İslam’ın talimi için, İslam’ı öğretmek ve yaşamak için mekân meselesi her daim müminlerin gündeminde olmuştur. İlk ibâdî mekânlarımızdan biri de İbrahim’in oğlu İsmail ile beraber temellerinden yükselttiği beyt1 yani beytullah idi. Felaha ulaşmak için tebliğde ve inanç toplumu olma sürecinde zorluklarla karşılaşıldığı bir döneme dair Rabbimiz Yunus suresinde şöyle buyurmuştur:
“Musa ile kardeşine şunu vahyettik: Siz ikiniz Mısır'da halkınız için evler hazırlayın. Evlerinizi, kıbleye yönelik yapın; namazınızı düzgün ve sürekli kılın. (Musa sen de) inanıp güvenenlere (bu sıkıntıların geçeceğine dair) müjde ver.”2 Böylece Kitab-ı Kerim’de mekân konusu tekrar karşımıza çıkmaktadır.
Bu konu el-Menâr tefsirinde şöyle açıklanıyor: Evler hazırlayın; “tebevvee’d-dâre” yani “evleri sabit mesken ve barınak yapın”. Ve “Evlerinizi bir tek yöne çevirin.” Lügatte “kıble”, insanın yöneldiği cihet, yüzünün doğrultusu demektir. “Salât”ın kıblesi de bu manadadır. “Namaz kılın.” emri de zaten bu bütünlüğü gösteriyor. Yani aynı yöne yönelerek bu evlerde namaz kılın. Çünkü aynı istikamete yönelmek kalplerin birliğini sağlamaya yardımcı olur.3
İmam Müslim ve Ebu Davud’un aktardığına göre Resulullah da safların sık tutulmasının hikmetini şöyle açıklamıştır: “(Namazda) dağınık olmayın. Yoksa kalpleriniz de dağınık olur.”4 Ayette gösterilen yol Musa kavminin Mısır’dan çıkarılarak Firavun’un işkencelerinden kurtarılmasıdır. Muhammed Reşid Rıza, dönülmesi gereken kıblenin Kâbe mi yoksa Beytulmakdis mi olduğu hakkında açık bir nassın olmadığını belirtir.5
Yunus suresinde görüldüğü gibi Allah-u Teâlâ Musa’nın kavmine Firavun’un cahilî düzeninin vesayetinden, işkencelerinden kurtulmaları için varlıklarını korumayı, salâtı ikame edip vahyi talim edecekleri mekân olarak evler hazırlamayı buyurmuştur.
Rabbimiz ahiret ile dünya arasında bir bağ olduğunu Kitab-ı Kerim’inde mükerreren açıklar. Bu bağ, Ebu’l Â’la Mevdudî’nin teşbihi ile bir mekân olan tarlanın veya bahçenin, biçilen ekine olan alâkası gibidir.
“Sen yeri sürer sonra ona tohum eker daha sonra onu sular ve ekinin yetişmesi için tımar eder ve korursun. Sonra da biçer, çocuklarınla beraber yersin. Sen yerden ancak ektiğini biçersin. Buğday ekmişsen buğday, diken ekmişsen diken biçersin; hiçbir şey ekmediysen hiçbir şey biçemezsin. Ekini biçme zamanında toprağa ekmek, onu sulamak ve korumaktaki yanlışların ve eksikliklerinden meydana gelen kötü mahsuller gözünün önüne serilir. O, tarlanın ekinle alâkası, bu da dünyanın ahiretle ilgisidir.”6 “Dünya ahiretin tarlasıdır.” deyişi de en hikmetli sözlerden birisidir.
Mekânın İslami tebliğ ve talim için; günlük ibadetler, diyalog ve en azından haftada bir buluşmalar için önemi büyüktür. Siyer-i Nebi’den öğrendiğimize göre Kur’an vahyinin ilk talimi önce Muhammed’in (a) ve Ebu Bekir es-Sıddık’ın (r) evlerinde sonra Erkam bin Erkam’ın (r) daha kullanışlı geniş evinde “gecenin azında, yarısında veya biraz fazlasında”7 ilk toplu ve disiplinli talim faaliyetleriyle yürüdü. Âl-i İmran suresinde Resulullah’ın diliyle talim edilen Kur’an’a göre “Rabbaniler” (yani Rabbe has kullar) olunacaktı.8 Sonra Mekke döneminde müminlerin toplantıları ev ev çoğaldı.
Ancak Mekke müşrik kabilelerinin 40 yaşını aşmış temsilcilerinden oluşan karar alma yeri Dâru’n-Nedve9 ya da “nadiye”10 de hemen Mescid-i Haram’ın yanında cürümler işlendiği, vahiy çağrısı karşısında “mekr ve keyd”in11 yani desise, hile, tuzak ve komploların örgütlendiği büyük bir mekândı.
Uzlaşmamak ve müşriklerim tağuti vesayetini aşmak için Yesrib’e hicret edildi. Yesrib’de Ensar ve Muhacir arasında gerçekleşen gönüllü kardeşlik müessesesinden sonra imece usulü Mescid-i Nebevi oluşturuldu. Mescid-i Nebevi hem namazgâh hem öğrenim, talim ve istişare yeri; hem eğitim kurumu, yargı mekânı ve hem diplomasi merkezi idi. Ayrıca Muhammed Hamidullah’ın tespitine göre Yesrib’in Medineleşmesinden sonra cuma namazlarında Mescid-i Nebevi’de buluşulması emri dışında, bu merkezî mescidin fonksiyonlarını şehrin muhtelif mahallelerine taşıyan 9 farklı bölgede 9 mescid inşa edilmişti.12
Mekke fethedildiğinde eman almak isteyenlere de Mekke’de bilinen bazı ileri gelenlerin evlerine sığınmaları istenmişti. Resulullah’ın (s) irtihali peşinden yönetimin (istihlâf13) nasıl olacağının belirlendiği Beni Side Çardağı da bir toplanma mekânıydı.
Özgür-Der’in Yeni Mekânı
20 Nisan günü uzaktan ve yakından gelen kardeşlerimizin, dostlarımızın iştiraki ile Özgür-Der merkez binasının açılışına şahit olduk. İnşallah yeni mekân yeni imkânların ve sevinçlerin yolunu açar. Daha imkânlı yeni bir mekâna kavuşma sevincimize ortak olan ve Rabbimizin Nisa suresinde belirttiği “nebilerin, sıddıkların, şühedanın ve sâlihlerin”14 istikâmetinde İslami bir hayatı modelleştirmek ve nihayetinde kurumlaştırmak doğrultusunda emek veren, ter döken, samimi niyetler taşıyan herkesten Allah razı olsun.
Mekân İslam davasının tebliği, çalışmalarımızın tanzimi ve Müslümanlar olarak var kalış ve topluca niteliğimizin arttığı oranda varoluş mücadelemizin yükseltilebilmesi için hayati bir zorunluluktur. İslami mücadelenin bir aracı olan bu mekânların zarfından yani görüntüsünden ziyade, mazrufu yani bu mekânın Resulullah döneminde Medine’deki diğer 9 mescid gibi Mescid-i Nebevi fonksiyonuna ayak uydurup uydurmayacağı önemlidir.
Mekân, Kur’an’ın talim ve tebliği çalışmaları için; Müslümanların fikrî ve amelî sorunlarının çözümünde muslihun ve ulu’l-elbab’ın buluşma ve istişari müzakere imkânı olması bakımından; farklı fikrî ve eylemsel etkinliklere hazırlanma atölyesi olarak ve diğer zaruri ihtiyaçlarımız için aranan bir araçtır.
İslami talim, sabır, direniş ve tebliğ; ayrıca ıslah, ihya ve inşa mücadelemizde bir merdiven veya sıçrama tahtası olarak gördüğümüz bu mekânın bugünkü haline getirilişi, Mescid-i Nebevi’nin yapımında olduğu gibi imece usulü Haksöz ve Özgür-Der camiasından arkadaşlarımızın büyük veya küçük infakları ve emekleriyle gerçekleştirildi. Ancak İslami hizmet bağlamında bu bina ve benzeri imkânların sahibi Allah-u Teâlâ’dır. Kullanma hakkı ise bir disiplin dairesi içinde Türkiye’deki tevhidî bilinçlenme ve mücadele süreçlerinde yer alan bütün mümin ve mümine kardeşlerimizindir.
Rabbimize hamdolsun ki dünden bugüne İslami temel ilkeleri ve mücadele ruhunu taşıyanlar 1950’li, 1960’lı, 1970’li yıllardaki öncülerimizin takipçileridir. Onlar ki bilebildikleri ve kavrayabildikleri kadarıyla İslam’a yönelerek Türkiye’de İslami uyanışın ilk adımlarını oluşturdular. İnşallah tevhidî bilinç ve mücadele adımlarını devam ettirenler olarak onlardan aldığımız birikimin eksiklerini, zaaf ve yıpranmışlıklarını gidererek; kendimizi ıslah edip içtihatlarımızı yenileyerek direniş, talim, ıslah çabalarımız ve elde ettiğimiz meşru imkânlarla da sağlam halkalar oluruz, oluştururuz. İslam davamızın geleceğe taşınmasında her bir çevrenin veya cemaatin oluşturduğu sağlam ve salim sosyal halkalara hepimizin ihtiyacı var. Çünkü sahih ölçülerle oluşan sosyal halkalarımızı birbirine geçirme imkânını yakalamak için hep birlikte bir İslami mücadele, bir İslami hayat zinciri gerçekleştirmek mükellefiyetindeyiz.
Rahmetli Salih Özcan, 1956 yılında kurduğu Hilal Yayınları’nda yayınladığı Mevdudî’nin ikinci risalesi “Hak Dini” kitabının önsözünde şöyle diyordu:
“Müslümanların, coğrafyalar arasında birbirleriyle tearufları ve yardımlaşmaları çok önemlidir. İslam âlemi yayın düzeyinde de olsa karşılıklı temasa geçmelidirler; çünkü fikrî ve amelî alanda sorunları ortaktır. Bu bağlamda fikir cemiyetleri gibi araçlar oluşturmalıyız. (…) Türkiye’de el-Menar, ez-Zehra, eş-Şihab mecmualarının vazifelerini görecek ve aynı ruhu taşıyacak bir İslam mecmuası da çıkartabilmeliyiz.”15
Salih Özcan’ın bahsettiği mecmualar (Osmanlı son döneminde Sırat-ı Mustakim, Hindistan’da Tercüman-ı Kur’an, Mısır’da el-Menar ve ez-Zehra ile Cezayir’de eş-Şihab) ıslah, ihya ve inşa ekolünün ilk dergisi Urvetu’l-Vuska’nın Kur’an’ın temel ve açık ilkelerini, Resulullah’ın zamanı aşkın sünnetinin işlevini yaygınlaştırma çabasını sürdüren öncü vasıtalarımız oldular.
Özcan’ın 1958’den itibaren çıkarttığı mecmua ise Hilal oldu. Hilal, hac farizasıyla, Kur’an alfabesiyle, İslam âlemi ile irtibatı kesilen Türkiye Müslümanlarına en başta ilk olarak İhvan-ı Müslimin’i, Cemaat-i İslamiye’yi, Cezayir Ulema Hareketi’ni tanıttı. Hilal Yayınları da ilk defa İslam’ın yaygın ve örgün eğitim boyutuyla amme alanında itikâdî ve amelî; îbadî ve fıkhî; fikrî, siyasî, iktisadî, kültürel boyutlarıyla bütünsel olarak algılanmasında katkılar sunan kitapların neşrine hizmet etti.16 1970’li yıllardan bu yana “ulu’l elbab” müminler benzer kaygılarla bazı dergiler çıkarttılar,17 bazı yayınevleri açtılar,18 camialar ve cemaatler oluşturdular; sonra da dernek ve vakıflarımız kurulmaya başlandı.
Tarihî sürecimizde imkân darlığı ve sığlığına rağmen cahilî sisteme müdahane etmeden, haram ilişkilere bulaşmadan kendi öz gücümüze ve helal kazançlarımıza dayanarak amatörce ama kendi dönemi için fonksiyonları yüksek kurumlara sahip olunmuştu. Allah rızası için gösterilen fedakârlıklar ve samimiyet bu kurumların harcı ve en önemli cazibesiydi.
Biz müminler biliriz ki Allah tüm mekânı yani “gökleri ve yeri yoktan var edendir.”19 Tüm mekânlarla birlikte bedenimiz Allah’a kulluk yapmak üzere imtihan için yaratılmıştır. Yaratıcımız, dünya ve uzay yani kâinatın ve tüm yaratılmışların sahibidir. Kullanım hakkı insanlara ait olan mekânların ihtiva ettiği mana ve muhteva hayat imtihanımızdan bağımsız değildir.
Sadece Mekke, Medine ve Kudüs gibi ibâdî ortak mekânlarımız veya doğup büyüdüğümüz sılairahim mekânı olan memleketlerimiz söz konusu değildir. Birçok sıkıntımızın nedeni mekân değilse bile, birçok sıkıntımızı daha kötü ve çaresiz biçimde yaşamamızın ardında mekân yokluğu vardır. Çünkü mekân, zaruret-i hamse bağlamında en zaruri ve tabiî ihtiyaçlarımızdandır.
Biliyoruz ki Türkiye’de İslam düşmanları 28 Şubat sürecinde İslami anlam çerçevesi ile gençlerimiz ve insanlarımızı kucaklamaya çalışan imam hatip okullarını, Kur’an kurslarını, dernek ve vakıflarımızı, dergi ve yayın mekânlarımızı hedef aldılar. Filistin’de, Keşmir’de, Afganistan’da, Bosna’da, Çeçenistan’da, Myanmar’da, Bangladeş’te, Suriye’de ve diğer coğrafyalarımızda saflarını İslami aidiyetten yana belirleyen Müslümanların evinden camisine, çarşısından okuluna kadar bombalamaya ve imha etmeye çalıştılar. Bir baraka da olsa, bir mağara bir ağaç kovuğu da olsa barınma imkânı veya mekânı her ailenin ve insanın bekasıyla ilgili en tabiî ihtiyacıdır. Ama bugün Gazzeli kardeşlerimiz, toprak imkânı dışında çaputlardan oluşan bez çadırlar dâhil korunaklı hiçbir mekânları kalmamasına rağmen, 1.400 yıllık mekânımız Gazze’de “Hiç kuşkusuz biz sizi biraz korku, biraz açlık; canlardan, mallardan, ürünlerden eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.”20 ayet-i kerimesinde bildirilen imtihan safhaları içinde var kalabilmek için direniyorlar ve zor imtihanlara nasıl göğüs gerileceğine tanıklık edip bize “akabeler” yani zor geçitler21 karşısında imtihanları nasıl kazanacağımızı öğretiyorlar.
Tabiî ki Allah rızası ve İslam davası uğrunda Müslümanlar olarak var kalış ve varoluş mücadelemizin imkânlarını hem yaşatmalıyız hem de imkân sağlayan araçları putlaştırmadan yenilerini oluşturabilmeliyiz.
Bu tür imkânlarla hem farklı alan ve tarzlarla da olsa bir “şüheda” neslinin nüvelerini yetiştirebilmeli ve geliştirebilmeliyiz hem de ümmet coğrafyasında bu imkânları bulamayan veya bu imkânları tarumar edilen kardeşlerimizin sesi ve her türlü yardım eli olabilmeliyiz. Ayrıca bu tür imkân ve araçların yardımıyla yaşadığımız toplumda yeniden İslamlaşma mücadelesini göğertecek vasıtalarımızın gücünü irtibatlandırma hatta birleştirme yollarını aramalıyız.
Rabbimiz aramızda vahdet imkânlarını çoğaltsın; vahyî talim ve tebliğ, direniş, ıslah ve inşa azmimizi yükseltsin; basiret ve ferasetimizi artırsın.
3- M. Abduh & M. R. Rıza (2014), Menâr Tefsiri, Ekin Yayınları, C. 13, s. 373.
4- Müslim, ‘Salât’, 133¸ Ebu Davud, ‘Salât’, 93.
5- Abduh & Rıza, A.g.e., C. 13, s. 374.
6- Mevdûdî (1957), Kelime-i Şehadet, Hilal Yayınları, Ankara, s. 11-12.
9- Muhammed Hamidullah (1969), İslam Peygamberi II, İrfan Yayınevi, s. 71, 117.
11- Nahl, 16/26 ve A’raf, 7/195.
12- Hamidullah. A.g.e., s. 77.
15- Mevdûdî (1958), Hak Dini, Hilal Yayınları, Ankara, s. 6-7.
16- Osman Öztürk & Bekir Topaloğlu (1975), Cumhuriyet Devrinde Yayınlanan İslamî Eserler Bibliyografyası (1923-1973), DİB Yayınları, Ankara.
17- Düşünce (Nisan 1976), Kriter (Mayıs 1976), Yeni Ölçü (Ağustos 1977), Şura (5 Ocak 1978), Tevhid (17 Temmuz 1978), İslami Hareket (1 Şubat 1978), Hicret (17 Eylül 1979) vd.
18- İrfan Yayınları, Fatih Yayınları, Nida Yayınları, Hikmet Yayınları, İkbal Yayınları, Arslan Yayınları, Çığır Yayınları, Şamil Yayınları, Fikir Yayınları, Düşünce Yayınları vd.

