İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım suçuna karşı, Uluslararası hukuk ve siyaset mekanizmalarının akıl almaz sessizliği ve hesap soramama konusundaki üstün başarısızlığı karşısında, uluslararası sivil toplum inisiyatifi üstlenerek zulme sessiz kalmayı reddetti.
Aksine, seslerini yükselterek Filistin’de asıl adaletin nasıl olması gerektiğine dair, gerçeğe dayalı çalışma modelleri sunarak yoluna devam ediyor.
Kasım 2024’te Londra’da kurulan ve bilinçli olarak tarihî Russell Mahkemesi örnek alınarak tasarlanan Gazze Mahkemesi, küresel sivil toplumu harekete geçirmeyi ve İsrail’in Filistin halkına karşı işlediği suçları titizlikle belgeleyerek kapsamlı bir “halk kaydı” oluşturmayı misyon ediniyor.
Mahkemenin faaliyetleri ilk etapta Saraybosna’da yapılan duruşmaları ve üç tematik dairede (uluslararası hukuk; uluslararası ilişkiler ve dünya düzeni; tarih, etik ve felsefe) toplanan bulguların birleştirilmesini içeriyordu. Mahkemenin İstanbul oturumu ise ‘Vicdan Jürisi’nin İsrail’i “sistematik imha” ile suçlayan güçlü bir ahlaki hüküm vermesiyle sonuçlandı.
Sivil toplum öncülüğünde gerçekleşen bu mahkemeler, devletler tarafından işlenen savaş suçlarına karşı uluslararası hukuk sisteminin gösterdiği aciz tutumun oluşturduğu adalet boşluğunu doldurmak için özel olarak yapılmaktadır.
Filistin söz konusu olduğunda ise bu tür girişimler özellikle kritik öneme sahiptir. Bu çabalar, İsrail’in savaş suçlarına dair kapsamlı bir kayıt oluşturduğu gibi, doğrudan finansman desteği, silah tedariği veya uluslararası kurumlarda cezai yaptırımları engelleyerek suça ortak olan aktörlerin de kesin deliller ışığında teşhir edilmesine katkı sunuyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi mekanizmalar mevcut olmasına rağmen, ABD hükümeti ve İsrail’in diğer müttefikleri, Filistinlilere karşı yürütülen yok etme savaşını durdurabilecek hukuk yollarını sürekli olarak engellemeyi ya da en iyi ihtimalle süreci tıkamayı başarmıştır.
Bu nedenle Gazze Mahkemesi, bilgiye ve delillere dayalı, yetkin bir hükmün verildiği zorunlu bir platform haline geliyor. Normalde mahkemenin üstlendiği bu misyonu UAD’nin benimsemesi ve BMGK’nın ise uygulaması gerekirdi.
Bu girişimlerin arkasındaki isimler, uluslararası hukuk alanında deneyimli uzmanlar, akademisyenler ve saygın adalet aktivistlerinden oluşuyor. Aralarında mahkemenin başkanlığını üstlenen, eski BM Filistin Özel Raportörü ve Princeton Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Emeritus Dr. Richard Falk gibi tanınmış isimler de yer alıyor.
Jüri, “Nihai Bulgular ve Ahlaki Hüküm” bildirisinde; İsrail’in soykırımının “bütüncül karakterini”, “halkın insanlıktan çıkarılmasını” ve “sadist doğasını” vurgulayarak kınadı.
Jüri ayrıca hüküm verilen diğer suçların yanı sıra İsrail’i şu suçlardan mahkûm etti:
Aç bırakma ve kıtlığa sebep olma suçu
Domicide (evlerin ve barınakların kasten yok edilmesi)
Ecocide (çevre ve ekosistemin sistematik tahribi)
Reprocide (üreme ve neslin devamı koşullarının yok edilmesi)
Scholasticide (eğitim kurumlarının, personelin ve bir halkın kolektif hafızasının sistematik imhası)
Bu suçlarla birlikte, soykırımı belgelemeye ve açığa çıkarmaya çalışan gazetecilerin ve ailelerinin öldürülmesini kınayan jüri ekibi, nihai bildiride şu çarpıcı ifadelere yer verdi: “Bu gazetecilerin susturulması, soykırımın gizlenmesinin temel bir parçasıdır ve başka hiçbir çatışma bölgesinde bu kadar çok gazeteci katledilmemiştir.”
Bildiride ayrıca; İsrail’in gözaltılar esnasında yaygın olarak kullandığı sistematik işkence, cinsel şiddet, zorla kaybetme ve cinsiyet temelli güç kullanması, bunlarla birlikte işlediği çok daha ağır suçların yer alması kınanarak dosyada yerini aldı.
En kritik ve en önemli nokta ise nihai hükmün, sorumluluğa doğrudan üçüncü taraf güçlü aktörleri de dâhil etmesiydi. Mahkeme, “özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı hükümetlerin” İsrail soykırımında suç ortaklığı yaptığını, bazı durumlarda ise aktif olarak bu soykırımla iş birliği içinde olduğunu tespit etti.
Suç ortaklığı ve iş birliği sadece devlet aktörleriyle de sınırlı değil. Mahkeme, medya ve akademik kurumların da İsrail suçlarını aktif bir şekilde meşrulaştırdığını, Filistinlilerin sesini görmezden geldiğini ve tüm Filistinlileri topluca mahkûm eden bir tutum sergileyerek İsrail’in anlatısına uyumlu hareket ettiklerini tespit etti.
İsrail’e yöneltilen bu güçlü suçlamalar, sembolik bir suçlama değil fakat pratikteki değeri, bulguları topluca sahiplenip harekete geçirme yeteneğimize bağlı. Bu kanıtları; İsrailli liderler, askerî yetkililer ve bireysel askerler aleyhine açılmış birçok hukuk davasını ilerletmek ve bir sonuca ulaşmak için kullanmalıyız.
Bu devasa dosyalardaki mağdur tanıklıkları, uzman analizleri ve görgü tanıklarının ifadeleri, modern tarihin sivil bir halka karşı işlenmiş en ağır suçlarından birinin faillerinin, yani İsrail savaş suçlularının cezalandırılmasına kararlı olanlar için paha biçilmez bir hazine niteliğindedir.
Gazze ile ilgili yürütülen birçok hukuki sürecin (UAD, UCM ve çeşitli ulusal mahkemeler) sivil toplum tarafından öncülük edilerek sürdürüldüğünü kabul etmek kritik öneme sahiptir.
Bu nedenle Gazze Mahkemesi bir son değil; tam aksine adalet ve hesap verilebilirliğe giden yolda atılmış hayati bir adımdır. Bilinçli bir şekilde geçmiş girişimlerin üzerine inşa edilmiş ve gelecekteki eylemler için vazgeçilmez, büyük bir basamak haline gelmiştir.
İlahi adaletin aksine, insan adaleti ne garantilidir ne de kendiliğinden gerçekleşir. Bu sebeple sert bir mücadele süreci gerektirir. Adalete ulaşmak ise tamamen onun için savaşanların ve onu elde etmeye niyetlenenlerin azmine bağlıdır.
Dünya genelinde İsrail’in dokunulmazlığını kırmaya uğraşan Filistin dostları için Gazze Mahkemesi, cephanelikte yer alan güçlü bir silah konumundadır.
Ve başarıya ulaşması ise sürece olan sarsılmaz inancımıza ve sonuna kadar takip etme konusundaki güçlü kararlığımıza bağlıdır.
Middle East Monitor / 6 Kasım 2025 / Çeviren: Şeydanur Ceyran


