“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ve kadından yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvaca en üstün olanınızdır…” (Hucurat, 13)
“Hz. Âdem aleyhisselam zürriyetindenim, Hz. İbrahim aleyhisselam milletindenim ve ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed aleyhissalâtu vesselam dinindenim ve ümmetindenim.” (Mızraklı İlmihal)
Tamam Olmayan Tanımlar
Bir galat-ı meşhur örneği olarak millet kavramı, kullananların nezdinde, karışık ve karmaşık tanım ve tasvirleri ile muhtelif anlamları havidir. Kişilere, fikirlere, dönemlere, bölgelere, şartlara göre değişiklik kendini gösterir. Çoğu kişi için milletin temel lazımesi sayılan dil birliğinin dahi oluşmadığı durumlar vardır. Aynı şeyi, din, tarih, kültür ortaklığı aramaya çalışırken de söylemek mümkündür. Bununla birlikte birçok, hatta pek çok tanıma, tanım denemesine şahit olunur. Milliyetçiliğin ve onu mümkün kılan millet tanımının farklılık arz etme sebeplerinden biri de kavrama yaklaşırken ya da onu anlamlandırırken taşınan niyette saklıdır. Terimin özgün olmayıp bir icat olarak ortaya çıktığını söyleyenler, bu cihetten haklı olabilirler. Tepeden, yani siyasi ya da başka bir mekanizmaca veya aşağıdan, halkın kendi nitelemesi ile gündeme gelen milliyetçiliklerden bahsedilebilir. Anlamını, oluşumunu, türlerini bir hamlede sunmanın, sıralamanın imkânsız olduğunu söylemek gerek. Buna rağmen kaba taslak da olsa birkaç tanım zikredilebilir. Bu arada milliyetçilik yerine ihdas edilen ulusçuluğu da kullanmakta beis görmediğimi söylemeliyim. Aslında hiç de hoş olmayan, dili sadeleştirme adı altında yapılan bir dil milliyetçiliğinin ürünüdür ulus. Ne ki millet kavramının esas anlamı olan ve Kur’an’da da geçtiği şekilde Hz. İbrahim’in milletine atıfla, ortak değerler üzerinde olmayı içeren kavramın, adeta yerinden zorla kopartılması ve bugün yaygın lakin yanlış olarak devlet, vatan, bayrak, bölge, renk, ırk gibi ayrımları esas alan ve birleştirmekten çok ayrımı, ayrılmayı imleyen bir manaya hamlettirilmesi hiç doğru olmamıştır. Bu yüzden milliyetçilik ve ulus kavramlarını bu yazıda isteksizce, belki de çaresizce kullanacağımızı belirtelim.
Şimdi ilgili tanımlardan bazılarına bakalım:
A) Millet/ulus: “Hayal edilmiş bir siyasal topluluktur.”1
B) Millet: Bir icattır. Bu anlayışı İtalyan siyasetçi Mazzini’de (ö. 1872) bulabiliriz: “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”2
C) Millet: “Tarihî bir toprağı/ülkeyi, ortak mitleri ve tarihî belleği, kitlevi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylaşan bir insan topluluğunun adıdır.”3
D) Millet/ulus: “Temelde siyasal birim (devlet) ile ulusal birimin (milletin) çakışmalarını öngören siyasal bir ilkedir.”4
E) Millet: “Temel hususiyetlerini, fizikî coğrafyadan veya biyolojik ırktan değil, kültürel ve tarihî güçlerden alan bir kavramdır.”5
F) “Milliyetçilik; her şeyden önce bilincimize bir şekil veren, dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan bir söylem; başka bir deyişle toplu kimliklerimizi belirleyen, günlük konuşmalarımızı, davranış ve tutumlarımızı yönlendiren bir görme ve yorumlama, bir algılama biçimidir.”6
Mezkûr kavramın Türkçedeki serencamını göstermesi bakımından lügatlere de göz atmak faydalı olmalı:
G) Millet: “Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan; aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus. Milliyetçilik: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusalcılık.”7
Kavramın semantik bozulmaya uğramazdan önceki asıl manasına işaret eden sözlükler de vardır.
H) Millet: “Din, mezhep. Bir din veya mezhepte bulunanlar grubu. Millet-i beyza: Müslümanların hepsi. Millet-i mesihiyye: Hristiyanların hepsi. 20. yüzyılda ise mana değişime uğrayıp/uğratılıp ulus anlamına sokuluyor. Örnek: Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa! (Tevfik Fikret). Yine bugün dinî bayram diye nitelenen bayramlar, eskiden â’yad-ı milliye şeklinde olup milli bayramlar, yani dinî bayramlar diye geçerdi.”8
I) Millet: “Din, inanç, ilahi hükümlerin tamamı, şeriat. Millet-i İbrahim. Mezhep, dinî meslek. Bir din veya mezhebe bağlı olanların tamamı, ümmet. İslam milleti. Topluluk, cemaat. Küfür tek millettir.”9
Mehmet Doğan’ın da hatırlattığı gibi yukarıda geçen anlamlar, 19. yüzyıldan başlayıp devam eden yıllarda unutturulup TDK sözlüğünde karşılaştığımız anlam ilaveleri yanı sıra millet, vatanseverliğin de dâhil edildiği, kavmin eşanlamlısı olarak başka bir tarzda tanzim edilmiştir.
Artık sıradanlığı ile önümüze konan pek çok sözlükte kavramın esasına değinilmeyip bildik nakaratlar tekrarlanmaktadır.10
Tahrife ve tağşişe uğramış olan mezkûr terimimizi bu yazıda, yanlış ama yaygın manasında kerhen kullandığımızı bir kere daha hatırlatalım. Bu cümleden olarak yukarıda milliyetçiliğe yüklenen anlamlarda, bir zamanların başat unsurları olan ırk, kan ve kalıtım gibi ifadelerin temizlendiğini görmek mümkündür. Nazizm’in, Avrupa’ya yaşattığı korkuların ardından, zorunlu olarak girişilen bu ayıklama, şimdilerde daha rafine ve daha dolayımlı olarak gerçekleştirilmektedir. Batı merkezcilik, medeniyet/uygarlık götürmek, demokrasi şampiyonluğu yapmak gibi muhtelif şekillerde görülen üstenci tavırlar, “üstün ırk” martavalının yerini çoktan aldı. Ülkemizde milliyetçilik hamaseti ile söylenen, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” sözü gibi, birçok uygulama da kan ve ırka dayalı milliyetçilikleri, konjonktürel gelişmeler neticesinde olsa bile, tarihin çöplüğüne atıyor. Bugün maşeri vicdanda pek yer bulamayan kana, kalıtıma dayalı ırkçılığın temsilcisi Hitler için Mustafa Kemal’in, 1934’te kendisine veda ziyaretinde bulunan Sovyet büyükelçisiyle görüşmesi esnasında övgüler dizmesi ve ona hayran olduğunu bildirmesi de ilginçtir. Ve yukarıdaki kan kutsamacılığını izah ediyor olmalıdır.11
Milliyetçiliklerin Köken ve Mekân Sorunu
Milliyetçiliklerin ortaya çıkışı ile ilgili görüşler farklıdır. Bunlardan bazıları meseleyi modern döneme, bazıları çok önceki dönemlere kadar geriye götürürler. Esasen bugünkü ulus alametleri; bayrak, heykel, put, ortak mitler gibi kimi inanç ve semboller, bazı ilk (ilkel değil) insanların birbirlerinden ayrıştığı, her kabileye mahsus simgelerle, totemlerle benzeşirler.12
Milletlerin etnik varlıklarının ve farklılıklarının doğuştan, asli bir unsur olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, bunun sonradan kazanılmış, durumsal, tarihsel olduğunu belirtenler de vardır. Yine bu iki yaklaşım arasında bir senteze gidip her iki hali mezcedenler de söz konusudur.13
Her ne olursa olsun temelde, Âdem’in çocukları olma gerçeğini ıskalayan her yaklaşım, günün sonunda, ırkçılıkla buluşmaya mahkûmdur. Milletlerin tamamen bugünkü gibi anlaşılamasa da kadimden beri var olduğunu söyleyenler, eski medeniyetlerin varlığına, devletlerin siyasal ve kültürel olarak karşılıklı konumlanışlarına ve isimlerine dikkat çekerler. Antik Sümer ve Mısır devletleri bu misaller arasında zikredilir. “Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleştirilmesiyle bu topraklarda uzun bir hanedan yönetimi tarihi, tek bir Firavun yasası koduna tâbi sakinleri ve birleşik bir ekonomik sisteme temel oluşturan nehri ile bugün bizlerde tam bir güçlü ve birleşik bürokratik devlet izlenimi uyandırmaktadır. Kültürel bakımdan da Firavun dini ve geleneklerinin tekelci konumu her sınıftan Mısırlıya, en azından devletin çöküşüne kadar ayırt edici bir kültürel profil kazandırmıştı… O halde Mısır, her anlamda ideal tipik bir millete daha fazla değilse bile en az Asur, Safevi İran’ı ya da Tokugawa Japonya’sı kadar yaklaşmamış mıdır?”14
Muharref Yahudiliğin kavmî kimliğe bürünmesiyle birlikte ortaya çıkan özel durumu da milliyetçilik olgusunun önsel ve tarihsel izleğine oturtulabilir. Her ne kadar Yahudilik daha ilk dönemden itibaren, Ferisiler, Sadukiler, Samiriler gibi iç bölünmelere ve Yahuda ve İsrail gibi birbirinden ayrı devletlere bölünmüşse de Yahudiler başka halklara karşı üstünlük iddiasında müşterektirler. Bu her iki hal de yani gerek kendi aralarındaki parçalanmışlıkları gerekse diğer insanlara karşı kibirli ve bencil tutumları, bugün millet veya ulus olarak ortaya çıkan, ayrım esaslı oluşumların evveli ve örneği olmayı imkân dairesine sokar.
İbn Haldun’un “asabiye” kavramını da milliyetçi fikirlerle ilişkilendirmek isteyenler olmuştur.15 Bizce bu çok indirgemeci bir yaklaşım olarak gözükmektedir. İbn Haldun’un söz konusu kavrama verdiği anlam için, pek çok tefsir ve yorum yapılmış olup bunların özetini, devlet kurma gayretini teşvik eden ortak ruh ve irade olarak tespit etmek mümkündür.16
Milliyetçiliğin tarihsel köklerine ilişkin delillendirmeler bağlamında şu alıntı da dikkat çekicidir: “1147'de, İkinci Haçlı seferlerinin başında, VII. Louis'nin Fransız ordusu ile III. Conrad'ın Alman ordusu, Müslümanları bırakıp birbirleriyle savaşmasınlar diye birbirinden uzak tutuldu. On üçüncü asırdaki Albigensian Haçlı seferi zahiren dinî görünmesine rağmen, Fransızlarla Provensleri birbirine kırdırdı; bir feodal ve hanedan kavgası olarak başlayan Yüzyıl Savaşı on beşinci yüzyılda Fransızlarla İngilizler arasındaki milletlerarası bir savaş olarak sona erdi.”17
Antik Yunanlıların yeryüzünü kendileri ve barbarlar şeklinde bölmüş oldukları bilinir. Bu anlayışın da ön milliyetçi tutumla bağlantısı kurulmaktadır.
Modern Bir Olgu Olarak Milliyetçilik
Milliyetçiliğin modern bir olgu olduğu yolundaki fikirler, diğer iddiadan hiç de az değildir. Bu bağlamda akla düşen birkaç husus olmaktadır. Bir şey yeni ise o köksüz olmaz mı?
Devamlılığı, onu oluşturan iklim bozulduğunda ya da yok olduğunda sürer mi veya nasıl sürer? Eski dönemlerin asırlara mebni stabilitesinde, oturmuş, yerleşmiş ve kökleşmiş ortamında, yeni ile ilgili her hal, durum rahatsız edici idi. Ne sağlayacağı, ne getireceği belli olmayan müphem, muğlak bir yeni, denenmiş, kullanışlı ve sağlam temelleri olan, örfü, geleneği ile huzuru temsil eden ortamı tehdit eden bir meçhuldü. Eski köye yeni adet getirmenin, köyde sağlayacağı bir yararın olmadığına insanlar inanmışlar, dahası bunun zararlarını ortaya çıkan isyan ve düzen karşıtlıklarında bizzat müşahede etmişlerdi. Kralımız çok yaşa’dan, Allah devlete zeval vermesin’e kadar varan halk duaları bunun göstergesiydi. Bu sürecin evrilmesi hatta devrilmesi birkaç yüzyıllık bir hadisedir. Yeninin korkutuculuğu yerine, onu kurtarıcı olarak görmeye başlama, başka bir tehdit olarak şimdi de tam tersinden “eski”yi hedef tahtasına yerleştirmiştir. Bu meyanda milliyetçilik mefhumunun yenilik iddiasının önce bir övünce, ardından ilerlemeci ve zorunlu tarih anlayışının telmih ettiği, kaçınılmazlığa ve daha iyiye tekabül ettiği rahatlıkla söylenebilir.
Ulusçuluğu modern bir oluşum olarak görenlerin başında Ernest Gellner gelir, Gellner’e göre milliyetçilik sanayi toplumunun bir ürünüdür.18 Kimilerinin bu iddiayı tersinden kurmaya çalıştıklarını ve ulusçuluğun sanayi toplumunu doğurduğunu söylemek, yazara göre yanlıştır. Kanaatimizce burada hangi milletin, ulusçuluğun ve hatta dolayımlı olarak modernliğin ilk temsilcisi olduğu konusundaki rekabet, görüşlere tesir etmektedir. Tavuk mu yumurta mı sorunsalı yerine, önce devlet mi yoksa sanayileşme mi sorusu, başka bir şekilde önce Fransa mı İngiltere mi olarak da okunabilir? Fransa öncelendiğinde, milliyetçilikle kol kola giren veya milliyetçiliğin sonucunda oluşan devlet realitesi ve bilahare gelen sanayileşme söz konusu olacakken, İngiltere için sanayileşme ve onun zorunlu tezahürlerinden olarak milliyetçilik bir netice olarak doğmuş addedilecektir. Bunun akabinde sanayileşme sürecine giren her ülkenin, Fransa dâhil milliyetçilik yolunda ilk öncüsü İngiltere sayılacaktır. Dahası Gellner gibi düşünenler için sanayileşme, tarihin mecburi ve kaçınılmaz bir neticesidir. Bu aynı zamanda iyi ve ileri bir durumdur. Bu ifadenin zorunlu kabulü, milliyetçiliklerin de iyi ve kaçınılmaz olduğudur. Fakat bu mübalağalı bir iddia olacağı için, burada iyi ve kötü ulusalcılıklar mevzuu gündeme sokulur. İngiltere ve Fransa milliyetçilikleri o iyiyi temsil ederken, Almanya milliyetçiliği kötüye misal gösterilir. Keza oryantalist söylemde üçüncü dünya ülkeleri olarak kodlanan ve birçoğunun sömürgeciliğe karşı çıkmak için başvurduğu milliyetçilikler de pek matah sayılmaz. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var. Ulusalcılık meselesinde önceliği İngiltere’ye verenler, özellikle Gellner, milliyetçiliğin rahmini sanayi toplumu olarak işaretlerken, tarım toplumlarının istisnalar olsa da milliyetçiliğe uygun olmadığını ifade ederler. Oysa Fransız milliyetçiliği dâhil, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayan nice milliyetçilikler tarım toplumu süreçlerini yaşıyorlardı. Esasen pek revaçta olan bir belirlenime göre 1870’ler öncesi, tüm dünya, tarım toplumu tanımına uygun koşullarda idi. Avcı-toplayıcı diye nitelenen Afrika, Amerika ve Avusturyalı yerli halklar ise bahs-i diğerdir.
Binaenaleyh, İngiltere’yi ya da Fransa’yı önceleme işi, üretim koşullarını da bu işe dâhil etmeyi zorunlu kılmışa benzemektedir.
Bu arada, milliyetçiliğin oluşumu ile ilerlemeci tarih anlayışının öngörüleri arasında kurulan paralelliğin, siyasal ve sosyal sahadaki yansımaları olan; insanların evvelki kabileci, feodal, soylu ve kral ile ilişkili panoramasının, yeni zaman gelişmeleriyle ve sanayileşme ile yıkıldığı ve bu yeni zeminin yeni tutkalı olarak ulusalcılıkların boşlukları doldurduğunu söylerler. Oysa kabile anlayışları ya da küçük ölçekli ilişkiler düzeneği tarihte, en başta İslam dini ve yine Hristiyanlık gibi evrenselci dinlerce kenara itilmişti. Yani sosyal veya siyasal mikro ölçekler, sadece modern dönemde sorgulanmış değildi. Haliyle, soydan boydan, aşiretten kabileden, ilerleye ilerleye veya yüksele yüksele gelen ulusçuluğun, ilerlemenin hasılası olduğu iddiası pek doğru değildir.
Milliyetçiliğin doğuşunu modern zamanla irtibatlandıranlar, onun önce nerede ortaya çıktığı ile ilgili tartışmalara girişmişlerdir. Yukarıda az da olsa işaret ettiğimiz gibi, ulusalcılık önce İngiltere’de ortaya çıktı diyenler bulunduğu gibi, Fransız devrimini milliyetçiliğe milat yapanlar da vardır. Ayrıca milliyetçiliğin ilk çıkış adresi olarak Amerika kıtasını gösteren yazarlar da söz konusudur. Yine ulusalcılığın meydana geldiği coğrafyanın merkezini Almanya olarak işaretleyenler de mevcuttur. Tüm bu görüşlerin gerekçelerine kısaca değinmek faydadan hali değildir. İngiltere’ye ilişkin dile getirilen iddianın merkezinde, onun ilk olarak sanayileştiği, bunun da milliyetçiliği mümkün kılan imkanları ve zemini sağladığı görüşü vardır. Bu meyanda meydana gelen siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel, askerî vb. birçok değişim, oluşan yeni sınıflar, değişen mekânlar, alt üst olan eski ilişkiler dâhilinde, eğitimi, okur yazarlığın yaygınlaşmasını, merkezî devlet aygıtının kitleleri homojenize etmesini mümkün kılıp her yerin, herkesin türdeş kılınmasıyla orantılı, toplum diye soyut bir varlık zorunlu olarak oluşur. Bu oluşum ile iktidarın yeni sahipleri, mevcudiyetlerini dayandırabilecekleri, önceki dönemlerde müracaat edilen Tanrı, Kilise gibi ilahi kaynaklara ihtiyaç duymadan, meşruiyetin kaynağı olarak ulusa/millete başvururlar. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” sözü, bu dönemde var edilen milletle doğrudan ilişkilidir. Millet, milliyetçilik bu bağlamda ortaya konan modern bir icat olmaktadır. Ve bu görüş muvacehesince ulusalcılığın doğumuna sanayileşme ebelik yapmıştır.
Bunun dışında milliyetçiliğin yine İngiltere’de, sanayi öncesi ve farklı nedenlerle; ülkede dil ve din/mezhep birliğini erkenden oluşturmaya, kralın yetkilerini azaltmaya razı olmasına, meşruiyete geçişin ardından tüm yetkilerini devlete bırakmasına ve krallığın sembolik bir seviyeye çekilmesi akabinde yeni sınıfların ihdasına ve gelişen ticaretle deniz aşırı sömürgelere kadar bir dizi etkenin, milliyetçiliği İngiltere’de ilk olarak meydana getirdiğini söyleyenler de bulunur: “On yedinci yüzyılda ve on sekizinci yüzyılın başlarında, millî vatanseverlik başka ülkelere nispeten İngiltere'de daha geniş ve kuvvetli biçimde gelişmişti, Fransa ve İspanya'dan ve İsveç'ten daha fazla; İtalya, Almanya veya Doğu Almanya'dan ise çok daha fazla. Gerçekten de bugün bildiğimiz şekliyle modern milliyetçiliğe ilk beşikliği İngiltere'nin yaptığını tasdik edebiliriz.”19
Bu ülkede yaşayan bizlerin sıkça duymaya alışık olduğu, milliyetçiliğin menşeinin Fransa olduğu hususu, literatürde görüşlerden sadece birini temsil eder. Cumhuriyet’in kuruluş süreciyle birlikte neredeyse tüm alanlarda baş gösteren jakoben, elitist, darbeci değişimlerin fikrî arka planında da Fransız etkisi kendisini derinden hissettirir. Pozitivizm, deizm, natüralizm, ateizm gibi dönemin moda eğilimlerinin adresi de aynı yerdir. Bizdeki laikliğin türü ve tarzı dahi, bir kökü dışardalık örneği olarak Fransa patentlidir. Fransız devrimi arkasından sahnelenen şiddetin, Kemalist jakobenlere ilham kaynağı olduğunda da şüphe yoktur. Fransa’da halk ayaklanmasıyla gerçekleşen ve haklı olarak devrim nitelemesini hak eden değişimler, bizde halka rağmen ve güya halk için yapılmıştır. Bu sebeple, ortaya konan değişiklikleri Fransa’da olduğu gibi devrim diye isimlendirmek yerine darbe diye anmak daha doğrudur. Aynı şekilde ülkemizde arz-ı endam eden milliyetçilik de Fransız köken iddiasıyla birlikte oranın esintilerini taşımıştır. Ulusçuluğun Fransız devrimi öncesinde mi onunla birlikte mi veya bizzat sonraki dönemlerde Napolyon ile mi anılması lazım geldiği yine tartışılmıştır. Fakat ele almaya çalıştığımız meselede Fransız devrimini başlangıç gösterme işi sürdürülmüştür.20
Milliyetçiliğin kökeni için Fransa’ya işaret edenler bunu gerekçelendirme sadedinde yaklaşık şöyle bir tablo sunarlar: Fransızlar krallık dönemlerinde Fransız kimliğini oluşturmuşlarken, bilahare uzun erimli gelişmeler neticesinde yeni sınıflar; eski aristokrasi yerine zengin burjuva, sonradan halk diye tesmiye olacak köylüler ve onları mobilize eden, onlarla ittifak kuran aydınlar sınıfı ortaya çıkar. Tüm bu gelişmeler, bugün dahi mahiyeti, nasıllığı tartışılan, beklenmedik veya kendiliğinden olduğu bile iddia edilen devrimi getirir. Neticesinde eski siyasal anlayışla birlikte Papalığın otoritesi ve tesirleri kırılır. Oluşan bu büyük boşluğun yeri, birtakım ilkeler ya da sloganlar dâhilinde vatan sevgisi ile ambalajlanmış, milliyetçilik/ulusalcılık ile doldurulmaya çalışılır.
Milliyetçiliğin yurdu olarak Fransa’ya ve nedenlerine ilişkin bu kısa değiniden sonra, şimdi de bir başka iddia olarak boy gösteren ulusalcılığın ilk Amerika kıtasında türediği yönündeki görüşe bakalım. Bu iddianın sahibi Benedict Anderson, bilindik eseri “Hayali Cemaatler”de mealen şöyle bir tablo sunar: 18. yüzyıl ile 19. yüzyıl başında Amerika kıtasında bulunan devletlerin -ABD, Meksika, Peru, Brezilya vd.- yöneticileri, esasen beyaz Avrupalılardı ve onlar, anavatanlarıyla aralarındaki ortaklıktan gittikçe rahatsızlık duymaya ve bu bağlamda, İngiltere, Fransa, İspanya gibi hizmet ettikleri merkezlerle kavga etmeye başlarlar. Bunun akabinde bağımsızlıklarını kazanırlar. Bu mücadelenin moral ve motivasyonunu devletler, milliyetçilikte bulurlar. Ve bu bilahare Avrupa’daki ve dünyanın diğer bölgelerindeki ulusalcılıklara emsal teşkil eder.21 Aynı yazara göre, ABD’nin 1776 yılında yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesi ve duruşu, sadece kıtadaki diğer bağımsızlık mücadelesi veren ülkelere değil, 1789’daki Fransız Devriminin gerçekleşmesine de ilham vermiştir.
Konuyla ilgili olarak ortaya konan iddialardan bir diğeri ise milliyetçiliğin Alman orijinli olduğu idi. “Milliyetçiliğin kökenleri genel olarak Alman romantik düşüncesinde aranır. Hans Kohn'a göre romantik akım 1800'lerden sonra Alman milliyetçiliğinin yükselmesine büyük katkıda bulunmuştur. Aslında romantik düşünürlerin siyasi bir programı, örneğin bir Alman ulus devletinin kurulması yoktu; yarattıkları akım daha çok bir 'estetik devrim' olarak nitelendirilebilirdi. Ancak Alman düşünüş tarzının kendine özgülüğüne yaptıkları vurgu, Alman olma bilincinin doğmasında önemli rol oynamıştı. Öte yandan romantik akım da bir boşlukta doğmamış, kendisinden önceki ya da çağdaşı düşüncelerden, felsefi akımlardan etkilenmiştir. Pek çok araştırmacıya göre Jean Jacques Rousseau, hatta 'kozmopolitan' düşüncenin babası sayılan Immanuel Kant, Alman romantizminin oluşumuna katkıda bulunan düşünürler arasında ilk akla gelenlerdir. Milliyetçiliği düşünce akımlarıyla açıklayan Kedourie'ye göre Kant, (1724-1804) her şeyin başlangıç noktasıdır.”22
Milliyetçiliğin modern zamanlarda ortaya çıktığına inananların, onun yurdu meselesindeki farklı fikirlerine az da olsa temas etmiş olduk. Şimdi de milliyetçiliğin hem eski, kadim dönemlerle ilişkili olduğunu hem de bir yönüyle yeni bir durum teşkil ettiğini, adeta iki görüşü sentezleyerek hareket edenlerin bulunduğunu belirtip küçük bir alıntıyla konuyu noktalayalım: “Milliyetçilik ‘çağın ruhu’nun bir parçası olduğu kadar aynı ölçüde daha eski motif, tahayyül ve fikirlere de bağlıdır.”23
Milliyetçilikler ve Tür Sorunu
“İhtilaf” meselesi, milliyetçiliklerin mahiyetleri söz konusu olduğunda da yakamızı bırakmıyor. Konuyu ele alanların pek çok kez, olaya kendi ideolojik tutumlarından, hissiyatlarından kaynaklı ön yargılar dâhilinde yaklaştıkları görülüyor. Çoğu kez Batı merkezci, oryantalist bir dilin yazarlara tesir ettiğini söylemek mümkün.
Bunlardan alanın önde gelen isimlerinden Hans Kohn’a göre milliyetçilikler Batılı ve Doğulu olmak üzere ikiye ayrılır. “Batılı” milliyetçilikler rasyonel ve kurumsal olarak değerlendirilirken, “Doğulu” olan mistik ve organiktir. Batılı olanlar, İngiltere, Fransa ve Amerika’da ortaya çıkmıştır. Alman ırkçı milliyetçiliği -yazara göre- Batılı değildir. Asya, Orta Doğu’daki ulusalcılıklar bu bağlamda zaten Doğuludur. Doğulu olan milliyetçilikler keskin ve otoriter eğilimlidirler. Haliyle rasyonalite ve kurumsallıktan nasipleri yoktur.24
Bu hükümlerdeki Doğulu milliyetçiliklere dönük eleştiri için bir şey söylemek lüzumsuz. Fakat diğeri için, Batılı diye tanımlanan için söylenecek çok şey olmalıdır. Misal “rasyonel” olarak yüceltilen ABD milliyetçiliği, gerçekte kıtada bulunan yerli halkın soykırıma uğratılarak yerlerine Avrupa’dan getirilen göçmenlerin yerleşmesi akabinde oluşturulmuştur. Aynı şekilde göklere çıkartılan ABD milliyetçiliğinin özgürlükçülüğü de siyahilere yapılan zulümlerin, birkaç on yıl öncesine kadar bütün hızıyla sürmesine ses çıkartmamıştır. Malcolm X ve Martin Luther King gibi liderlerin katliyle sonuçlanan Amerikan özgürlüğü, bugün de dünyanın en iğrenç katliamlarına imza atan Siyonist İsrail’i arkalamakla yoluna devam etmektedir. ABD’nin kendi içindeki bölgeleri, eyaletleri ve halkları bir arada tutmak için, kimi başka milliyetçilerin yaptığı müşterek tarih, kültür ve dil gibi hususları merkeze almak yerine; sözleşme temelli ve ortak yurt/vatan ekseninde bir çizgiyi izlemek zorunda olduğu da ortadadır. Bunun tercihten ziyade mecburiyete dönük olduğunu görmek gerekir.
Devamla Fransız milliyetçiliğine geldiğimizde de benzer sorunlarla ve durumlarla karşılaşırız. Fransa’nın 18. yüzyılda ve sonrasında bir nüfus açığı yaşadığı ve sömürgecilik faaliyetleriyle daha geniş bir yayılım içine girdiğini görüyoruz. Onun milletle, yurttaşı ayıran ve yurttaştan yana görünen toplumsal sözleşmeciliğinin gerisinde de sosyal, siyasal ve iktisadi nedenleri yakalamak mümkündür. Devrimin özgürlük, kardeşlik, eşitlik sloganları, kadın nüfusun 1946 yılına kadar oy kullanmasına mâni olurken, sadece vergi veren erkekler yurttaş statüsünde görülüyorlardı. Oysa 1789’da Fransa’da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yayınlanmış ve burada yurt, milliyete öncelenmişti. Ne ki kâğıt üzerine yazılan sözleşmeler, verdikleri sözü hayatın içinde tutma gücüne sahip değillerdi. 1994 yılına gelindiğinde ise o meşhur “yurttaşlık” eski sömürge uyruğundan olanlara kapılarını kapattı. Bir vakitler Ernest Renan’ın kolektif yaşama iradesi olarak öne çıkarttığı örtük milliyetçilik, bugün yurttaşlığa galebe çalar hale geldi.25
Britanya milliyetçiliği için de “Hak ve hukuk tanır; nesep ve kan bağlılıkları yerine toprağı, vatanı esas ittihaz eder.” gibi bildik ve beylik argümanlarla sıkça karşılaştığımız vakidir. Oysa realitede sömürgecilikten mülhem emperyalist çerçeveyi muhafaza çabası İngiliz milliyetçiliğinin malum genişliğini ve genel karakteristiğini yansıtır. Buna göre Büyük Britanya yasası beş vatandaşlık/uyruk yasası belirler. İlki, Britanya yurttaşı; ikincisi, Britanya’ya bağımlı topraklar yurttaşı; üçüncüsü, denizaşırı Britanya vatandaşı; dördüncüsü, Britanya’nın himayesine aldığı kişilerin vatandaşlığı ve son olarak Britanya uyruğu. Bu sonuncusu ilk maddedeki Britanya yurttaşı ile karıştırılmamalıdır. Yurttaşlık, ülkedeki derin millet bağı da denen nesep ilişkilerini kapsarken, uyrukluk, bir çeşit onay ve anlaşma neticesinde verilendir. Ve burada oturma izni dâhil diğer tüm haklardan ancak Britanya yurttaşı kategorisine girenler yararlanır.26 Britanya’nın sömürgecilikten kaynaklı büyük şemsiyesinin icbar ettiği, nesep ve kan vurgusuna ihtiyaç göstermeyen, onun yerine birlik ve bütünlük adına, ortak çıkar ve hedefleri olan milliyetçiliği hızlıca aşınmakta, kan hukukuna doğru bir güzergâha doğru yol alınmaktadır.
Alman milliyetçiliğine geldiğimizde, en çok dikkat çeken iddia onun kan hukukuna ve seçilmiş toprağa bağlı bir ulusalcılık anlayışına sahip olduğudur. Bu milliyetçilik, ortak tarih kadar, ortak dile ve kültüre de vurgu yapar. Alman ulusunun Alman devletinden önce oluşturulduğu, bilahare milletin devleti meydana getirdiği söylenir. Almanya’da vatandaşlığa kabul şartları arasında gösterilen Alman toplumuyla sıkı bağların oluşması şartı da bu cihetten okunabilir. Alman soyundan gelen herkes için Alman vatandaşlık hakkı bâkidir. Tüm bu görüntüler bir yana, işin esasına dikkat çeken şu ifadeler ilginçtir: “Öncelikle Fransız ve Alman ulus ve vatandaşlık kavrayışlarını evrenselcilik-yerellik ya da akılcılık-romantizm gibi kavram çiftleriyle açıklamaya çalışmak yersizdir. Bu iki ülkenin vatandaşlık hukukuna ilişkin düzenlemelerinde görülen farklılığın temelinde yatan tek etken azınlıkları ulus içinde eritebilme yeteneklerine olan güvenleri ya da güvensizlikleridir.”27 Gerçekten kendi çatısı altında diğer unsurları asimile edebileceğini düşünen, buna ilişkin kaygı ve korku duymayanlar, yurt, vatan, yurttaşlık, sözleşme gibi kavramları milliyetçiliklerinin tesisinde kullanmaktan çekinmezlerken, endişeli olanlar, bir tür paranoya haline bürünerek kan, kalıtım, genetik ve beka gibi vurgularla hareket etmekteler. Kaygıların yükseldiği hallerde, savaşlarda ve ekonomik gidişin bozulduğu zamanlarda içerideki “yabancı”lar -vatandaşlığa geçmiş olsalar bile- birer tehdit unsuru gibi algılanmakta ve sunulmaktadır. Göçmenlik, sığınmacılık da aynı bağlamda ele alınmaktadır. Yeri gelmişken Almanlara nispetle gündeme gelen kan bağı özelinde ortaya çıkan milliyetçiliğin mümessili olarak Hitler’e ve onun ideolojisi nasyonal sosyalizme de ileride temas etmeye çalışacağımızı bildirelim.
Kronoloji Bağlamı
Milliyetçiliklerin ortaya çıkışını genel hatlarıyla şu şekilde sergileyebiliriz: Evvela ilk milliyetçilikler. Bu konuda muhtelif görüşler olmakla birlikte, bunların modern zamanlarla bağlantılı olanlarını yukarıda sıralamaya çalıştık. Kısaca da hususiyetlerine değindik. Bu dönemi “ilk oluşum” dönemi olarak ele aldığımızda, sürecin ikinci evresine 1. Dünya Savaşı öncesi diğer milliyetçilikleri koyabiliriz. Bunlardan pek çok isim sayabilecek olsak bile, numune kabilinden birine değinmek yeterli olabilir. İtalyan siyasetçi Mazzini’nin “her millete bir devlet” çağrısıyla birlikte İtalya şehir devletlerini bir araya getirmek için giriştiği milliyetçilik neticesi oluşan İtalya, bu ikinci dönem milliyetçiliklerinin misalidir. Ve Mazzini’nin “İtalya’yı oluşturduk, şimdi de İtalyan halkını oluşturmalıyız.” şeklindeki meşhur sözü o dönem yaygın olan “önce devlet, sonra ulus” anlayışına denk bir hadisedir. Burada şu soru sorulabilir: Milliyetçiliğin oluşumu konusunda devlet mi ulus mu önceldir? Cevabı, duruma ve örneğe göre değişir, şeklinde verebiliriz. Bazen Türkiye’de olduğu gibi yeni devlet kurulup ona bir ulus kimliği dayatılmış, bazen de Sırbistan’da, Yunanistan’da olduğu gibi önce milliyetçilik fikri baskın bir ideoloji olarak var edilmiş, ardından bu fikre uygun devlet kurulmuştur. Devletin yerinin dahi önceleri belirsiz olup buna sonradan karar verilmesine bir örnek ise Yahudilerin önce Siyonizm’i icat edip ona vatan aramaya başlamaları ve en nihayetinde emperyalistlerle iş birliği yaparak Filistin’i işgal etmeleridir.
Milliyetçilik oluşumlarının üçüncü dönemi olarak 1. Dünya Savaşı sonrası oluşan milliyetçilikleri yerleştirmek doğru olur. Türkiye dâhil birçok bölge ülkesi bu dönem ulusalcılıklarının neticesidir. Dönem aynı zamanda imparatorlukların parçalandığı bir zaman olarak tebarüz eder. Bunlardan Avusturya-Macaristan ve Osmanlı, ulusal devletlerin içinden koptuğu büyük yapılardır.
Ulusalcılıkların dördüncü evresi 2. Dünya Savaşı sonrasıdır. Burada da savaşın etkisi ile gelişen hadiseler, sömürgecilikten kurtulan ülkelerin yeni bir devlet ve kimlik arayışları paralelinde doğmuştur. Sovyetler Birliği’nin siyasi arenada birçok devletin milliyetçi fikirlerini görece massederek başka bir ideolojik angajmana bağlaması dışında, birçok devlet ve yeni ulusçuluklar inşa edildi. Burada lafı uzatmadan, örnek kabilinden Fransızlara karşı bir milyon şehit veren Cezayir’i hatırlamak gerekir. Cezayir Fransız sömürgecilere karşı verdiği mücadeleyi 1962 yılında kazanarak çok su kaldırır bir Batıcı diktatörlük eliyle milliyetçiliğini oluşturmuştur. Bu dönemin, milliyetçilik serüveninde dördüncü evre olduğunu ifade etmiştik. Sonraki dönemi yani beşinci evreyi Sovyetler Birliği’nin 1991’de resmî olarak dağıldığını ilan etmesi akabinde ortaya çıkan milliyetçilikler oluşturur. Kafkasya bölgesindeki birçok devlet ile Türkî devletler olarak anılan devletler ve onların ulusalcılıkları bu cümledendir.
Savaşların Rolü
Savaşın ulusalcılıkları tetikleyen, hatta oluşturan büyük bir etmen olduğu hakikati için bariz ve tanıdık bir misal olarak ülke ahvalimizi gösterebiliriz. 1. Dünya Savaşı’nı yenilgiyle tamamlayan devlet, büyük bir çöküntüye uğrar. Bu salt siyasi bir yıkım değildir, aynı zamanda toplumsal moral ve motivasyonu da bozar. Tam bu noktada yeni bir görüntü ve yeni bir iddia ile Kemalistler Türk ulusalcılığına sığınırlar. Vatan mefhumu daha önceden Namık Kemal’in Osmanlı coğrafyasını kastettiği şeklinden soyulur ve Anadolu adı altında mağlubiyetten arta kalan toprak parçasına ad olarak kutsanır. Bunun bir yansımasını, koca imparatorluğu batıran ve Âkif’in “üç beyinsiz” nitelemesine konu olanlardan, Suriye-Filistin bölgesinden sorumlu Cemal Paşa’nın yakınındaki Falih Rıfkı Atay’da bulabiliriz. Atay, koca vatanı kaybettikten sonra, yeni bir aydınlanma yaşar gibi yapar. Elden çıkanlara ağıt bile yakmaya fırsat bulamadan yeni bir ulus var etme endişesiyle Anadolu ve Türk ulusçuluğu piyasaya sürülür.
Mağlubiyetin anıları ve acıları da bu yeni ideolojinin örtüsüyle gizlenmiş olur. Vatan artık yenilgiden arta kalandır ve yüceltilecektir!
Aşağıdaki alıntı ile bu bahsi tamamlamış olalım:
“Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor. Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terk edilmiş vatan parçası üstünden geçseydi! Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır. Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz.”28
Savaş olayının olağanüstülüğü, her türlü değişime açık yüzü, milliyetçi duyguları güçlendirmede açık bir alan oluşturur. Düşmanın, ötekinin karşısında durmaya çalışan bir “biz” olgusu; Türkiye’de yaşandığı gibi mağlubiyet sonrası da Cezayir bağımsızlık savaşında ortaya çıktığı gibi zafer sonrası da ulusal kimliklerin tesisinde son derece tesirlidir.
Milliyetçilik, Küçülme ve Büyüme
Milliyetçilikler parçalayan mıdır bütünleyen, büyüten midir? İtalya örneğini ele alırsak ulusalcılık birleştiren, büyüten bir rol oynar. Şehir devletleri bu sayede bir araya gelmiş ve daha büyük bir devleti tesis etmişlerdir. ABD için de benzer bir durum söz konusudur, muhtelif eyaletlere ve Kuzey-Güney diye bölümlere ayrılmış bir ülke, Amerikan tarzı milliyetçilikle büyümüştür. Fakat başka pek çok örnekte milliyetçilikler parçalayan, bölen hadiselerdir. Öyle ki literatürde bu bölünmelerin had safhaya ulaştığı bölgeleri tanımlamak için iki ifade bile bulunur. Bunlardan, “Balkanlaşma” Slavlar gibi aynı kökenli toplulukların, en küçük birime varıncaya kadar ayrılmasını telmih eder. Bugün yakın bir zaman öncesine kadar Çekoslovakya olarak bildiğimiz Avrupa ülkesi artık yoktur. Yerini Çekya ve Slovakya almıştır. Oysa Çekoslovakya, Avusturya-Macaristan’dan ayrılırken de milliyetçi temaları kullanmıştı. Şimdi iki parçaya bölündüğünde de ulusalcılık etkisi kendisini hissettirmiştir. Yarın ne olacağı ise belli değildir.
Yine bir ülkenin aynı devlet çatısı altında ulusal aidiyet temelinde ortak bir bayrağa sahipken dahi, birçok ayrım noktasını bünyesinde taşımasını ifade eden bir terim de “Lübnanlaşma”dır. Lübnan, eski sömürgecisi Fransa’nın marifeti ile sürekli bir dış hamiye açık tutulabilmek için, parçalı bir siyasi mekanizmaya mahkûm edilmiştir. Etnik, dinî, mezhebî elde ne varsa sahaya sürülmüş. Oluşan gerilim noktalarından, açığa çıkan zaaflardan emperyalistler yararlanmaya çalışmışlardır. Benzeri durumu Fransızlar Suriye’de de desteklemişlerdi. Ülkesine kan kusturan Esedgillerin yakın zamana kadar bu ülkeyi azınlık diktası ile yönetebilmeleri, “böl-parçala-yönet” metodu neticesidir. Söylemeye gerek yoktur ki imparatorlukların parçalanmasında milliyetçilikler önemli rol oynamıştır. Bu durum uluslar çağında büyük olmanın, birlik olmanın imkânsızlığına delalet etmez. Büyük Britanya, ABD ve bir ölçüde Fransa, özellikle de Napolyon dönemi Fransa’sı milliyetçiliklerine rağmen küçülmemeyi, tersine yeni imparatorluklar olarak anlaşılmayı becermişlerdir. Bu ne bir övgü ne de bir yergidir. Sadece vaziyet tespitidir. Milliyetçilik fikirlerine karşı hiç de hayırhah düşüncesi olmayan, Müslüman bir şahıs olarak ilk aşamada doğru analiz yapmamız lazım geldiğine inanmaktayım. Hepsi bu.
Milliyetçilik Kaçınılmaz ve İleri Bir Aşama mı?
Ernest Gellner ve birçok yazar için ulusalcılık, tarihsel süreç içinde kaçınılmaz bir şekilde uğramak zorunda olduğumuz bir duraktır. Tarihin sonunu ilan edenler için bu nokta aynı zamanda da son durak olur. Marx’tan Max Weber’e kadar gelen bu anlayışın kökeninde Auguste Comte’nin üç hal yasasını, Darwin’in tekâmül teorisini, Hegel’in tarihi zorla dönüştürdüğünü, değiştirdiğini iddia ettiği mutlak ruhunu (geist) ve benzeri anlayışları buluruz. Buna göre insanlık bir daha geriye dönmeyecek şekilde ileriye ve iyiye gidecektir.
Eskinin siyasal örgütlenmeleri ve inançları da geride kalmıştır. Tarım toplumu ve onun iktidar ilişkilerini biçimlendiren her türlü siyasal tezahür, beylik, krallık, padişahlık ve de imparatorluk örgütlenmeleri bir daha tekerrür etmeyecek şekilde ortadan kalkacaktır. Yerine bilimsel, akli, eşitlikçi ve sanayi toplumunun ihtiyaçları çerçevesinde oluşmuş rasyonel milli devletler geçecektir. Sınıfsız ve devletsiz bir toplum hayali kuran Marx için de kapitalizm ve onun çıktısı olduğu var sayılan sanayileşme zorunlu aşamalardır. Marx ve Engels bu yeni durumu alkışlamak için oldukça hamaset yüklü bir dil kullanırlar: “Burjuvazi bütün üretim araçlarının hızla iyileşmesi, iletişimin son derece kolaylaşması sonunda bütün ulusları, hatta en barbarlarını bile uygarlığın bağrına çekiyor. Burjuvazinin metalarının ucuz fiyatları bütün Çin setlerini yerle bir eden, barbarların yabancılara karşı duyduğu alabildiğine inatçı nefreti zorla dize getiren ağır toplardır.” Ve bu meyanda meydana gelen milliyetçi devletler de eski değerlerin yıkıcısı olarak el üstünde tutulur.29 Marx’ın, İngilizlerin Hindistan başta olmak üzere Doğu’yu sömürme girişimlerini tasvip etmek üzere söylediği; “Bunlar kendi kendilerini temsil edemiyorlar, temsil edilmeleri gerek.”30 sözü, yaklaşımlarının tipik bir göstergesidir.
Dememiz odur ki çoğu kimse için vaki dönem milliyetçilikleri, tarihin zorunlu akışında varılması gereken bir menzildir ve kaçınılmazdır. Buna ilişkin sözümüzü sona saklayarak buradaki birkaç hususa daha değinelim. Milliyetçiliğin sanayi toplumunun neticesi olduğunu söyleyenler olduğu gibi, tersini yani ulusallaşmanın sanayileşmeyi sağladığını ileri sürenler de var. Her iki durum için de misaller verilebilir. Bundan başka sanayileşmeyi kapitalizme bağlayanlar daha dikkat çekici olmuşlardır. Özellikle Max Weber’in “Protestan Ahlakı”nda bunu savunduğu bilinir. Keza Marx da aynı kanıdadır. Ne var ki ilkinde kapitalizm püriten disiplin içinde Protestanlık ahlakı neticesinde doğarken, ikincide bu, üretim ilişkilerinin determinize ettiği bir süreç işidir. Her ne olursa olsun, iki iddia için de sanayileşme iyi ve ileridir. Onun zorunlu siyasal örgütlenme formu ulusalcılık da bu iyilikten nasiplenir. Japonya, Rusya gibi ülke milliyetçilikleri tarım toplumundan uluslaşmaya geçen örnekler olmaktan başka, sanayileşme için kapitalizme geçme şartına da uymamışlardır. Hasılı tarihin zorunlulukla takip etmesi gereken bir yolu olduğu söylemi ile ulusalcılıkları da bu zorunluluğa dâhil edenler, birçok tutarsızlığa da imza atmış kimselerdir.
1- Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Metis Yay., 2. Baskı, 1995, s. 20.
2- E. J. Hobsbawm, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, Ayrıntı Yay., 1. Basım, 1993, s. 63.
3- Anthony D. Smith, Milli Kimlik, İletişim Yay., 7. Baskı, 2014, s. 75.
4- Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, İnsan Yay., 1992, s. 19.
5- Carlton J. Hayes, Milliyetçilik Bir Din, İz Yay., 2. Baskı, 2010, s. 13.
6- Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları, Doğu Batı Yay., 3. Baskı, 2009, s. 15.
7- TDK Türkçe Sözlük, 2. Cilt, 8. Baskı, 1988, s. 1563.
8- Mustafa Nihat Özön, Osmanlıca Türkçe Sözlük, İnkılap Kitabevi, 8. Baskı, 1997, s. 537.
9- D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İz Yay., 11. Baskı, 1996, s. 774.
10- Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., 3. Baskı, 1999, s. 596. A. Cevizci bu çalışmasında kimi kelimelerin birkaç bin yıllık arkeolojisine değinirken, İslami alana ait kavramları baştan savma bir şekilde ele alıyor. Milliyetçilik de bu dikkatsizlik içinde, semantik derinliğine değinilmeden geçiştirilmiş.
11- Ş. Teoman Duralı, Hayatın Anatomisi, Dergâh Yay., 2. Baskı, 2020, s. 423.
12- Prof. Dr. Günay Tümer & Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ocak Yay., 3. Baskı, 1997, s. 47-53.
13- A. D. Smith, A.g.e., s. 40-41.
14- A. D. Smith, A.g.e., s. 78.
15- İbn Haldun, Mukaddime, Cilt 1, Dergâh Yay., 1. Baskı, 1982, s. 120-121.
16- İbn Haldun, A.g.e., s. 488-490.
17- C. J. H. Hayes, A.g.e., s. 42.
18- E. Gellner, A.g.e., s. 72, 80, 187.
19- C. J. H. Hayes, A.g.e., s. 54.
20- Jean Leca, Uluslar ve Milliyetçilikler, Metis Yay., 1. Baskı. 1998, s., 14; Ozan Erözden, Ulus Devlet, Dost Kitabevi, 1. Baskı, 1997, s. 99.
21- B. Anderson, A.g.e., s. 63, 211-215.
22- Umut Özkırımlı, A.g.e., s. 34.
23- A. D. Smith, A.g.e., s. 118.
24- A. D. Smith, A.g.e., s. 131.
25- Jean Leca, A.g.e., s. 41-44.
26- Jean Leca, A.g.e., s. 46-47.
27- O. Erözden, A.g.e., s. 121.
28- Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, Cumhuriyet Gaz., 1998, s. 103.
29- Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto, Yordam Kitap, 3. Basım, 2015, s. 45, 46, 55.
30- Edward Said, Oryantalizm, Pınar Yay., 3. Baskı, 1991, s. 11.


