Tanımanın Zehirli Kadehi: Filistin İçin İki Uçlu Kılıç
Haksöz Dergisi Sayı: 415 Ekim 2025

Geçmişte Filistin’in tanınması konusunda oldukça kuşkucuydum. Çünkü bu tartışmaya girenlerin çoğu yalnızca Batı Şeria’nın bazı kısımlarıyla Gazze Şeridi’ni “Filistin Devleti” olarak görüyor, gerçek egemenlikten yoksun, Filistin Yönetimi benzeri bir yapının sözde özerkliğini işaret ediyorlardı. Yani bir tür “Bantustan Filistin.” Böyle bir tanıma, Filistin’deki çatışmanın başarıyla çözüldüğü gibi yanlış bir izlenim yaratabilirdi.

Bugün bu tanıma çağrısı yapan birçok hükümet hâlâ bu tür bir Filistin’den söz ediyor. Peki, bu adımı şu anda desteklemeli miyiz? Benim önerim, özellikle soykırımın hâlâ devam ettiği bu tarihsel anda daha temkinli ve ince yaklaşmamız gerektiği yönünde.

Gazze’de kimsenin bu açıklamalardan umut, ilham ya da teselli çıkarmamış olması şaşırtıcı değil. Bu gelişme yalnızca Ramallah’ta ve dayanışma hareketinin bazı kesimlerinde büyük bir kazanım gibi kutlandı.

Filistin’i tanıyan hükümetler, bunu doğrudan artık ölmüş, işlevini yitirmiş iki devletli çözüme bağlıyorlar. Oysa bu formül, en başından beri hem gayri ahlaki hem de adaletsizdi; “çözüm” diye sunulduğu andan itibaren ölü doğmuştu.

Bununla birlikte, Filistin’in bu küresel tanınmasının doğurabileceği daha olumlu bazı dinamikler de var. Bunu bir “tarihsel an” ya da “oyunu değiştiren” gelişme olarak görmemeliyiz ama yine de Filistinlilerin bizi başka bir geleceğe taşımasına yardımcı olabilecek bir potansiyel taşıyor.

Bu tanımanın sembolik önemi, İsrail’in Filistin’i bir halk, bir ulus, bir ülke ve bir tarih olarak silme stratejisine karşı bir karşı hareket olmasında yatıyor. Bugün Filistin’in hâlâ var olan bir siyasi varlık olarak anılması, sembolik düzeyde bile olsa, bir kazanımdır. Tatmin edici olmaktan uzak olsa da en azından Filistin’in bölgesel ve küresel gündemden tamamen silinmesini engelliyor.

İkinci olarak bu tanıma, yetersiz ama yine de cesaret verici bir “yukarıdan tepki”dir. Soykırımı durdurabilecek asıl araçlar, yani yaptırımlar, keza İsrail’le Batı’nın askerî ticaretini bitirmek gibi gerçekten etkili bir adım değil. Ama bu hamle, Batılı hükümetlerin yalnızca İsrail’e değil, ABD’ye de meydan okuma iradesini az da olsa ortaya koyuyor.

Tanınma, belki istemeden de olsa, iki önemli sonuç doğurdu. İlki: işgal edilen topraklar artık “Filistin Devleti”nin işgali anlamına geliyor: Bütün bir devletin işgali. Bu, Rusya’nın Ukrayna’nın iki bölgesini kısmen işgal etmesiyle kıyaslanamaz; burada söz konusu olan bir devletin tamamen işgal edilmesi. Bu durum en azından yüzeyde uluslararası hukuk açısından görmezden gelinmesi çok daha zor bir meseleye dönüşüyor.

İkincisi: İsrail’in tepkisinin ne olacağı çok açık. Önce Batı Şeria’nın bazı kısımlarına, ardından bölgenin tamamına, belki daha sonra da Gazze Şeridi’ne resmen İsrail hukukunu dayatmak.

Bugünün siyasetçilerinden, özellikle de Küresel Kuzey’dekilerden, zaten çok az beklentimiz var. Ama bu siyasetçiler, Filistin’i tanıyarak görevlerini yaptıklarını iddia edemeyecekler çünkü tanıdıkları Filistin topraklarının tamamı İsrail tarafından işgal edilip ilhak edilirse bu, onların tarihsel ahlaki çöküşünü ve uluslararası hukukun tabutuna çakılacak son çiviyi daha da görünür kılacak.

Biz aktivistler açısından tehlike, soykırımı durdurma görevinden bir an bile sapmak. Tanıma soykırımı durdurmayacak; bu nedenle Gazze’yi kurtarmak için yaptığımız ve planladığımız şeyler, BM’de 22 Eylül 2025’te yapılan konuşmalar ya da deklarasyonlardan etkilenmeyecek. Londra’da Ekim ayında yapmayı umduğumuz ve bir milyon kişiyi hedeflediğimiz protesto en az bu tanımadan daha önemli, belki de daha fazla. İtalya’daki genel grev ve Sumud filosuna verilen destek de aynı derecede önemli.

Ama aynı zamanda bu durum, Fransa ve müttefiklerinin “ertesi gün” dedikleri şeye dair her konuşmada tetikte olmamız gerektiğini hatırlatıyor. Bundan otuz iki yıl önce Oslo Anlaşmaları imzalanırken sergilenen o tiyatroyu andıran bir déjà vu hissi var. Bu da Batı’ya daha kabul edilebilir görünen ama özünde sömürgeciliğin bir başka biçimine dönüşebilecek sahte bir barış sürecine evrilebilir.

Bütün bunlar Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un konuşmasında da açıkça görüldü. Konuşmasının ilk kısmında İsrail’e olan bağlılığını ve Hamas’a duyduğu nefretini yineledi. İkinci kısmında ise Filistinlilere, yalnızca Filistin Yönetimi’nin onları temsil edebileceğini ve kurulacak Filistin devletinin silahsız olacağını dikte etti. Soykırımdan ya da İsrail’e yaptırımlardan tek kelime etmedi ki bu, şaşırtıcı değildi.

Macron bencil, omurgasız bir siyasetçi. Ama Filistin konusundaki politikasından halkının yüzde 70’inin rahatsız olduğunu biliyor. Filistin’de ya da başka bir yerde halkın istediği şeyin “Filistin Yönetimi Bantustan’ı” olduğunu iddia etmesi, Avrupalı siyasetçilerin sahadaki gerçeklikten ne kadar kopuk olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Dolayısıyla tanımanın önemi burada yatmıyor. Bu, iki ucu keskin bir kılıç. Dayanışma hareketi açısından en doğru strateji, Filistin’in “nehirden denize” uzanan ülke olduğunu, Filistinlilerin de tarihsel Filistin’de yaşayanlar ve oradan sürülenler olduğunu sürekli vurgulamak ve savunmaktır. Kendi yurtlarının geleceğini belirleyecek olanlar yalnızca onlardır.

Ve her şeyden önemlisi, şunu ısrarla söylemek zorundayız: Tarihsel Filistin’de gerçekliği ideolojik olarak Siyonizm belirlediği sürece, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı, özgürlük ve kurtuluş mümkün olmayacaktır.

The Palestine Chronicle / 23 Eylül 2025 / Çeviren: Hamza A. Gökgöz

Ilan Pappe Arşivi