İsrail’in Saldırganlığı Ortadoğu’yu Uyanmaya Zorluyor
Haksöz Dergisi Sayı: 415 Ekim 2025

Abdulmuttalib el-Kaysi, İsrail ile Ürdün arasındaki ana geçiş noktası olan Allenby Köprüsü’nde İsrail askerlerine yönelik gerçekleştirdiği istişhad eylemi öncesi yazdığı vasiyetinde şöyle diyordu: “Ey ümmetimin oğulları! İşgalciler topraklarımızı ele geçirirken ne zamana kadar sessiz kalacağız; bu zulüm bizim topraklarımıza ve kutsal değerlerimize ulaşıncaya kadar mı?

El-Kaysi, her yerdeki onurlu özgür insanlara ve özellikle Şam’daki Araplara; Ürdün, Filistin, Suriye ve Lübnan’a seslendiğini ifade ediyor ve: “Gazze’de yaşananlar Arap ülkelerinde tekrarlanacak. Sessizliğimiz suç ortaklığıdır. Hiçbir şey yapmazsak Büyük İsrail bize ulaşacak.” diyerek tüm Ortadoğu’ya bir mesaj bırakmıştı.

El-Kaysi ve kendisinden önce geçen yıl sınır kapısında İsrail güçlerini hedef alan bir diğer Ürdünlü olan Mahir el-Cazi aslen Filistinli değillerdi.

İsrail: Varoluşsal Tehlike

Bu mesaj (benim de inandığım gibi), Amman'ın dış mahallelerinin çok ötesine uzanan bir ruh halini yansıtıyorsa İsrail tarihî boyutlarda yanlış bir değerlendirme yapıyor demektir.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Maliye Bakanı ve aynı zamanda işgal altındaki Batı Şeria’nın fiilî valisi olan Bezalel Smotrich’in, Ürdün Nehri’nin batısında tek devletin İsrail olacağı yönündeki sürekli söylemleri, Filistin sınırlarının çok ötesinde bir dinleyici kitlesine ulaşarak endişeye sebep oluyor.

İsrail’in bölgeye yönelik tehdidi; ittifaklar, politikalar, kabile kimlikleri veya dinlerden bağımsız olarak şekilleniyor.

Neredeyse iki yıldır devam eden savaş, Lübnan’ın ve Gazze’nin bazı bölgelerinin yıkılmasına, güney Suriye’nin işgal edilmesine, İsrail savaş uçaklarının Yemen Başbakanı Ahmed Galip Nasır er-Rahavi’yi öldürmesine ve İran’ın üst düzey askerî liderliğini yok etmesine yol açtı.

İsrail yalnızca Filistinliler için değil, bölgedeki tüm devletler için varoluşsal bir tehdit haline geliyor.

ABD Büyükelçisi Huckabee bir konuşmasında şunları söyledi: “4.000 yıl önce, bu şehirde, Moria Dağı’nda Tanrı halkını seçti. Sadece bir halk seçmedi, bir mekân da seçti ve sonra bu yerdeki halka bir amaç verdi. Halk Yahudi halkıydı. Mekân İsrail’di ve amaç dünyaya ışık olmaktı. İsrail hükümetiyle aynı fikirde olduğunuz için İsrail’in yanında durmazsınız… İsrail’in yanında durursunuz çünkü İsrail, İbrahim’in tanrısının geleneğini savunmaktadır.”

Huckabee için bu savaşta gri alanlar yoktu. Bu savaş, iyilik ile kötülük arasındaki bir mücadeleydi.

Dinî Bir Savaş

Ancak bu çıldırmışlık hali, bir evanjelist fundamentalistin çığlıklarından çok, dinî bir savaşın başlangıç işareti olarak görülebilir.

Müslüman bir bölge üzerinde hâkimiyet arayışı içinde olan Netanyahu, kendisinden önce birçok savaşçı liderin, özellikle de Rusya'ya saldırıp yenilgiye uğrayan Napolyon ve Hitler'in yaptığı hatayı tekrarlıyor.

İsrail’deki 7,7 milyon Yahudi’nin, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki 473 milyon Arap’a, 92 milyon İranlıya ve dahası dünyadaki iki milyar Müslümanın üzerinde hâkimiyet kurabileceğini düşünüyor.

Netanyahu’nun “Süper Sparta” vurgusu tam olarak bunu ifade ediyor.

Savaş ilerledikçe İsrail’in askerî harekâtı kendisine saldıran silahlı bir grubu ortadan kaldırmaya odaklanmaktan çıkıp önce İran ve şimdi de Türkiye gibi tüm bölgesel rakipleri tasfiye etmeye yöneldi.

Netanyahu’nun “Süper Sparta”sı, İsrail’in yeni sınırlarının yakınında veya uzağında, genç ya da köklü bütün ulus devletlerin egemenliğine meydan okumaktadır. İsrail’in bölgeye yönelttiği tehdit; ittifaklara, politikalara, kabile kimliklerine ya da dine bakmaksızın herkesi kapsıyor.

Genç bir ulus-devlet olan Birleşik Arap Emirlikleri’ni ele alalım. Aşırı zengin ve silahlı otoriter sekülerlikle siyasal İslam’ı hedef almak için son derece motive olan bu ülke, son on yılı Mısır cumhurbaşkanlarını devirmek, Türkiye'deki cumhurbaşkanını devirmeye çalışmak, Yemen, Mısır, Libya ve Tunus'ta Arap Baharına karşı devrimleri finanse etmek ve silahlandırmakla geçirdi. Şu anda ise Hızlı Destek Kuvvetlerini silahlandırarak ve liderlerine finansal destek sağlayarak Sudan'daki iç savaşı körüklüyor.

Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed, iktidara giden yolun nereden geçtiğini fark eden ilk Arap liderlerden biriydi. O sıralarda henüz tanınmayan bir Suudi prensi gizlice Netanyahu ile görüştürerek ona yol açtı ve bu yol, Prens’in Trump ailesi tarafından tanınmasını sağladı.

Bahsi geçen prens, bugün krallığın fiilî hükümdarı olan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’dı.

Siyasi Bir Yükümlülük

BAE, İsrail'i tanıyan Abraham Anlaşmalarını imzalayan ilk ülkeydi ve bu anlaşmalardan çekilen son ülke olması gerekiyordu. Buna rağmen son günlerde Abu Dabi'de İsrail'e karşı olumsuz bir hava hâkim.

BAE siyasi danışmanı Prof. Abdulhalik Abdullah, konuyla ilgili attığı tweette şunları söyledi:

“BAE’de ilk kez, İbrahim Anlaşmalarını askıya almanın zamanı geldiğine dair ciddi bir tartışma var. Bu anlaşma artık stratejik bir kazanım değil, siyasi bir yük haline geliyor.”

Şimdi de Doha’ya düzenlenen saldırının ardından, İsrail ekonomisine nasıl darbe vurulabileceğine dair raporlar hazırlayan BAE’li bir kuruluşun yöneticisi olan Halaf Ahmed el-Habtur’u ele alalım.

Habtur’un yönettiği Araştırma Merkezinin çalışmaları sonucunda, tüm Arap devletlerin ortak kararla hava sahalarını İsrail’e kapatmasının, İsrail ekonomisine 28 ila 33,5 milyar dolar arasında bir kayıp yaşatabileceğini ortaya koydu.

Merkez, araştırmaya ilişkin yaptığı açıklamada, “Mesaj basit ve açıktır: Tek bir ortak kararla İsrail’in ekonomisini zayıflatma, temellerini sarsma ve liderlerini hesaplarını yeniden gözden geçirmeye zorlama gücüne sahibiz. Bunu şiddet veya kan döngüsüne girmeden yapabiliriz. Karar vericileri bu rakamları dikkatle incelemeye çağırıyoruz. İsrail’le bağlantılı tüm uçuşlara hava sahalarının kapatılması, onu destekleyen ülkelerdeki yatırımların ve çıkarların gözden geçirilmesi, halkımızın ve egemenliğimizin korunmasını her şeyin üstünde tutan ortak ekonomik koordinasyon mekanizmalarının etkinleştirilmesi öncelik olmalı.” diyerek Arap liderlere çağrıda bulundu.

Abu Dabi, dış politika üzerine hayalî fikirlerin kolayca dile getirileceği bir yer değil. O sebeple bu isimlerden ve kurumlardan hiçbiri rastgele konuşmuyor.

Dünyanın en eski ulus devletlerinden biri olan Mısır’a da bir bakalım.

Hamas’ın üst düzey yetkililerine yönelik saldırıdan bir hafta sonra Doha’da yapılan acil zirvede konuşan Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, göreve geldiği 2014 yılından bu yana ilk kez İsrail’i “düşman” olarak tanımladı.

İsrail’i ilk tanıyan Arap devleti olan BAE ile olan ilişkileri, İsrail güçlerinin Refah sınır kapısını işgal edip Gazze’yi Mısır’dan ayıran Filadelfi Koridoru’nun kontrolünü ele geçirmesinden bu yana keskin bir düşüş yaşıyor.

Netanyahu'nun bir milyondan fazla Filistinliyi güneydeki Sina Yarımadası'na zorla sürme planı, Mısır'ın ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak görülüyor.

Bu endişeler, İsrail’in Hamas liderlerini Kahire’de vurma tehditleriyle daha da derinleşmiş durumda.

Sisi, İsrailli seçmenleri hükümetlerinin politikaları konusunda uyararak; Netanyahu’nun yeni barış anlaşmaları için fırsatları tükettiğini ve hatta mevcut barış anlaşmalarını dahi sabote ettiğini söyledi.

Öte yandan Netanyahu, Trump’ı arayarak Mısır ordusunun Sina’daki pistleri askerî jetlerin kullanabilmesi için uzattığını ve füze depolamak amacıyla kullanılabileceği iddia edilen yeraltı depoları inşa ettiğini söyleyerek şikâyetlerini sıraladı.

Bunun olduğuna dair hiçbir kanıt olmamasına rağmen, iddiası bile gerginliği tırmandırmaya yetiyor ve her zamanki gibi gelecekteki olası bir İsrail saldırısına zemin hazırlıyor.

Gazze’nin nüfusunun yarısını boşaltma planının Mısır olmadan başarıya ulaşması mümkün değil. Daha fazla Filistinli güneye sürülmek istendikçe Sina giderek daha kesin bir şekilde İsrail’in askerî hedef tahtasına oturuyor.

Ürdünlü yorumcu Mahir Ebu Tair bir röportajda şunları söyledi:

“Oslo Anlaşmaları, İsrail’in meşruiyetini tanıtmak, dünyanın dört bir yanındaki Filistinli direnişçileri toplamak ve onları işgalcinin gözetimine teslim etmekten başka bir tuzaktan ibaret olmadığını kanıtladı.

Buna karşılık biz de soruyoruz: Peki Vadi Araba Anlaşması’nın akıbeti ne olacak? Bu anlaşma, Ürdün’ün stratejik güvenliği ve istikrarı için bir garanti mi teşkil ediyor? Ve ilk etapta garantörler kimdir? Oslo Anlaşması'nın garantörlerinin anlaşmanın parçalanıp feshedilmesini izlediklerini ve garantörlerin kendilerinin bizzat potansiyel hainler olduğunu gördüğümüze göre, garantörler kimler?”

Amman’da hızla genel kabul gören görüşü dile getiren Ebu Tair, Ürdün’ün saldırıya uğrayabileceği iki senaryodan bahsetti.

İlki, benzeri görülmemiş düzeyde yerleşimci baskınlarına maruz kalan Mescid-i Aksa’daki vesayet hakkı üzerinden; diğeri ise Batı Şeria üzerinden. Bunların da ötesinde İsrail, güney Ürdün’ü yeniden işgal etmek için sınırda bir güvenlik olayı da kurgulayabilir.

Ebu Tair, Ürdünlülerin çok endişeli olduklarını, çünkü İsrail’in hâlen Ürdün Krallığı’na bağlı kimlik numaraları taşıyan yüz binlerce Filistinlinin oturumlarını iptal ederek Batı Şeria’dan Ürdün’e bir göç dalgası başlatabileceğini belirtti. Bu kimlikler, Batı Şeria’nın 1967 savaşından önce Hâşimi Krallığı’nın parçası olduğu dönemden kalma kimlikler.

Netanyahu, Filistin'in İngiltere, Fransa ve diğerleri tarafından devlet olarak tanınmasına verdiği son yanıtta oldukça netti. Ürdün Nehri’nin batısında bir Filistin devleti kurulmasına izin verilmeyeceğini söyledi.

Yeni İttifaklar

Arap liderler de harekete geçerek son on yılda imkânsız gibi görünen savunma ittifaklarını artık ciddi bir şekilde değerlendirmeye başladı.

2016’da Suudi medyası, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın askerî darbeyle öldürüldüğünü duyurmak için gece boyunca hazırda bekledi. Erdoğan hayatta kalsa da darbe neredeyse başarıya ulaşıyordu.

İki yıl sonra ise bu iki bölgesel güç, Suudi gazeteci ve MEE yazarı Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Konsolosluğu’nda öldürülmesi nedeniyle karşı karşıya geldi.

Türkiye, Kaşıkçı cinayetinin ses kaydını CIA ile paylaşarak sürekli bir şekilde cinayetin doğrudan Suudi Veliaht Prens tarafından emredildiğini söylemeye devam etti.

Bu durum üç yıl boyunca devam etti. Kaşıkçı’nın öldürülmesi, Veliaht Prens’i Batı’da istenmeyen adam konumuna soktu.

Bundan iki yıl önce ise Suudi Arabistan, Türkiye’nin insansız savaş aracı olan Akıncı için Baykar ile anlaşma imzaladı ve bu anlaşma Türkiye tarihinin en büyük savunma ihracat sözleşmesiydi.

Riyad şimdi de Altay tankı ve füze sistemiyle ilgileniyor ve Kaan gizli savaş uçağında ortak olmak istiyor.

Atlantic Council'in bir raporuna göre, Riyad'ın Kaan'a olan ilgisi, uzun süredir ertelenen ABD yapımı F-35 jetlerini satın alma girişimlerinden kaynaklanıyor. İsrail bu teknolojiyi İran'ı vurmak için kullandı ve ABD'nin bu teknolojiyi bölgedeki başka ülkelere satmasını engelliyor.

Ayrıca hem siyasal İslam ve Müslüman Kardeşler konusunda hem de Doğu Akdeniz'deki rakip deniz iddiaları konusunda uzun süredir rakip olan Türkiye ve Mısır arasında da benzer bir yumuşama yaşandı. Mısır da aynı şekilde Kaan'ın ortak üreticisi olmakla ilgileniyor ve her iki ülke, 13 yıl sonra ilk kez ortak deniz tatbikatı düzenleme kararı aldı.

Suudi Arabistan da savunma anlaşmaları için doğuya yöneliyor. Mevcut belirsizlik ortamında, nükleer silaha sahip Pakistan ile yaptığı karşılıklı savunma anlaşmasının önemi göz ardı edilemez. Savunma paktı bir süredir gündemdeydi ve mevcut Başbakan Şehbaz Şerif göreve gelmeden önce planlanmıştı.

İsrail’in Doha saldırısından yalnızca birkaç gün sonra, Müslüman çoğunluklu tek nükleer güç olan Pakistan ile gerçekleşen bir paktın duyurulması açık bir mesaj taşıyordu.

Ve sırada Türkiye gerçeği var.

Doğası gereği temkinli olan Ankara, Güney Suriye'yi ve özellikle de barajları işgali konusunda İsrail'le karşı karşıya geliyor.

İsrail, kendisini güneydeki Dürzilerin ve kuzeydeki Kürtlerin koruyucusu ilan ederek bir noktada Ankara’nın PKK ile barış sürecine doğrudan çelişebilecek bir adım attı. Bunların yanı sıra şimdi de Kıbrıs’a müdahil oluyor.

İsrail, Rusya’nın S-300’lerinden daha etkili olan Barak MX hava savunma sistemlerini Kıbrıs’a teslim etti. Bu sistemler, Doğu Akdeniz’deki Türk hava ve kara kuvvetlerini izleyebiliyor.

Barak MX’i üreten Israel Aerospace Industries’in eski dış ilişkiler başkan yardımcısı Shay Gal, temmuz ayında İsrail’in Kıbrıs’a yönelik yaklaşımını yeniden değerlendirmesi ve adanın kuzeyini Türk kuvvetlerinden “kurtarmak” için askerî planlar geliştirmesi gerektiğini savunarak “İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs ile koordineli olarak adanın kuzeyini kurtarmak için bir acil durum operasyonu hazırlamalı.” dedi.

Arap dünyasının bölünmüşlüğü, Yahudi devleti kurma projesinin temelini oluşturan bir kaya olmuştur. Ancak küçük Sparta giderek büyüse dahi, bu durumun sonsuza kadar süreceğini düşünmek aptallık olur.

İsrail açıkça zor kullanarak sınırlarını genişletmeye çalışıyor ve bunu durdurabilecek tek güç, bölgenin diplomatik, ekonomik ve askerî gücünün birleşmesidir.

Middle East Eye / 24 Eylül 2025 / Çeviri: Şeydanur Ceyran

David Hearst Arşivi