resmî ideolojinin meşruiyet noktası olduğu birçok dindar çevre tarafından unutuluyor. Üstelik Cumhur İttifakı içindeki aktörün bunları yaparken yalnız olmadığını Kemalist çevrelerin haberlerinden anlayabiliyoruz. Bu atmosferde Kemalizm ve Atatürkçülük sarkacındaki valilerin birtakım uygulama ve talimatları ise üzerinde durulması gereken bir nokta.
Bu inşa çabasında Erdoğan’ın söylemi ise benzer birçok şeyde olduğu gibi seyyaliyet göstererek ama nobran bir tarzda gelişerek arz-ı endam ediyor. Bu durum da siyasi sosyalleşmesini henüz tam anlamıyla gerçekleştiremeyen İslami çevrelerin çoğunda daha önce görülmemiş söylem ve yaklaşımları beraberinde getiriyor. ‘Reis’in sözünün gerisinde kalmama yarışı ya da onun söz ve eylemlerini tevil edip meşrulaştırma çabası ise hadisenin bam teli olacak olumsuz tabloların tezahürüne yol açmakta. Burada çarpıcı noktalardan biri de şu: Erdoğan’ı ve iktidarı eleştirip farklı kulvarlara giden ve İslami olan her şeyi tarihselleştirmeye yeltenen kişilerin de -‘Karar’sızları dâhil- M. Kemal’i tarihselleştirmek bir yana onu Kemalistleri aratmayacak bir tarzda takdis etmekten geri kalmamaları. Resmî ideolojinin hegemonyasıyla problemsiz bir görüntü verme çabaları hâliyle onları akademik Kemalistlere değil ‘Sözcü’ Kemalistlerin safına katıyor. İktidarıyla muhalefetiyle salt bu vaziyet bile memleketteki ideolojik esaretin boyutunu göstermesi açısından manidardır.
‘Kahhariye’den Açık Tavır Alışa Geçme Zorunluluğu
Elbette bu noktada temel problem ‘öğrenilmiş çaresizlik’ yanlışıdır. Belki tek parti diktatörlüğü döneminde ağır bedeller gerektirdiği için açık kimlik ve tağuta açıkça karşı duruş sergilenememiş olabilir. Oysa bir Müslüman, hayatın her döneminde böylesi bir karşı çıkışın imkânını yoklayıp aramak mecburiyetindedir. Varoluşumuzun yegâne amacı bu iken yaşadığımız coğrafyadaki hegemonik sürecin geriletilmesi noktasındaki taktik-stratejilerimizi, merhalemizi, güç ve imkânları ele almadan sadece iktidar merkezli bir söylem ve siyaset üretmek ne kadar doğrudur?
“Gözlerimin içine bak, ne düşündüğümü anlarsın!” yaklaşımı ve ‘kahhariye’ ile geçen on yılların ardından aynı tarz ile mevcut durumun sürdürülemeyeceği çok açık. Kur’an-ı Kerim’i ve diğer temel kaynakları kavramak için canhıraş okumalar yapan; dahası ilah, ibadet, rab, dini kısacası Dört Terim’i kavrayanların, ‘babalarını tanır gibi’ bildikleri M. Kemal’e yönelik övgülerinin sebebi nedir? Bunun bir sebebi iktidarın tutumu iken diğer sebebi hiç şüphesiz yıllarca en zayıf hatta durmaktan kaynaklanıyor. Hâliyle bu defa kafamıza inen tokmak çok kahhar oldu! Diyebiliriz ki sadece kalp ile yetinmek Müslümanın varoluş imtihanı açısından büyük bir risk taşımaktadır.
Çocuk merkezli bir hayatın sonucunda okula gönderilen çocuklara resmî ideoloji ve ikonlarıyla ilgili hiçbir gerçek bilgi öğretilmeden inşa edilen toplumsal gerçeklikten nasıl bir sonuç çıkabilirdi ki? 23 yıllık iktidarın sonucunda devlete ait makamların İslamcı camiadan gelenlerle doldurulduğu vasatta, bürokratik işleyişin resmî ideoloji ve ikonları etrafında şekillendiğini düşündüğümüzde ortaya çıkan hâsıla nasıl analiz edilmeli? İnsanımızın bu tablo içinde imanlarından kaynaklanan sürekli bir endişe içinde olması gerekirken her geçen gün âdeta bir önceki yıldakini özlemekle neticelenen içler acısı durumları karşısında ne demeliyiz? Resulullah’ın terbiyesinden geçen ilk öncülerin durumundan çok farklı, kayıtsızlıkla neticelenen bir durumla karşı karşıya olduğumuz açık. Bunu bir örnek üzerinden takip edelim:
Siyerde anlatıldığı üzere Müslümanların sayısının günbegün artmasına tahammül gösteremeyen Mekke müşrikleri caydırıcı bir güç olduğunu düşündükleri işkenceye başvurdular. Oğulları Ammar sayesinde iman nuruyla şereflenen Yasir ailesi Mekke’ye dışarıdan gelmiş zayıf ailelerdendi. Bu yüzden Mahzumoğullarının himayesine girmişti. Ne var ki Mahzumoğulları İslam’a teslimiyetlerini öğrendikten sonra himaye antlaşmalarını bozarak Yasir ailesine amansız işkenceye başladılar. Ailenin üç ferdi de kızgın kumlar üzerine yatırılarak Mekke’nin dehşetli sıcağında aç ve susuz bırakıldılar. Ancak onlar vahyin hayat veren nuruna teslim olmuşlardı. Ailenin reisi Hz. Yasir işkence altında dahi İslam’ın izzetini korudu, zalimlere asla boyun eğmeyerek ruhunu teslim etti. Hanımı Sümeyye ise Ebu Cehil’in zorlamasına rağmen imanından taviz vermedi ve en sonunda İslam’ın ilk kadın şehidi oldu. İkisi de müşriklerin isteklerine asla boyun eğmemişlerdi. Sıra Ammar’daydı, anne ve babası gözleri önünde işkence ile şehit düşmüştü. Kendisi de Mekke’nin meşhur sıcağında dayanılmaz işkenceye uğruyordu. Ammar son ana kadar direnecekti. Ki işkence insanın iradesini çökertmeyi hedeflediği için hiç beklenmedik bir anda kişi çökebilir. Ammar da işkencenin dayanılmaz ağırlığı altında birden ‘diliyle’ dininden vazgeçtiğini bildirdi. Müşrikler de bu durum karşısında onu serbest bıraktılar.
Daha sonra Ammar huzursuz ve endişeli bir şekilde Resulullah’ın yanına gitti. Anne ve babasını kaybettiği hâlde ondan daha yakıcı olan ‘imanını kaybettiği’ endişesi içini yakıp yıkıyordu. Resulullah’a “Ben helak oldum, imanımı inkâr ettim ya Resulullah!” derken kalbi titriyordu. Âlemlere rahmet olarak gönderilen nebinin yaklaşımı burada çok dikkat çekici… İşkence altında söylenen ifadeyi ve anne, babasının şehit edilmesini düşünerek “Bir şey olmaz ey Ammar, sen kurtuldun ya!” demiyor. Resulullah “Kalbin nasıl?” diyerek Ammar’ın ağzından çıkana kalbinin iştirak edip etmediğini soruyor. Ammar da “Kalbim imanla doludur.” diye yanıtlayınca Resulullah “Ammar tepeden tırnağa imanla doludur.” der. Müfessirler şu ayet-i kerimenin bu hadise üzerine vahyedildiğini aktarırlar: “Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl, 106). Bu tabloyu göz önüne aldığımızda içinde yaşadığımız cahiliyenin dayatmaları karşısında ortaya konulacak tavrın nasıl olması gerektiği belli değil mi?
Hâsılı siyasal-sosyal mücadele aynı zamanda var olanı değiştirme mücadelesidir. Statükoyu besleyen atalet ve uydum kalabalığa anlayışı iddia sahibinin varlığını anlamsız kılar. Tebliğ ve davet çalışmalarının merkezine Kitab-ı Kerim ve Resulullah’ın örnekliğindeki gibi yaşanılan yerdeki cahilî düzen ve şirk kimliğini koymamak da bu anlamda ağır bir vebaldir. Oysa bu coğrafyada Müslümanların bilgi, birikim ve güçleri cahiliyenin bütün unsurlarına -merhalelerine uygun şekilde- karşı çıkma ve reddetme imkânı vermektedir.

