Önce Müslümanlara 1947’de Pakistan adlı bir devlet kuruyoruz diye Hindistan’ı böldüler. Aslında asırlardır Hindistan yönetiminde belirleyici olan Hint Müslümanlarının gücünü parçaladılar. Sonra da Hindistan’ın Doğu Pakistan’ın iç işlerine müdahale etmesi nedeniyle 1971’de Hindistan-Pakistan savaşı başladı ve Pakistan’ın doğusu ülkeden kopartılarak Bangladeş diye bir devlet kurduruldu.
Bangladeş, toprakları küçük, nüfusu büyük ve kaynakları kıt bir ülke. Myanmar’da özellikle Arakan bölgesindeki katliamlardan kaçan bir milyonu aşkın mülteci Müslüman da son derece iptidai şartlar altında tecrit kamplarında yaşıyor. Hindistan işbirlikçisi ve Müslümanlara hasım olan Şeyh Hasina ve ekibi ülkeyi 1996’dan sonra 5 yıl, 2009’dan sonra da 15 yıl yönetmiş ve yönetimi esnasında Müslümanlara ve mültecilere karşı birçok cürüm işlemişti. Son dönemlerde tutuklattığı birçok Cemaat-i İslami ve diğer İslami hareket öncüsünü idam ettirmişti. Hasina, 2024 yılının 5 Ağustos tarihindeki halk ayaklanması karşısında Hindistan’a kaçmış ve yönetim devrilmişti.
Fetih İnsani Yardım Vakfı adına Bangladeş’teki partner kuruluşumuz VOSD ile yeni ihtiyaçları tespit etmek, yeni çalışmaları görüşmek ve bölgedeki kardeşlerimizle buluşmak üzere yola çıktık. Yolculuğumuz boyunca bizlere VOSD’un başkanı Sayedul İslam, başkan yardımcısı Shamsat Hossain Jiyad ile beraber Rishad Anwar ve Riffat bin Sazzad Rafi kardeşlerimiz eşlik etti. Misafirperverlikleri, samimiyetleri ve gayretleriyle adeta yanımızda birer ensar oldular. Bu vesileyle kendilerine gönülden teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyoruz.
Bangladeş’in Kısa Tarihi ve Kültürü
Güney Asya’nın doğusunda, Bengal Körfezi’nin kıyısında uzanan Bangladeş, yalnızca siyasi tarihiyle değil; kültürü, müziği, edebiyatı ve halkının sıcaklığıyla da kendine has bir ülke. Bengal, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve hâlâ bu tarihî akışın izlerini taşıyor.
Bengal bölgesi, antik çağlardan itibaren tarımın, ticaretin ve sanatın merkezi olmuş. Ganj ve Brahmaputra nehirleriyle beslenen bu topraklar, halkın gündelik yaşamını da şekillendirmiş. Pirinç, buğday, mısır tarlaları ve jüt üretimi, Bangladeş’i dünyanın önemli tarım ülkelerinden biri hâline getirmiştir. Bugün hâlâ halkın büyük çoğunluğu köylerde yaşamakta ve geçimini topraktan sağlamaktadır.
Bengal nüfusunun yaklaşık %91’i Müslümanlardan, %8’i Hinduizm mensuplarından, geri kalan küçük bir kesim ise diğer dinlere mensup topluluklardan oluşmaktadır. Yüzyıllar boyunca İslam’ın bölgeye girişiyle birlikte Bengal, âlimlerin, mutasavvıfların ve medreselerin merkezi hâline gelmiştir. Bu dönemde kurulan camiler ve tekkeler hâlâ ayakta durmaktadır. Ancak 18. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz sömürgeciliğinin pençesine düşen bölge, yoksulluk, açlık ve zulümle karşı karşıya kalmıştır.
Bu dönemlerin en acı izlerinden biri ise 1943’te yaşanan kıtlıktır. Tarihçiler, bu kıtlıkta 2 ile 3 milyon arasında insanın açlık ve hastalıktan hayatını kaybettiğini belirtir. Kıtlığın sebepleri yalnızca doğal afetlerle açıklanamaz; savaş koşulları, gıda fiyatlarının spekülatif biçimde artışı, İngiliz yönetiminin tarım ürünlerine el koyarak ordusunu güçlendirmeyi ve savaşı öncelemesi bölge halkını felakete sürüklemiştir. Pirinç üretimindeki düşüşe ek olarak taşımacılık imkânlarının kısıtlanması, eyaletler arası ticaretin engellenmesi ve İngiliz hükümet komiserliğinin yardım çağrılarını geri çevirmesi, açlığı daha da derinleştirmiştir.
Britannica yaklaşık üç milyon ölümden söz ederken, akademik çalışmaların çoğu 2,1 milyon civarında bir sayı üzerinde durmaktadır. Ancak bu rakamların ötesinde Bengal kıtlığı, halkın belleğinde açlıktan ölen çocukların, yiyecek aramak için evlerini terk eden köylülerin ve sessizce açlığa terk edilen şehirlerin kara bir hatırası olarak yaşamaktadır. Günümüzde bu felaket, yalnızca bir gıda yetersizliği değil; adaletsiz dağılımın ve sömürge politikalarının yol açtığı bir insanlık trajedisi olarak anılmaktadır.
1947’de Hindistan’ın bölünmesiyle Bengal halkı, Pakistan’ın doğusunu oluşturmuş ve “Doğu Pakistan” adıyla varlığını sürdürmüştür. Ancak uluslaşma ideolojisi doğrultusunda halk, kısa sürede eğitimde dilini, kimliğini kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir. Bu dayatma Bengalli Müslümanların kalbinde derin bir yara açmış; bu yara zamanla fitneye dönüşmüştür. 1952’deki Dil Hareketi bu direnişin sembolü olmuş ve protesto eylemleri sırasında bazı öğrenciler polis kurşunları altında can vererek Bengal toplumunun hafızasına kazınmıştır. Bu tartışmalar Pakistanlıları çok büyük ölçüde birleştiren İslami aidiyetler yerine Hint yönetiminin ve emperyalist komploların politikaları doğrultusunda siyasi ve nefsî tartışmalara, farklı kültürel öge ve semboller doğrultusunda cahilî ayrılıklara tutunmaya sevk etmiştir. Abdul Gaffar Choudhury’nin sözlerini yazdığı ve Altaf Mahmud’un bestesiyle yaygınlaşan “Amar Bhaier Rokte Rangano” adlı eser, o günlerin acısını ve umudunu gelecek nesillere aktarmaktadır:
“Kardeşimin kanıyla boyanmış 21 Şubat’ı ben nasıl unutabilirim? Yüzlerce evlâdını yitirmiş annenin gözyaşlarıyla ıslanmış şubatı ben nasıl unutabilirim? Altın vatanımın kanla boyanmış şubatını ben nasıl unutabilirim?”
Bütün bu iç tartışmalar sırasında 1971’de çıkan Hindistan-Pakistan savaşında Doğu Pakistan’ın önemli kısmını işgal eden Hindistan’ın desteklediği özerklik hareketinin lideri Mucibur Rahman Bangladeş ulusal devletini ilan etti. Daha sonraki dönemlerde askerî darbe tartışmalarının alanı olan Bangladeş’te 1996’dan itibaren iki kez başbakan olan Mucibur Rahman’ın kızı Şeyh Hasina İslamsızlaştırma politikaları uygularken, Pakistan’ın bütünlüğünü savunduğu için Cemaat-i İslami’nin birçok öncü âlimini siyasallaşmış yargı yoluyla idam etti. Hasina iktidarı geçtiğimiz yıl Cemaat-i İslami ve milliyetçi akımların gençlerinin üç haftalık protesto gösterileri sonunda yıkıldı ve Hasina ülkeyi terk ederek Hindistan’a sığındı. Yeni dönem yönetiminin en önemli konuları yolsuzluğu ve yoksulluğu gidermek.
Günümüz Bangladeş’i
Bugün Bangladeş’in başkenti Dakka, on milyonları aşan nüfusuyla ülkenin kalbidir. Trafik yoğunluğunun çok fazla olduğu, dar sokaklarında tuktuk ve rikşa taşıtlarının, modern binaların ve tarihî eserlerin iç içe geçtiği bu şehir, aynı zamanda ülkenin siyasi ve ekonomik merkezidir. Tekstil sanayisi, Dakka’nın ve Bangladeş’in dünyaya açılan en önemli kapısıdır.
Bizim ziyaret ettiğimiz Cox’s Bazar ise bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor. Dünyanın en uzun doğal kum plajına sahip olan bu şehirde gün batımını izlemek insanı derinden etkiliyor. Güneş ufukta ağır ağır inerken, okyanusun yüzünde parlayan yakamoz, gökyüzünün yıldızlarını suya indiriyor adeta. Her ışık kırıntısı bir şiir gibi, bir umut gibi kalbe dokunuyor. Ancak bu şehir aynı zamanda Arakanlı mültecilerin de barınağıdır. Bir yanda masmavi okyanus, diğer yanda çadırlarla, barakalarla, yoklukla dolu kamplar… Bu çelişki, Bangladeş’in acılarını ve direncini aynı anda gözler önüne seriyor.
Bangladeş kültürü rengârenk bir mozaiğe benzemektedir. Misafirperverlikleri, sofralarında pirinç ve balığın eksik olmaması, kadınların rengârenk sarileri, çocukların sokak oyunları, alışık olmadığımız birbirinden farklı sokak lezzetleri, kuralsızlığın kurala dönüştüğü trafik keşmekeşi, sokaklarda yankılanan ve neredeyse 24 saat susmayan müzik sesleri… Tüm bunlar, Bangladeş’i yalnızca haritada bir ülke olmaktan çıkarıp kendine özgü kimliğiyle tanımlanan bir coğrafya hâline getirmektedir.
Bu kültürün bir parçası da çiçeklerle örülü karşılamalardır. Halkın yöresel geleneği olarak misafirlerini boyunlarına taktıkları çiçek kolyelerle (garland) selamlamaları bize de nasip oldu. Ziyaret ettiğimiz her yetimhanede çocuklar bizleri bu çiçeklerle karşıladılar; üzerimize gül yaprakları serptiler, boynumuza rengârenk çelenkler taktılar. Bu, yalnızca bir karşılama değil; kalpten kalbe kurulan sıcacık bir bağ gibiydi. Bizim için farklı, hoş ve unutulmaz bir deneyim oldu.
Bangladeş’te Kadın
Kadınların yaşamı, ülkenin ekonomik ve toplumsal yapısıyla iç içe ilerlemektedir. Birçok kadının eşi yurt dışında çalışırken kadın, evin hanımı olarak çocuklara bakmakta ve evin yükünü taşımaktadır. Resmî eğitimli kadınlar ise ticari ofislerde veya havayolu gibi sektörlerde görev yapmaktadır. Ancak geçim sıkıntısı sebebiyle pek çok kadın dışarıda çalışmak zorunda kalmaktadır. Özellikle Gazipur, Norshingdi ve Narayanganj gibi sanayi bölgelerinde bulunan tekstil fabrikaları, milyonlarca kadının hayatının merkezinde yer almaktadır.
Eğitim alanında son otuz yılda gözle görülür bir ilerleme kaydedilmiş, kız çocuklarının ilkokuldaki okullaşma oranı erkeklerle neredeyse eşitlenmiştir. Buna rağmen kırsal bölgelerde yoksulluk, geleneksel bakış açısı ve erken yaşta evlilikler eğitim sürecinin gelişimini topallaştırmaktadır. Evlenme yaşı şehirlerde 25–30 arasında değişirken, kırsalda hâlâ 16–17 yaş civarında evlilikler yaygındır. 2025 raporlarına göre Bangladeş’te kız çocuklarının %51’i 18 yaşından önce evlenmektedir.
İlk Gün: Hacı Nimet Kaya’nın Hatırası
Ziyaretimizin ilk durağı bizleri derinden etkileyen bir mekândı: Hacı Nimet Kaya Yetim ve Yaşam Merkezi. Bu merkez, 2022’de trafik kazasında vefat eden, hayatı boyunca hayır işlerinde koşan, çevre ve yakınlarının sevgiyle andığı Hacı Nimet Kaya amcamızın adını taşıyor. O, hayırseverliğiyle, samimiyetiyle ve insanlara yardım eli uzatmasıyla hafızalarımıza kazınmıştı. Vefatı hepimizi derinden yaraladı; fakat bugün onun adı, yüzlerce yetim çocuğun duasında yaşamaktadır.
Merkezde toplam 270 öğrenci eğitim görmektedir. Bunlardan 34’ü yetimdir. Ayrıca 42 öğrenci hafızlık yolundadır. 6’sı Kur’an’ı tamamen ezberlemiş, 18’i sona yaklaşmış, diğerleri ise Kur’an eğitimine devam etmektedir.
Buradaki atmosfer o kadar içtendi ki çocuklar bize Kur’an tilavetiyle, söyledikleri ezgilerle ve ilahilerle gönüllerimizi fethettiler. Küçük dudaklardan dökülen ayetler bize sabrı, direnci ve teslimiyeti yeniden hatırlattı. Biz de elimizden geldiğince onlara küçük bir ikramda bulunarak yemek dağıttık. Çocukların gözlerindeki sevinci, sofralarındaki bereketi gördük.
Ve günün sonunda şunu hissettik: Hacı Nimet Kaya amcamızın adı yalnızca bir binanın girişinde değil; bu çocukların tebessümünde, ezberledikleri ayetlerde, yükselen dualarında yaşamaktadır. Bangladeş, yoksulluğuyla değil; sabrıyla, direnişiyle ve geleceğe umutla bakan bu çocuklarıyla var olmaktadır ve olacaktır inşallah.
İkinci Gün: Dünyanın En Büyük Kamplarından Biri
İkinci günümüzün durağı, dünyanın en büyük mülteci kampıydı. Burası, Arakanlı Müslümanların hayata tutunmaya çalıştığı dev bir yerleşimdi. İlk olarak 1990’ların başında birkaç küçük kamp olarak başlayan bu alan, Myanmar’daki zulmün artmasıyla birlikte hızla genişlemiştir. 1992’de üç-dört küçük kamp olarak kurulan yerleşim, 2017’de yaşanan büyük göç dalgasıyla adeta devasa bir şehre dönüşmüştür. O yıl yaklaşık bir milyon Rohingyalı Müslüman, katliamlardan ve köylerinin yakılmasından kaçarak buraya sığınmıştır. Sonraki yıllarda göçler devam etmiş; 2024’e gelindiğinde 100 binden fazla mülteci daha eklenmiştir. Bugün Cox’s Bazar’da 1,2 milyondan fazla insan, 30’dan fazla kampın daracık sokaklarında ve barakalarında yaşam mücadelesi vermektedir.
Arakan’da, Myanmar yönetimi altında Müslümanlara yıllardır uygulanan zulüm, katliam ve işkenceler dünyanın gündemine girmeye çalışsa da burada yaşayanların anlattıkları çok daha derindir. Onlar ülkelerine dönmeyi artık hayal bile etmemektedir. “Bizi gönderecekseniz, ancak cesetlerimizi gönderirsiniz.” sözleri bu umutsuzluğun en yalın ifadesidir.
Biz de bu devasa yerleşimde 3 No’lu Kampı ziyaret ettik. Yalnızca bu kampta 45 bin Rohingyalı Müslüman kalıyordu. Zulümden kaçıp gelmişlerdi; fakat burada da hayat şartları son derece zordu. Yollar dardı, barakalar dayanıksızdı, su kaynakları yetersizdi. İnsanlar günlük ihtiyaçlarını karşılamakta büyük zorluk çekmekteydi.
Kampın genel müdürü Tohidul İslam ve kamp yardımcısı Mohammad Jahangir Alam ile görüştük. Bize özellikle günlük su ihtiyacının karşılanamaması, tuvaletlerin yetersizliği ve yolların bakımsızlığı gibi temel sorunları anlattılar. Yalnızca birkaç temel altyapı hizmeti bile burada yaşayanların hayatını kolaylaştırmaya yetecek iken, yokluk içinde bu bile mümkün olamamaktadır.
Burada her baraka ve her çadır bir hayatta kalma mücadelesinin sessiz tanığıdır. Yalnızca açlık ve yoksulluk değil, dünyanın kayıtsızlığı da bu kampların üzerine çökmüş ağır bir gölge gibidir. Yine de çocukların gözlerindeki umut, kadınların dualarındaki sabır, yaşlıların vakur bakışlarındaki direniş; bu toprakların hâlâ tükenmemiş bir hikâye taşıdığını göstermektedir.
Yetim Kalplerin Mekânı
Kamplardan ayrıldıktan sonra yolumuz bu kez yetimhanelere düştü. İlk durağımız, Saidia Mahila Medresesi ve Yetimhanesi oldu. Burası baştan sona bir kız medresesiydi. İçinde 2000 öğrenci bulunuyordu; bunlardan 70’i yetimdi. Çocuklar hem Kur’an eğitimi hem de temel derslerle hayata hazırlanıyordu.
Ardından İslami Kız Medresesi ve Yetimhanesini ziyaret ettik. Burada ise 2500 kız öğrenci vardı; bunların 170’i yetimdi. Yetimlerin bir kısmı yatılı olarak kalıyor, burası onlar için hem bir yuva hem de bir okul niteliği taşıyordu.
8–12 yaş arasındaki kız çocukları, içtenlikleri ve samimiyetleriyle kalplerimize dokundu. O masum tebessümlerinde bir mahzunluk vardı; yetimliğin sessiz hüznü… Ama bununla birlikte öylesine tatlı ve sevecendiler ki insan onların yanında bir anlığına bütün yorgunluğunu unutuyordu.
İmkânsızlıkların ortasında bile mütevazı duruşlarını, güler yüzlerini, hayata tutunma azimlerini görmek bizler için derin bir ders niteliğindeydi. Kur’an-ı Kerim’i ezber yaparken telaffuzlarının düzgünlüğü, ezgilerindeki içtenlik, Arapça öğrenme gayretleri bizlere bu toprakların geleceğine dair umut aşıladı. Bu çocuklar yalnızca kendi geleceklerini değil, ümmetin geleceğini de taşıyan birer emanetti.
Bangladeş yolculuğumuzda hem yetimlerin umutla büyüdüğü medreselere hem de dünyanın en büyük mülteci kampına şahit olduk. Gördük ki bütün imkânsızlıklara rağmen çocukların gözlerinde parlayan ışık, annelerin dualarında gizlenen sabır, yaşlıların yüzündeki vakur direniş hâlâ dimdik ayakta duruyordu.
Ayrılmadan önce, partner kuruluşumuz VOSD’un merkezini de ziyaret ettik. Burada yürüttükleri çalışmalar hakkında kısa bilgiler aldık. Yetimlerin ve muhacirlerin ihtiyaçlarına yönelik eğitim, sağlık ve insani yardım faaliyetlerini dinlerken, kardeşliğimizin sadece sözde değil, sahada da nasıl ete kemiğe büründüğüne şahit olduk.
Bütün bu gözlemler bize şunu bir kez daha gösterdi: Evet, yoksulluk vardı; açlık, eksiklik vardı. Ama bütün bunların ötesinde bir şey daha vardı: iman ve umut. Biz oradan ayrılırken aslında geride sadece ziyaret ettiğimiz kurumları bırakmadık; içimize işleyen bir hakikati de taşıdık: Müslümanların acısının, sevincinin ve dualarının ortaklığını.
Ve biz, bu kardeşliğin gereğini omuzlarımızda taşımakla mükellefiz.

