İnsan, başını göğe kaldırıp gözlerini gökyüzüne çevirdiğinde içine bir sonsuzluk hissi doluverir. Bu duygu, yaratıcı tarafından ruhuna yerleştirilmiş kadim bir hakikatin izidir. İnsana ruhlar âleminde verilen bu öz, insanın yeryüzündeki yolculuğunda bir mazeret bırakmamak üzere Yaradan’ı tanıma ve O'na yönelme melekesidir. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına “Evet, şahidiz!” cevabıyla başlayan bu ezelî sözleşme, insanın fıtratına kazınan bir tanıklıktır.
Tarihin her döneminde insanlık, bu fıtri tanıklığın peşinden yürümekle birlikte, kimi zaman şerre bulaşarak bu irtibatı bulanıklaştırmıştır. Rabbimiz her kavme bir peygamber göndererek insanı yeniden tevhid eksenine davet etmiş; ancak insan, yaratıcıyla olan bağını bozan bir kibir ve şirk çemberi içinde, uluhiyet iddialarına sapmıştır. Bu sapkınlığın en belirgin örnekleri, Kur’an’da Nemrut ve Firavun şahsında bize bildirilmiştir. Onlar, sadece bireysel birer tiran değil; mutlak şerrin vücut bulmuş halleridir.
Mutlak Şer: Bir Kişiden Bir Medeniyete Dönüşüm
Kur’an’ın bize örnek verdiği mutlak şer, yalnızca bir kişinin tanrılık iddiasıyla sınırlı değildir. Bugün artık şer, ideolojiye dönüşmüş; toplumsal, siyasal ve küresel sistemlerle bütünleşmiştir. Teoman Duralı’nın tabiriyle “İngiliz-Yahudi Medeniyeti”, bu mutlak şerrin modern izdüşümüdür.
17. yüzyıldan itibaren şekillenen bu medeniyet, Tanrı’nın yerine aklı koyan, bilimi mutlaklaştıran ve insanı sadece bir üretim çarkının dişlisine indirgeyen bir anlayışla kurulmuştur. Yahudi sermayesinin İngiliz sanayisiyle yaptığı ortaklık, bu medeniyetin ekonomik omurgasını oluşturmuştur. Üretim çarklarının dönmesi, artık sadece maddi güçle ve küresel tahakkümle mümkündür.
Bu tahakküm, bireyin yaratıcıyla olan bağını koparmakla kalmamış, dini tüm toplumsal hayattan tasfiye etmiş, yerine insan aklını, bilimsel bilgiyi ve ilerlemeci tarih anlayışını koymuştur. Durkheim'dan Spencer’a uzanan bu düşünsel zincir, sosyal Darwinizm ile başka toplumları “evrimleşmemiş, eksik insan” kategorisine yerleştirerek sömürüyü meşrulaştırmıştır.
Fıtrata Karşı Kurulan İdeolojik Duvarlar
Batı medeniyetinin oluşturduğu bu sistem, sadece teknolojik değil; felsefi olarak da tahakkümcü bir karakter taşır. Diğer toplumların “insan olma” şerefine ulaşabilmesi için Batı tarzı yaşamı ve düşünceyi benimsemeleri gerektiği iddiası, ırkçı ve dışlayıcıdır. Bu yaklaşım hem kültürel hem de fizikî sömürünün zeminini hazırlamış, dünya savaşları gibi büyük felaketleri doğurmuştur.
Bugün bu ideolojik mutlak şer, küresel finans sistemleri, dev ordular ve medya ağlarıyla desteklenmektedir. Artık ne Firavun tek başına tahtında ne Nemrut sarayında hüküm sürmektedir. Onların yerini, ideolojilere tapan, din yerine felsefe koyan, merhametsiz ve ruhsuz sistemler almıştır.
Gazze: Fıtratın Ayağa Kalktığı Toprak
Ancak tüm bu baskıya, tahakküme ve şerre rağmen insanın fıtratı sessiz kalmamaktadır. Gazze, bunun en çarpıcı örneğidir. Küçücük bir coğrafyada, koca bir imanın ve sarsılmaz bir duruşun nişanesi olan bu halk, mutlak şerrin en gelişmiş silahlarına karşı Allah’a dayanarak direnmektedir.
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” diyen bir annenin gözyaşı, bütün silahlardan daha etkilidir. Çocuğunu toprağa verirken bile şükrü elden bırakmayan bir babanın sabrı, felsefelerin kurutmaya çalıştığı merhamet damarının hâlâ canlı olduğunun göstergesidir. İşte bu nedenle Gazze, yalnızca bir direnişin değil, fıtratın yeniden uyanışının da adıdır.
Merhamet Odaklı Mücadele
Bugün Müslümanlara düşen görev, sadece bir tepki koymak değil; bu tepkiyi fıtrata hitap eden bir bilinçle ve merhamet diliyle kurmaktır. Mutlak şerri savaşla yenmek mümkün değildir; çünkü onun silahları insanlığı yok edecek boyutlara ulaşmıştır. Ancak sarsılmaz bir iman, bilgiyi bilgece kullanan bir bilinç ve merhamet temelli bir duruş, bu zulmü sarsabilir.
Müslümanlar, Gazze’den hem imanı hem bilgeliği öğrenmelidir. Yedi yaşındaki bir çocuğun “Bizi Allah korur.” diyebildiği bir toplumda iman vardır. Ellerindeki az imkânı bilgece kullanan bir halk, ilmin ve irfanın ne olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle mücadele, imanla ve hikmetle yürütülmelidir. Merhamet, Müslüman kimliğinin merkezinde yer almalı; mesajlar, bu merhameti yansıtan bir üslupla aktarılmalıdır. Çünkü insanı asıl etkileyen şey, silahın sesi değil, kalpten yükselen sadakat ve merhametin sıcaklığıdır.
Sonuç olarak Gazze, insanlığın vicdanını sarsan bir çığlık değil; fıtratın içinden gelen bir uyanıştır. Bu uyanış, mutlak şerrin karşısında dimdik duran bir hakikat bilincidir. Müslümanlar bu bilinçle hareket ettikçe zulmün surları bir bir çökecek, merhamet yeniden yeryüzüne hâkim olacaktır.

