Hamas lideri İsmail Heniyye’nin bu sene şehadeti ile işaretlenen 31 Temmuz gününü tevhid, adalet, özgürlük mücadelemiz sürdüğü müddetçe hep hatırlayacağız. Tevhidî uyanış yolunun zihnî engellerine açıklık getirdiği için 58 yıl önce 29 Ağustos’ta Seyyid Kutub da idam edilmişti. Direniş, ıslah, ihya ve inşa mücadelemizin rasih öncülerinden rahmetli Kutub’un ve bu istikamette yaşayan veya daru’l-beka’ya göçen öncülerimizin de bu yolda Allah için katledilerek ölümsüzlüğe yürüyen kahramanlarımızın da misyonumuza ve ufkumuza sağladıkları katkıları canlı tutmakla mükellef olduğumuzun bilinci içindeyiz. Çözülme ve Batı/Occident hâkimiyetine girme sürecine karşı direniş ve ıslah mücadelesini yükselten dava öncülerimizden ve Seyyid Kutub’dan İsmail Heniyye’ye dek gelişen bir bilinç ve birikimimiz içinde “var kalış” ve “var oluş” mücadelemizin seyriyle ilgili bu yazıyı kaleme alıyoruz.
Önce ümmet coğrafyamızın ahvalini askerî, politik ve ekonomik yönden fiilî ve kültürel olarak kuşatan küresel cahiliyenin gücü, değerleri, iç çelişkileri ve denetleyemediği kendi muhalif kitleleri üzerinde duralım.
Çift kutuplu dünyada Avrupalı ve Amerikalı vicdan sahibi insanların ve gençliğin adalet arayışı, ülke yönetimini etkileyen lobilere ve politik tekelleşmeye karşı da bir direnişi ifade etmekteydi. Ayrıca bu ülkelerin dış politikasıyla ilgili en önemli tepki 1968 öğrenci olaylarıyla alevlenmişti. Daha adil ve eşitlikçi bir dünya aranıyordu. Sömürüye ve savaşa karşı, barış ve özgürlükten yanaydılar. 1968 Avrupa’sındaki Fransa’da sağcı De Gaulle’ün diktatörlüğüne karşı çıkılırken, Çekoslovakya’da Prag Baharı, sosyalist sömürüye ve yönetsel faşizmine karşı çıkıyordu. Benzeri gösteriler ve direnç Vietnam savaşına ve katliamına karşı da ABD’de sergilenmişti.
20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizmin sağ ve sol bürokratik yönetimlerine karşı alevlenen bu sinerjiyle demokratik eğilimli “Avro komünizm” gibi alternatif sol açılımlarla çözüm aranıyordu. Olmadı Hint felsefesine veya bilinemezciliğe yönelindi. İsyan ahlakını uzlette de anarşizmde de arayanlar oldu. Bu süreçte hippilik gündeme geldi ve peşinden insan haklarıyla birlikte feminizm tartışmaları başladı. Dünyada alternatif arayış içindeki sol siyaset yükselmişti; ama adalet ve özgürlük arayışı bencil, kaotik ve rehbersizdi. Batılı insanın ufku ve bilgisi yaşanılan hayatla sınırlıydı. 2003’te Porto Alegre merkezli yaygınlaşan küreselleşme karşıtı “Başka bir dünya mümkün!” çağrısı da sabitesini bulamadan bir-iki yıl içinde sönümlendi.
Amerika ve Avrupa’daki 2023-24 eğitim süreçlerinde Filistin’e özgürlük isteyen ve devam edegelen öğrenci hareketlerinin ve vicdan intifadası yaşayan insanların zaman zaman milyonluk gösterilere ulaşan tepkileri, 1968 olayları gibi sadece mevcut ulusal yönetimlerin işleyişine yönelmemektedir. Bugün Filistin’in yaşadığı dram ve trajedi ile ilgili küreselleşen tepkiler, küresel kapitalist sistemin ve global sermayenin Siyonist işgal devleti eliyle Gazze ve Batı Şeria’da sergilediği yıkıcı saldırıları ve soykırımı lanetlemektedir. Siyonizm’i savunma iddiasında olanlara gösterilen vicdani tepkiler Batı’nın ikiyüzlü değerlerinin çürüme sürecinde olduğunu gösterirken, aynı zamanda alternatif bir adalet ve hakikat arayışının alevi de kıvılcım almaktadır.
Bizler insanlığı zulümattan nura çıkaracak olan ilahi bir kitabın öğrencileriyiz. Gazze’deki soykırıma karşı çıkıp Filistin’in özgürlüğü davasını savunan Batı üniversitelerindeki ve meydanlarındaki onur ve erdemden yana tavır koyan insanlara ve üniversite gençliğine, kendi “var kalış” mücadelemizin tespitlerinden öte söyleyecek sözümüz olmalı. Dijital iletişim ağları, tüketim ekonomisi ve felsefesiyle hayatımızı kuşatan hâkim Batı/Occident dünya görüşüne/paradigmasına karşı durma çabası yanında, İslami direniş çabaları ve hareketlerin evrensel cahilî ifsada karşı evrensel çözüm yolunu gösterecek vahiy merkezli sözü, tasarımı ve stratejisi olmalı.
I. Dünya Paylaşım Savaşı’nda topraklarının tümü fiilî şekilde işgal edilen veya antlaşmalarla işgal altına giren ümmet coğrafyası fikrî, siyasi ve ekonomik bir sömürgeleştirme ve kimlik olarak da “yok etme” taarruzu ve stratejisiyle karşı karşıya kaldı. Islah çizgisinin şairi Âkif’e göre düşman “tek dişi kalmış canavar” idi ama Müslim kitleler, dar ibadi ve örfî formlar dışında fıtratın ve vahyin bütünsel mesajı ve esaslarından oldukça uzaklaşmışlardı.
Oysa düşmana her karşı çıkış veya “Lâ” tavrı önemliydi; ama vahiy merkezli bir açılım ve hakikat ortaya koymaktan aciz kalınırsa, belki “var kalış” mücadelesi kazanılabilirdi lakin yeniden “var oluş” mücadelesine şühedalık yapılamaz ve karşıtının çizdiği yaşamsal sınırlar aşılamazdı. Calut’a karşı Talutlar gerekliydi; ama Musa’nın (a), Muhammed’in (a) tavrını, misyonunu ve inşa edici vasfını yüklenmeden yani yeniden “var oluş” mücadelesini üstlenmeden küresel statü aşılamazdı.
Şehitlerin Yolu Seyyid Kutub’un Ufku
Yaşadığımız topraklarda küffarın işgaline veya sürgünlerine direnmeye ya da karşıtının kültürüne sığınmadan, müdahene etmeden yaşamaya “var kalış” mücadelesi; İslam’a ait olan mevcut potansiyelimizle Said Halim Paşa’nın belirttiği gibi yeniden İslamlaşmak1 veya Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabının girişinde2 müstakil olarak vurguladığı gibi Kur’an neslini yeniden gerçekleştirmek çabalarına da “var oluş” mücadelesi diyebiliriz.
Hem “var kalış” hem yeniden “var oluş” mücadelesinde uzak ve yakın İslam tarihi içindeki en önemli örnekler ıslah önderleridir. Nitekim “muslihun” tavrı, Kur’an’da müteaddit defa teşvik edilmektedir. “Muslih”, yani ıslah edici kavramı, ödünç bir kavram olarak kullanılan “devrimci” kavramı gibi eğreti ve ihtilalci mantıkla karışık eklektik bir anlayıştan çok daha üst, kuşatıcı, vahye ve fıtrata yeniden dönüş anlamında köklü değişimi ifade eden vahiy kökenli bir kavramdır.
Muslihun tavrı tüm resuller gibi yaşayan şehitlerin tavrıdır. Bu yüzden 20. yüzyılda da 21. yüzyılda da şühedadan olma çabalarını şehadetle yani Allah yolunda can vererek tamamlayan şehitlerimiz yaşayan şehitlerimiz kadar yolumuzun aydınlığıdır.
Dün son Osmanlı topraklarında Batılılaşma ifsadına karşı kıyam girişiminde bulunan Şeyh Said’in de Mısır topraklarında var kalış mücadelesi için kendini adayan Hasan el-Benna’nın da hayatları işbirlikçi tağuti sistemler tarafından sonlandırıldı. İslam davasını engellemek için öldürülen bu iki şehidimiz ve diğerleri inşallah ölümsüzlüğe yürüyenlerimizden olmuşlardır.
“Var kalma” ve “var olma” çabasında İslami mücadele ve ıslah önderi rahmetli Seyyid Kutub, Batı paradigmasına ve emperyalizmine karşı hem zaafa düşen Müslim toplumlarımıza “yeniden Kur’an neslini inşa etmek” içtihadının önceliğini ve hem de İslami hayatı ümmet olarak yeniden tanıklaştırabilmenin merhale stratejisini hatırlattı.
O, Resul-i Ekrem döneminde itikad ve amel boyutuyla fıtrat ve vahiyden kopuşu temsil eden ve Kitab-ı Kerim’de dört ayetle dört veçhesi gösterilen “cahiliye” anlayış ve pratiğinin, liberal ve sosyalist boyutlarıyla küreselleşen kapitalist sistemde ve ulusal statülerde yaşanmakta olan açılımını gösterdi. Yani mağlubiyetimizin imzası olan ve “Lâ” diyeceğimiz “cahiliye” kavramının anlattıklarını hikmetli bir tavırla yeniden gündemleştirdi.
“Cahiliye” kavramını hâkim beşerî ideolojinin sağ ve sol türevlerini kapsayacak şekilde gündeme getirerek yeniden “var oluş” mücadelesi ve stratejisinin ana hatlarını ortaya koyan Seyyid Kutub, bu stratejik hedeften vazgeçmediği için 29 Ağustos 1966 yılında idam edilmişti.3 Kutub’un Sünnetullah’ın izini takip ederek yeniden gündemleştirdiği merhaleci mücadele sürecinin en iyi uygulayıcısı kendi şartlarında Filistin topraklarındaki Gazze Müslümanları olmuştur. 1967’den sonra Ahmed Yasin ve Abdulaziz Rantisi önderliğindeki özgürlük mücadelesi pratiği önce Gazze İhvanı ve akabinde de Hamas yapılanması tarafından modelleştirilmeye çalışılmıştır.
2004 yılında bu iki cehd sahibi öncümüz, Siyonist devlet tarafından peş peşe Gazze’de şehit edildiler. Ve bu hattı takip eden son Hamas lideri İsmail Heniyye de 31 Temmuz’da Tahran’da bir suikast sonucu şehit edildi. Onun, suikasta uğramadan hemen önce 3 Ağustos 2024 tarihi için dünya çapında Filistin’in özgürlüğü için çağrıda bulunduğu dayanışma gösterilerine birçok yerde büyük teveccüh gösterildi. Yüz binlerin, milyonların katıldığı yürüyüş ve mitinglerde “Nehirden Denize Özgür Filistin” haykırışlarıyla beraber en çok “Şehitlerin Yolunu Sürdüreceğiz!” sloganı atıldı. Yaşayan ve katledilen şehitlerimiz tabiî ki yol aydınlığımızdır. Bu aydınlığı sürekli güçlendirmekle mükellefiz. Duamız ve temennimiz “var kalma” mücadelemizde hamaset sığlığına düşülmemesi ve sözünü ettiğimiz ıslah önderi şehitlerimizin “var oluş” mücadelesindeki İslami asıllardan, usul ve şer’i ölçülerden kopulmamasıdır.
Bizim gelecek tasarımlarımız genel geçer ve cihanşümul asıllara dayanan yaşanmışlıkları örnek alarak vahiy ve vakıa arasında istinbat edilerek geliştirilir. Ama küresel kültüre hâkim olan Batı/Occident için Batı cahiliyesinin bilgi temellerinden hicret edilmediği sürece gelecek tasarımları hangi renkte olursa olsun “ütopya” ile ifade edilir. Batı literatüründeki ütopya kavramının, Thomas More tarafından icat edildiği üzerinde durulur. Ütopya, “hiçbir yerde” anlamına gelir.
Sosyolog ve siyasi sistemler analizcisi Immanuel Wallerstein’a göre Batı’da ütopya, “şimdiye kadar dünyada hiçbir yerde varılmamış olmasından öteye, yeryüzünde hiçbir zaman var olmayacak cennet düşleri gibi” görülmektedir.4
Bizim gelecek tasavvurumuz ise “usvetun hasene” olan Muhammed Aleyhisselam ve ilk resulden günümüze kadar hak ve adaleti yerine getiren bütün nebiler, sıddıklar, şüheda ve sâlihlerin sosyal tanıklığıdır. Beşerî sapmalara, sığlığa ve şirke bulaşan dinî eğilimlerin veya ideolojilerin ütopyaları da vâkii olmayan ve olmayacak olan aldatmalar veya aldanmalardır.
Batılı değerlere göre kurulu egemen sistemleri aşmaya çalışan ve anarşistinden demokratına kadar insanlara motivasyon sağlayan, ütopyalardır. Beşerî veya muharref telakkilere dayanan tasavvurlar kısa veya uzun vadede bizzat hayal kırıklıklarının besleyicileridir. Bu halin en çarpıcı örneği liberal yaşam tarzının getirdiği ve tek cinsliliğe yönelime kadar zelilleşen sosyal ve kültürel çürüme, Marksist toplum ve tarih yorumundaki çözülme ve ilerlemeci tarih görüşünü boşa düşüren tarihî materyalizmin mağlubiyetidir.
Bilimsellik iddiasındaki tarihî materyalist şablonlarla gidilecek olan komünist hayat hayali ve liberal “Tarihin Sonu” tezinin ütopyası kaçınılmaz olan bir gelecek değildi; ama daha iyi ve tarihsel ümit oluşturan vaatlerdi. Liberaliyle, sosyalistiyle önerilen bu ütopyalara Durkheim’in söylediğine göre bilim ile gidilebilirdi.
Batı/Occident için ütopya yine Wallerstein’ın vurgulamasıyla bilimin(!), ahlakın(!) ve politikanın bağdaştırılmasını gerektirmektedir.5 Hakikat arayışı sürekli evrim geçiren ve beşerî ölçülerin tutsağı bu kurgu da paganist feodal yapı ve sonrasında liberal ve sosyalist açılımlarıyla tarihsel kapitalist sistemin süregelen sorunlarının çözümünü “olmayacak duaya âmin” der gibi Kaf Dağı’nın keşfedilmesine tehir etmektedir.
Kutub Aşıldı mı?
Son Gazze katliamı karşısındaki tutumuyla insanlığa medeniyet ve insan hakları pazarlayan Batı’nın ve Batılı dünya görüşünün acıkınca puttan helvalarını yiyen müşrikler gibi insan hakları emperyalizmine dönüşen değerlerinin sahteliği ve ikiyüzlülüğü açıkça ortaya çıktı.
Batı modernitesini ve coğrafyalarımızdaki uzantılarını “cahiliye” olarak niteleyen Seyyid Kutub, 1964 yılında hapisten çıktıktan sonra, o yıl yayınladığı Yoldaki İşaretler çalışmasıyla aidiyetini kopartmadığı İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere “var kalış” mücadelesi veren bütün müminleri ve İslami hareketleri “Yeniden Kur’an neslini inşa etmeliyiz.” diye başlayan çağrısıyla aynı zamanda “var oluş” mücadelesine davet etmişti. Kutub’un yeniden “var oluş” mücadelesi için yaptığı çağrısı, aynı zamanda küreselleşen moderniteye, onun sol ve sağ eğilimlerine, İslami esaslara dayanan ve çözüm yolunu da gösteren cihanşümul bir cevaptı.
Kur’an mesajını yeniden hayatlaştırmaya çalışan Kutub’un büyük çağrısını yeterince anlayamayan; uzletçi, anarşist veya uzlaşmacı yöntemlerden kurtulamayan bazı İslami duyarlılık sahipleri veya entelektüel kaygılı insanlar Seyyid Kutub’u aştıklarını söyleyebiliyorlar. “Hâlâ Kutub’u mu okuyorsun?” diyenlerden “Onu kendi tarihinin şartlarında bırakmak lazım!” diyen daha kibar münekkitlere kadar farklı yaklaşımlarla muhatap oluyoruz.
Kapitalist baronların himayesindeki akademik müsteşriklerin Kutub’la ilgili haksız eleştiri kampanyalarını anlayabiliyoruz. Ama tarihî süreçlerinde düştükleri itikadi ve siyasi inhirafın karanlığında yaşayanların asabiyesi bir tarafa; asıllarımızdan uzak yöntemsel eğilimler ve entelektüel kibir içinde üstenci bakışları veya mozaikleşen perspektiflerin haksız yargılamalarındaki karşıtlık ruhunu veya küçümseyici yaklaşımlarını pek anlayamıyoruz ve onlara oldukça üzülüyoruz.
Kutub, bir “gavs” değil, bir beşerdi. O, akli sınırlılığı veya beşerî/içtihadi tercihleri dolayısıyla tabiî ki hatalar yapabilirdi. Tarihî çevre şartları nedeniyle bazı konularda geneli kuşatamamış da olabilirdi. Mesela son kitabında “daru’l harp”, “halefetullah”, “minhac” kavramlarına yaklaşımıyla ilgili konular yeniden elden geçirilip tashih niyetiyle müzakere edilebilirdi. Ama öncelikle Kutub’un itikad, metodoloji/usul, metot/yöntem ve stratejik bakış gibi kimlik oluşturucu temel konulardaki olgunluk döneminin dirayetli yaklaşımları anlaşılabilmeliydi. Onun, cahiliyeye karşı “var kalma” ve “var oluş” mücadelemiz için tevhidî İslam görüşü ya da “bütünsel İslam” adına ıslah ekolü içinde ortaya koyduğu vakıaya ve vahye uygun isabetli tezleri ve gösterdiği başlangıç noktaları hikmet sahibi “ulu’l-elbab” için son derece açıktı ve katkı sağlayıcıydı.
Onun 1960’tan sonra ortaya koyduğu, Kur’an merkezli tevhidî mücadelenin temelleriyle ilgili tespitleri irdeleyip anlayabilenler tabiî ki daha iyisine varmak için de çaba sarf edebilirlerdi. “Aştık” diyenlerin onun olgunluk döneminde ortaya koyduğu misyonunu öncelikle anlamış olması gerekirdi.
Tekraren, şehit Kutub’un tespitlerinin aşılabilmesi için “yeniden Kur’an neslini inşa etme” çağrısının anlaşılması ve sosyalleştirilmesi çabası kaçınılmazdı. Onun tespitleri küreselleşme sürecinde ıslah, ihya ve inşa ekolünün ulaştığı üst ve kapsayıcı değerlendirmelerdi. Küresel cahiliye vakıasını aşmaya çalışmayan; ıslah mücadelesi ve çizgisinde kullanılan kavramların bile Kur’an’da zikrediliş boyutlarını fıkhedemeyenlerin “aşma” iddiası, beşerî ideolojilerin şefaat oluşturacağı iddiasına kanmak gibiydi. Bütünle ilgili nüans tartışmalar dışında aşmak iddiası, savrulmak anlamına gelmemeliydi.
Mücadele İçinde Olgunlaşan Görüşler
Kutub’un 60 yaşına ulaştıktan sonra kaleme almaya başladığı Yoldaki İşaretler kitabında özeleştiri yaptığı ifadeler de var: “Benim 40 yıllık cahilî hayatım var. Ancak o süreci yaşamasaydım araştırmalarım sonucu bugünkü seviyeme ulaşamazdım.”6
O, babasının yönlendirmesiyle 10 yaşına kadar Kur’an hıfzını tamamlamış. Ama Mısır ortamındaki egemen fikrî ve siyasi kültürü pek aşamamıştı. 1940-50 tarihleri arasında Mısır ulusalcılığından ve edebî sol muhitlerden ayrışarak İslamilik yönelimi içine girmiş ve İhvan-ı Müslimin ile buluşmuştu.
İslam’da Sosyal Adalet kitabı da onun İslami kimliğe yöneldiği dönemlerde yazdığı (1949) bir çalışması.7 Fikrî gelişimi devam ederken bazı Kur’an ayetleriyle ilgili İhvan’ın dergisinde yazdığı deneme yazıları daha sonra İhvan mürşidlerinin talebi üzerine Fi Zilali’l Kur’an tefsirine dönüşmüş ve 1960 öncesi hapishane şartlarında tamamlanmıştı. Zaten o, İslami bilinçlenme sürecinin parça doğrularla geliştiğine ve kendisinin de bu süreçte parça doğrular ortaya koyduğuna dair son kitabında özeleştirisini de yapıyor.
İhvan yönetiminin İslam’ı iktidara taşıma arzu ve acelesi 1952 Hür Subaylar darbesine destek verme hatasını getirmişti. Mısır’da İhvan tabanı ile İngiliz yandaşı krallık sistemini bir ihtilalle yıkan Mısır ulusçusu askerlere kitle desteği oluşturma yanlışından vazgeçilmeye kalkışıldığında Seyyid Kutub dâhil on binlerce Müslüman Kardeşler mensubunun kötü şartlarda hapishane hayatı başlamıştı.
Kutub, hastalıklara da duçar olduğu hapishane hayatında Fehmi Ced’an’ın belirttiği üzere Ebu’l Âla Mevdudi’nin ve Takiyyuddin Nebhani’nin metot ve usulle ilgili bazı çalışmalarından yararlandı ve dar imkânlar içerisinde onların yaklaşımlarını müzakere etti.8
Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabındaki tespitler, son dönem ıslah hareketlerinin mecmuaları Urvetu’l-Vuska, el-Menar, Tercüman-ı Kur’an ve eş-Şihab’ın birikimine; İhvan-ı Müslimin, Cezayir Ulema Hareketi, Cemaat-i İslami, Hizb-ut Tahrir ve İhvan’ın fetret döneminde ortaya çıkan Iraklı Salih Seriyye önderliğinde oluşturulan Askerî Akademi/İslami Kurtuluş Teşkilatı ve M. Abdulselam Ferec önderliğinde kurulan Cihad cemaatlerine, ayrıca Mustafa Şükrü öncülüğünde oluşturulan Cemaatu’l-İslamiyye/et-Tekfir ve’l Hicre hareketlerine9 ve onlardan etkilenen Türkiye’deki ve diğer beldelerimizdeki çevrelere, oluşumlara ve hareketlere hem özeleştiri imkânı sağlamış hem de kendilerini yenilemeleri bağlamında ön açmıştır. Ama İhvan’ın fetret dönemi sonrası acil değerlendirmelerle ortaya çıkan hareketlerin anlayış ve yöntemleriyle, Kutub’un ortaya koyduğu ve birbirinden ayrılamaz gördüğü direniş ve ıslah, ihya ve inşa konusundaki yöntemsel ve stratejik teklifleri ile irtibat konusunda pek de tutarlı bir tablo ortaya çıkmamıştı.
Kutub’un, Mevdudî’nin Kur’an’a Göre Dört Terim’e hatta Abduh ve Rıza’nın Menar tefsirindeki izahlarına paralel olarak “ilah” kavramı gibi Kur’an’da itikadımızı oluşturan bazı kavramların içinin boşaltıldığı tespitine, 1951’de İhvan-ı Müslimin’e reis/mürşid seçilen Hasan el-Hudeybi itiraz etti ve Müslümanlar arasındaki mevcut algıdan rahatsız olmadığını belirtti.10 Hür Subayların darbe girişimiyle ilgili dayanışma görüşmeleri de onun zamanında yapılmıştı.11
Yusuf el-Karadavi de içinde namaz kılanların, oruç tutanların bulunduğu topluma cahiliye toplumu denilmesine itiraz etmişti.12 Oysa ümmet, zindeliğini kaybetmiş ve kimlikleri zehirleyici ulus toplumlarla sentezlenmişti. Ulus toplumlardaki varlığımız, ümmet olarak yeniden dirilişimiz için cahiliyede bir geçiş merhalesi olarak algılanmalıydı. Ankara’da basılan Hilal dergisi onun son kitabından özetle 1966 yılının son ayında kapağına şu spotu çıkartmıştı:13

“İslam şeriatı ve onun kanunu olmadıkça, kendilerine ‘Müslüman’ ismi veren insanları cemeden cemiyet, İslami bir cemiyet değildir. Hatta namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse!
Allah’ın ve Resulullah’ın (s) takriri dışında giden, kendi kendine İslam adını takan ve ona da mesela ‘İlerici İslam’ diyen cemiyet, İslami cemiyet değildir...” (Seyyid Kutub)
Yine İhvan’ın önde gelenlerinden Muhammed Berekat, yazdığı Seyyid Kutub isimli biyografisinde onun -Nebhani’nin ısrarla üzerinde durduğu gaybi konularda “subut-u katî ve delalet-i katî nass”ın gaybi konularda temel belirleyici olduğu tespitiyle14 paralel- olgunlaşan usulî ölçüleriyle birlikte gaybi konularda ahad hadislerin delil olamayacağı zira içinde zanni yanlar bulunduğu tespitinde bulunmasını onaylamıyordu. Tefsirinde bazı cüzleri elden geçirerek yeniden redakte etmeye çalışmasına itiraz ediyordu.15
Ayrıca Kutub’a göre, “Allah’tan başka ilah yoktur!” inancı, bir İslam cemaatini inşa etmekten, organizasyonlara dair ayrıntıların tespit edilmesinden önce geliyordu.16 Bütünsel bir tevhid inancına sahip olmak, İslam’ı iktidara getirmek davasından öncelikliydi.
O, tevhidî mücadele otobanına adım attığı acemilik yıllarında yazdığı İslam’da Sosyal Adalet kitabında yer verdiği “devlet teoremi” ile ilgili önerilerine, “siyasi manifestosu” olarak değerlendirilen Yoldaki İşaretler kitabında yer vermedi. Seyyid Kutub’un idam edildiği yılda doğan ABD’li siyaset bilimci hanım Euben’in tespitine göre, Kutub’un İslam devletinin kurumlarının bir taslağını çıkartmayı reddetmesi, “kaidelerinin düşman tarafından belirlendiği” bir zihinsel oyunu oynamak istememesindendi.17 Daha doğrusu devlet sonuç, ümmetin varlığı ve “şüheda”lığı temel bir başlangıçtı. Temeli olmayan bina yapılamazdı. Devlet de inşa edilecekse bu, “sahife fıkhı”na göre değil “hareket fıkhı”na göre olmalıydı.
Kutub, ıslah çabalarından öğrendiği doğrularla bu çizgiye 20. yüzyılın ikinci yarısının başlarında ciddi bir tahkik ve analizle, tutarlı bir usul, oluşum ve harekât hattı önerdi:
1. Rabbimizden Muhammed’e (s) korunmuş olarak nazil olan Kur’an asıl kaynaktı. Rad suresinin girişinde de bu konuyu işledi. İtikadımız da Resul, Sünnet, hadis, fıkıh, metot, ahlak ve bediiyat anlayışımız da mutlak ilim olan Kur’an’ın delaleti açık ve muhkem ayetlerine göre belirlenmeliydi.
2. Tevhid itikadı, fikrî ve siyasi bir bütündü; bu kavrayış da bize iman-amel bütünlüğünü sağlamalıydı.
3. İtikadi kabuller zanna, ahad rivayetlere dayanmamalıydı. Yine Bakara suresi 117. ayetinin tefsirinde de belirttiği gibi “vahdet-i vücûd” İslam itikadının dışında kalmalıydı.
4. Mevcut Müslümanların, ümmet coğrafyasının ve küresel sistemin analizini ve durum tespitini tutarlı bir şekilde izhar etmeye çalıştı. Bu çaba onu Kur’an-ı Mübin’deki “cahiliye” kavramını yeniden ele almaya sevk etti ve Müslümanların zaafa uğrayan kültürünü ifsad ekseninde daha da bozarak yeniden biçimlendirmeye çalışan bugünkü “Ilımlı İslam” ya da “Kur’an tarihselcliği” veya “Post-İslam” tezviratlarının ilk hamlesini “Amerikan İslam’ı” nitelemesiyle ifşa etti.
5. Değişen siyasi, sosyal ve ekonomik şartlar karşısında eski dönemlerde, zaman ve mekanla kayıtlı olarak yapılmış içtihat ve verilmiş fetvaları taklit etmeye “sahife fıkhı” derken; İslami esaslara dayanarak yeni şartları ve vakıayı yorumlama zaruretine de “hareket fıkhı” dedi. Tabiî ki eski örfe duyulan aidiyete de eleştiri getiriyordu. Ama bu konularda gerek ümmet bağlılarının sosyal-siyasi müşküllerini gerek şer’i meselelerini istinbat edecek olan “ulu’l-emr”18 şura heyetinin nasıl oluşturulacağı hakkında üzerimize farz olan bir görevin nasıl ifa edileceği ile ilgili görüşlerini serdetmeye veya geliştirmeye19 ömrü yetmemişti.
Ancak onun yaklaşımı “Nâsır’ın Mısır’ının yerel bir eleştirisi” olmadığı gibi, “sadece ekonomik, kültürel ve tarihî koşulları içeren bir bağlamın ele alınması” da değildi. Modernite ve onu tanımlayan süreçlerin kapsamlı ve önemli bir eleştirisini de içermekteydi.20
Algı Yetersizliği veya Saptırmalar
Türkiye okuyucusu Kutub’u ve ıslah projesine yaptığı fikrî katkıları ilkin Hilal dergisinde neşredilen yazılarından okudu. 29 Ağustos 1966 tarihinde idam edilesinden iki ay sonra da onu idama götüren kitabını Abdülkadir Şener çevirdi. Hilal Yayınlarının bastırdığı Yoldaki İşaretler Kasım 1966 ayında TCK 163. Madde kapsamında toplattırıldı; çevirmeni ve yayıncısı yargı tarafından cezalandırıldı. Onun biyografisi hakkında yetersiz de olsa ilk yazıyı aynı dergide rahmetli İsmail Kazdal kaleme aldı. Şehadetinden 15 gün sonra Cağaloğlu MTTB salonunda yapılan anma merasiminde Sezai Karakoç da Necip Fazıl Kısakürek de onun kimliğini ve mücadelesini öven konuşmalar yaptılar. Fazıl’a göre Kutub, “kendisine göre daha müteşebbis ve aksiyoner” ve “tam ayar dava adamı” idi.21
Hikmet Yayınları sahibi ve Ezher mezunu Malatya mebusu İsmail Hakkı Şengüler, 1968 yılında Bekir Karlığa ve Mehmet Emin Saraç ile birlikte çevirmeye koyuldukları Fi Zilal’il Kur’an tefsirini fasiküller halinde yayınlamaya başladı.
Yoldaki İşaretler kitabına ulusal devlet erki tepki gösterdi. Fi Zilal’deki tevhidî arayışlarla ilgili yaklaşımlara kimi geleneksel tarikat/cemaatlerin önde gelenlerinin de tepkileri oldu. Sonunda Bulgaristan’daki medreselerde “sahife fıkhı”na göre yetiştirilen Ahmed Davutoğlu’na “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” başlıklı bir kitap yazdırıldı. Bu kitabın seyyie ve ifsad içerikli önsözü seküler yaşantıdan kopamayan tarikatçı ve şair Necip Fazıl’a havale edildi ve kitap 1974’te korsan bir yayınevi tarafından piyasaya sürüldü. İslam ahlakı, insanlık erdemi ve fıtratıyla bağdaşmayan iftira ve ithamlarla İbn Teymiye, Abdulvahhab, Afgani, Abduh, Kutub, Mevdudi ve Hamidullah’ın karalandığı bu kitap, dönemin Nurcu, Süleymancı, Nakşi, Kadirî vb. cemaatlerin arasında yaygın bir şekilde dağıtıldı.22 Bu tarihten itibaren devlet bürokrasisi tarafından da bu camialar arasında ümmet coğrafyasının sorunları ve fikrî gelişimiyle ilgilenme olayı “reformistlik, mezhepsizlik, Vahhabilik” gibi ithamlarla karalanmaya başlandı.23 Islah hareketlerinin temsilcilerinin eserlerini okuyup tahkik edenler hem bu gelenekçi camialar hem de Kemalist sivil-asker bürokrasi mensuplarınca “kökü dışarda” olmakla suçlanmaya başladı.
Seyyid Kutub’un İslam’ı tahkike başlangıç yıllarına ait İslam’da Sosyal Adalet kitabı mahsurlu görülmediği için Y. Tunagür ve A. Mansur’a çevirtilip milli dindar Cağaloğlu Yayınlarına 1962 yılında bastırılmıştı. Kutub’un olgunluk dönemine ait görüşleri 1964’ten sonra Hilal dergisinde yer almış ve kitapları da Hilal Yayınlarınca basılmıştı.
Ağırakça’nın hatıratında bahsettiği Mardin’de iptidai şartlarda açılan iki sınıflı imam hatip okuluna, 1965-66 öğrenim sezonunda Isparta İHO’dan öğretmen Ömer Dursun Ayvaz -Türkiye’de ilk olarak 45 kişilik bir kız sınıfı açtırdığı için- sürgün edilmişti.
Ayvaz, Said Nursi’nin ilk talebelerinden olan ve Osmanlıca yazılan Risale-i Nurları Kur’an harflerini korumak ve bin yıllık alfabemize bağlılık niyetiyle kaleme alarak çoğaltan Nursi’nin en önemli talebelerinden Hüsrev Altınbaşak’ın öğrencilerindendi. Ayvaz, Mardinli öğrencilerine Risaleler yanında Seyyid Kutub’u tanıtıp okutmaya da başlamıştı. A. Ağırakça, A. Bulaç, B. Eryarsoy, V. Patır gibi duyarlılığı yüksek öğrencilerle yakından ilgilenmiş ve onları mahalli gazetelerde de olsa yazı yazmaya yöneltmişti.24
1976 yılında yayınlanmaya başlayan Düşünce dergisinde yazarlık yapacak olan bu Mardinli öğrencileri, o dönemde Suudi Arabistan’ın Arapça yayın yapan milli radyosunda okunan Kutub’un Fi Zilal tefsirini dinlemeye teşvik etmişti. Hüsrev Altınbaşak Nurcu ekibinin (Yazıcılar) Seyyid Kutub’a ilgisi Hilal dergisi kaynaklı olmalıydı; zaten devlet sisteminin gayr-i İslamiliği nedeniyle cuma namazı yerine öğle namazı kılıyorlardı.25
Fi Zilal’in yayınlanmaya başladığı 1968’den sonra TCDD’de kondüktör olan Kemal Kelleci’nin bu tefsirin tanıtılıp yaygınlaşmasında o dönemler için büyük rolü olmuştu. Türkiye’de tren istasyonu olan hemen hemen bütün ilçe ve şehir merkezlerine giden Kelleci, Hasan el-Benna gibi cami ve kahvehanelerde bu tefsiri tanıtıp aboneler bulmuştu.26
Suriye’de Hafız Esed zulmünden kaçıp 1970’li yılların ilk yarısında Türkiye’ye sığınan Ahmed es-Serhani de Ağırakça ailesinin desteği ile Mardin’den Batman’a ve Diyarbekir’e kadar bir at ve bir avcı tüfeği ile köy köy gezip cami imamlarına Kutub’un Yoldaki İşaretler’inden pasajlar okuyup tevhidî düşünce ve amel sorumluluklarını anlatmıştı. Ağırakça, Güneydoğu bölgesinde İslami uyanış ve bilinçlenme sürecine Molla es-Serhani’nin ciddi katkılar sağladığını belirtiyor.27
Halkı Müslüman olan ülke yöneticilerinden ulusal ve küresel vesayet baskısını aşmaya çalışmakta R. T. Erdoğan’dan önce Suud Kralı Faysal bin Abdülaziz farklı siyasi tavır ve etkinlikler gerçekleştirmiş, Rabıtatu’l Âlem-i İslami’nin bir uzantısı olarak Kuveyt’te İFSO’yu kurdurtmuştu. İFSO da Mevdudi, Nedvî, Bin Nebi, Hamidullah gibi son dönem ıslah öncülerinin kitapları gibi Kutub’un da kitaplarını Türkçe dâhil farklı dillere çevirtip bastırarak dünyaya yaymıştı. Bu tür kitaplar da 1970 öncesi ve sonrası Türkiye’deki tevhidî uyanış sürecine önemli katkılar sağlamıştı.28
Hasan Hanefi, Nebil Abdulfettah, Yuonne Haddad, Olivie Caree, M. Ahmed Halefullah, Muhammed Kutub, Emanuel Sivan, William Shepard gibi İslami disiplinlerle de ilgilenen, Seyyid Kutub’la ilgili yazı ve kitapları Türkçeye çevrilen bazı Müslüman ve oryantalist araştırmacılar onun düşünce gelişimine ve düşüncesindeki iç bağlantılara ışık tutamadılar.29
İbrahim M. Ebu Rebi ise Kutub için dış etkilerin ikinci planda kaldığını fakat onun Kur’an anlayışının Mısır’ın tarihî şartlarıyla ilgi olduğunu belirten sınırlandırıcı bir anlayış kurguluyordu. Ona göre, Kutub’un cahiliyeyi yeniden tanımladığı tezi tekrar değerlendirilmeli ve seküler rejimlerle uğraşmak için daha iyi bir yol bulunmalıydı. “Günümüz sivil toplumunu tamamlamak için Hareket, Kutub’un şiddet metotlarını terk etmeli” idi. Kutub’un görüşleriyle tekfirci, uzletçi, darbeci, silahlı eylemci akımları iç içe geçiren Rebi’nin pek de nesnel davranmadığı apaçıktı.30
Tevhidî uyanış sürecinin İslami asılları öne çıkarttığı birikimi talim etmekten ziyade Avrupa’daki öze dönüşçü akımların entelektüel ve mistik söylemini etüt eden İsmet Özel gibi bazı şair veya entelektüeller Kutub’un fikrî ve siyasi tahlillerini kavrayacaklarına, konuşmalarında onu “bir gazeteci” olarak görme üstenciliğinden kurtulamadılar.31
Türkiye’de Kutub’un söylemini ilk okuyan ve dinleyenlerden olan Ali Bulaç ise mistik gelenekçilerin gazetesinde yazdığı dönemlerde yaptığı bir tasnifle İslamcılığı üç devreye ayırdı. “Birinci Kuşak İslamcılar”ı genellikle mevcudu savunmakla; “İkinci Kuşak İslamcılar”ı genellikle devlet kurmak ve onunla İslam toplumunu gerçekleştirmek hedefiyle özdeşleştirdi. “Üçüncü Kuşak İslamcılık”ı İran’da Muhammed Hatemi ve Türkiye’de Fethullah Gülen’i örnek vererek 1997 ya da 2000 yılından itibaren politik merkeziyetçiliği bırakıp aşağıdan yukarıya doğru geliştirilen sivil İslamcılık olarak tanımladı.32
Bulaç, İslamcılık tasnifindeki yanılgılarını Kutub’u devlet merkezli ikinci kuşak İslamcılar arasına katarak da tekrarladı. O, “Mevdudi ve Kutub’un, hem de ikinci nesil İslamcıların ağırlıklı olarak ‘Sivil İslam’dan çok, devletin merkeze alındığı ‘Resmî İslam’a yaptıkları vurgu sorunludur.” diyordu.33 Böylece Türkiye’de İslami uyanış sürecinde tanınmış bir yazar olarak Seyyid Kutub’un düşüncelerini sistemleştirdiği sünnetullah eksenli ıslah projesinin tanınmasında ve anlaşılmasında yanlış bir yönlendirme yapma konumuna düştü. Oysa Kutub’un “yeniden Kur’an neslini inşa” hedefi, sosyolojinin “sivil toplum” ve “resmî İslam” tanımlarıyla değil, İslami literatürün “atalar dini”, “cahiliye hamiyeti”, mezhepçilik ve taklitçilik taassubuna karşı “ıslah”, “şûra istinbatı” ve “sünnetullah” kavramlarıyla açıklanması gerekiyordu.
İhvan’ı ve İslami uyanış potansiyelini ezmek isteyen Mısır askerî diktatörlüğü gerek 1954 gerek 1965 tutuklamalarıyla on binlerce Müslümanı hapsetti; hapsettiklerinin çoğuna ağır işkenceler uyguladı ve Abdülkadir Udeh gibi İhvan mensubu hukukçuları ve ileri gelenlerini idam etti. Özellikle zindanlarda işkence altında arkadaşlarını şehit veren İhvan gençleri, kendilerine uygulanan zulümlere karşı çıkmanın ve davalarının devamını sağlamanın farklı yollarını aramaya başladılar.
Seyyid Kutub’un “Kur’an neslinin” yeniden nasıl inşa edileceği ile ilgili tespitleri tamamlanmaya vakit bulamamış ve henüz sosyalleşememişti. Bazı İhvan gençleri aceleci bir yaklaşımla bu boşluğu tamamlama ve doldurma çabalarına kalkıştı.34 Kutub’un ıslah projesi hamlesini tamamlamak ve geliştirmek Kur’an, akaid, hadis ve fıkıh usulü konularında sahih ve tutarlı bir yenilenmeyi; tutarlı bir şekilde yerel ve küresel sistem ve toplum değerlendirmesini, Müslümanların tarihine bakışta bütünsel bir yeterliliği gerekli kılıyordu.
Hizb-ut Tahrir hareketinin etkisindeki Salih Seriyye, metotla ilgili kaleme aldığı İman Risalesi’nde İslam devletini kurmanın yolunu kıtal kapsamlı cihadda görüyordu. Ona göre, parlamenter mücadeleye ancak devleti İslami bir devlete dönüştürmek için başvurmak gerekirdi. Bu çizgi cami merkezli kitleleşmeyi önceliyor ve cuma namazlarını toplu halde meydanlarda veya uygun arazilerde kılıyordu.
Çocukken hapis hayatı ve işkenceyle tanışan Mustafa Şükrü ise “cahiliye” kavramını “tekfir toplumu”, “hicret”i de çekirdek bir kadro yetiştirmek için “müşrik toplum”dan ayrışmak olarak algıladı. Kendileri gibi düşünmeyenlere yönelik tekfir akımını başlatmıştı. Uzlet anlayışı daha sonra silahlı mücadeleye dönüştü; güçlü bir İslami cemaat oluncaya kadar cuma namazı kılmanın caiz olmadığı inancını taşıyordu.35
Anlaşılacağı gibi Kutub’un Yoldaki İşaretler çalışmasıyla ulaştığı tespit ve söylemleri, takipçilerinin çoğu tarafından kendi öncülleri ve birikim seviyelerine göre değerlendiriliyordu. Yoldaki İşaretler’den edinilen bilgileri tamamlama cehdi İslami oluşum ve metot anlayışlarının çeşitlenmesi sonucunu doğurdu.
Seyyid Kutub’dan önce vefat eden Suriye İhvanının kurucusu Mustafa Sibai’nin vefatından sonra Suriye Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hafız Esed, daha sonradan Baas Partisi Genel Başkanlığını elde etti ve 1970 tarihinde kansız bir darbe ile yönetimi ele alıp göstermelik bir seçimle devlet başkanı oldu. Sapkın Nusayri mezhebine bağlı ve Arap ulusçusu Esed, Müslümanca yaşamanın bütün yollarını kapatınca Suriye İhvanı mevcut iktidara karşı fiilî cihad için dört yıllık bir hazırlık dönemi kararı aldı. Ama beklemeye zamanı olmayan oluşumlar da vardı. Kutub’un takipçisi olma iddiasındaki Hama doğumlu Mervan Halid, mutlak denilebilecek anlamda ezileceklerini gördüğü için silahlı mücadeleyi öne çekmişti.36
Ancak bugün Gazze katliamında yaşandığı gibi dün de Batı emperyalizminin açık desteği ile katliam yapan Siyonist rejimle beraber Batı/Occident medeniyetinin çürük ve zulüm saçan değerlerine Seyyid Kutub, Filistin Davamız başlığı altında toplanan Filistin’le ilgili yazılarında şöyle diyordu:
“Emperyalist Batılı ülkelerde vicdan olduğuna inanmanın kendisi bile başlı başına bir facia, başlı başına bir vicdansızlıktır. Bu Batılılardan öylesine iğreniyor ve tiksiniyorum ki istisnasız hepsinden: İngiliz’inden, Fransız’ından, Hollandalılardan… Ve son olarak da Amerikalılardan. Ama sadece bunlardan iğrenip tiksiniyor değilim. Emperyalist vicdanlara sığınanların tümünden de tiksiniyorum. Bizim yolumuz, kesinlikle hiçbir vicdana tutunmamaktır. Çünkü Batı âleminin mustazaflara karşı hiçbir vicdanı yoktur. Kuşkusuz ki bu Batı uygarlığı, geçmiş medeniyetlerden hiçbirinin ulaşamayacağı bir iflasla vicdanlarda iflas ettiğini ispat etmiştir.”37
"Akıtılan bir yığın kan ve verilen kurbanlardan sonra diplomasi ile çözüm yolları aramak… Eğer onlarla diplomasi diliyle konuşursak bu, bizim aptal ve aymaz olduğumuzu gösterir. Çünkü onlar maalesef zayıf halkların diplomasi lügatini anlamıyorlar. O lügati sadece güçlü ve… "
Âkif’in de “tek dişi kalmış canavar” dediği küreselleşen cahiliye tabiî ki Batı coğrafyası değildi; modernite vakıasını ve felsefesini ifade eden Batı/Occident dünya görüşüydü. Filistin için bu insanlık dışı kuşatmaya karşı “var kalış” mücadelesi için Gazze ve bütün Filistin için “var oluş” mücadelesinin safhalarını gözeten bir itinayla eğitimde, dayanışmada ve adanmışlıkta safha safha bir hazırlık gerekiyordu. “Var kalış” mücadelesi içinde Kutub’un yeni şartlarda gösterdiği “var oluş” bilincini yakalama ve uygulama konusunda Gazze İhvanı ve 1987’den sonra da Hamas yapılanması, bu istikamette verdiği şehitlerle beraber en başarılı örnekliği oluşturdu.
“Var kalış” mücadelesinde “var oluş” istikametine yürüyen Hamas, Gazze’yi şehitlerle büyüyen ve sürekli muslihun, şüheda ve murabıtlar yetiştiren bir direniş, bilinç ve adanmışlık mektebine çevirdi. 1967 Savaşı’ndan bu yana çok küçük bir bölge olan Gazze’de Kutub’un çizdiği strateji 2004 yılında peş peşe şehit düşen Ahmed Yasin ve Abdulaziz Rantisi gibi önderlerin istişari çaba ve tavırları, bu süreçlere örnek olacak şekilde başarıyla uygulandı. İlk defa, tevhidî uyanış sürecinde küçük bir bölgede ama model olabilecek şekilde nitel bir kitleleşme sağlanan Gazze’de ıslah ve inşa ekolü için bir mektepleşme sağlandı. Hamas’ın son lideri İsmail Heniyye’nin şehadeti, Filistin dostlarını çok üzdü ama Gazze’de yaşanmış İslami arka plan nedeniyle “ne olacağı”yla ilgili bir şaşkınlık oluşturmadı.
Şehitlik ve Süreklilik
Seyyid Kutub’un idamına neden olan ve şehadeti pahasına vazgeçmediği temel tespitleri ve ana mesajı, çocukken hıfzettiği vahye ve fıtratına yabancılaştığı dönemlere bakarak38 ayrıca İslami kimliği üstlenme konusunda yaşadığı geçiş sürecindeki billurlaşma evresinde henüz çoğu kere İslami bütünlüğe ulaşamadığı dönemindeki fikirleriyle değerlendirilmemelidir. O, 1960’lı yıllardan itibaren ulaştığı olgunluk döneminin fikir ve tespitleriyle değerlendirilmelidir.
Çünkü Kutub, olgunluk döneminde İslami “var kalış” mücadelesi içindeki ıslah çabalarından devraldığı doğruları ve mücadele çizgisini analiz ve değerlendirmeleriyle tutarlı bir “var oluş” harekâtına ve inşa hattına yöneltmeye çalıştı.
Kutub’un öncelikli pratik hedefi işgal, kuşatma ve çaresizlik içindeyken bir çıkış olsun diye bir an önce ulus devlet formuna benzeyen İslam devletine ulaşmak değil, önce cahiliyeden şuur planında hicret edip ümmeti yeniden var kılacak olan “Kur’an nesli”nin ya da Kur’an nesli nüvelerinin oluşturulmasıydı. O, ıslah projemize Resulullah’ın (s) Kur’an’la ve güzel ahlakla yoğurduğu ilk sahabe neslindeki “sabikun” gibi itikadi ve amelî vahyî ölçülerin şahitliğini ve niteliği önceleyen, hayatın ve tüm cahilî değerlere karşı mücadelenin içinde yeni bir hamle, yenilenen bir perspektif sağlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla rahmetli şehidimiz, öncelikle 1960’lı yıllarda ulaştığı düşünsel olgunluk dönemindeki değerlendirmeleriyle dikkate alınmalıdır.
O, 29 Ağustos 1966 günü kendini adadığı tevhidî inanç ve ölçüleri uğrunda, bu istikametten taviz vermediği için şehit oldu. Bu perspektife ulaşan Hamas ve el-Kassam mücahidlerinin lideri İsmail Heniyye de bu algısı, mücadele sürekliliği ve şahitliğindeki azminden vazgeçmediği için 31 Temmuz günü şehit edildi.
Şehit Seyyid Kutub’un Müslümanların Batı modernitesi; onun fiilî ve kültürel işgali karşısında umutsuzluk yaşayan insanlara ve Müslümanlara bulundukları şartlar içinde gösterdiği çıkış kapısı yeni bir muhasebenin, “var kalma” ve “var olma” mücadelesinin ufkuydu. Binlerce şehidimiz gibi Heniyye de Kutub gibi bu ufka yürüdü, insani ve İslami duyarlılıklarımızın canlanmasına vesile olan şafağımız oldu.
Seyyid Kutub, ana kaynağımız olan Kur’an-ı Kerim’i rehber edinmenin temel hattını aradı ve bildiği kadarıyla doğrularını bizlere ulaştırmaya çalıştı. O Resulullah’ı takip eder tarzda vahye tanıklığının örnekliğini gösterdi. O şehit edilmeden şehitliği yaşamaya çalıştı.
Yaşarken İslam davasının şehitliğini üstlenen ve şehitliğe adananlara selam olsun.
1- H. Türkmen, “Modern Dönem Islah Çabaları İçinde Said Halim Paşa”, Said Halim Paşa Kitabı, Zeytinburnu Belediyesi, İstanbul, 2021, s. 263-269.
2- Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Hilal Yayınları, Ankara, 1966.
3- H. Türkmen, Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri, Ekin Yay., s. 219-240, İstanbul, 2008.
4- Immanuel Wallersten, Utopistin ya da 21. Yüzyılın Tarihsel Seçimleri, Aram Yay., s. 11, İstanbul, 2002.
6- Bkz. Kutub, Yoldaki İşaretler.
7- İ. M. Ebu Rebi, İslami Hareketin Entelektüel Kökleri, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998, s.158.
8- Fehmi Ced’an, İslami Yönetim Tartışmaları, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1989, s. 60; Yvonne Y. Haddad, “Seyyid Kutub, İslami Güçlenişin İdeoloğu”, Güçlenen İslam’ın Yankıları, (Edisyon / John L. Esposito), Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1989, s. 85.
9- Salih el-Verdani, Mısır’da İslami Akımlar, Fecr Yayınları, Ankara, 1988, s. 94-111.
10- Hasan el-Hudeybi, İslam Dünyasındaki İnanç Sorunları, İnkılab Yayınları, İstanbul, 1987, s. 63.
13- Hilal Dergisi, Ankara, Aralık 1966, Sayı: 64.
14- Takiyyüddin Nebhani, Tefkir, “İslam Nizamı” Hz. Ali Emirnamesi içinde, tarihsiz (1970’lerde Ubeydullah Dalar ve Şeyho Duman’ın çevirisi ile, İP Yayınları arasından çıkmıştı.); Süha Taci-Faruki, Hizb-ut Tahrir ve Hilafet, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998, s. 81.
15- Muhammed Berekat, Seyyid Kutub, Risale Yayınları, İstanbul, 1987, s. 267-273.
16- Roxanna L. Euben, Aynadaki Düşman, İnsan Yayınları, İstanbul, 2008. s. 143.
19- Şeyh Muhammed Abduh, M. Reşid Rıza, Manar Tefsiri, Ekin Yayınları, İstanbul, 2011, C. 5, s. 221-290, 389-397.
20- Euben, a.g.e., s. 258-260.
21- Tohum Dergisi, İstanbul, Ekim 1966.
22- Ahmed Davutoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, Bid’atlarla Mücadele Yayınları, Yaylacık Matbaası, İstanbul, 1974.
23- Milli Fikir Dergileri (aylık) 1975-1980, Çorum Aydın Fikirler Kulübü Yayınları; M. Ali Demirbaş, Başlangıcından Bugüne Mezhepsizler, Milli Fikir Yayınları, İstanbul, 1978 vb. yayınlar.
24- Ahmet Ağırakça, Dikenli Yolda Yürümek (1954-1988), Duruş Yayınları, İstanbul, 2022, s. 70-109, 136-141.
25- Hüsnü Aktaş, “Türkiye’de İslami Bilinçlenme Süreci ve ‘Yeni Ölçü’ Dergisi Üzerine I-II”, Haksöz Dergisi, Aralık 2022, Ocak 2023, Sayı: 380/381, 382.
26- Kemal Kelleci, Kapıdaki Yabancı, Öncü Kitap, Ankara, 2014.
27- Ağırakça, a.g.e., s. 189-190, 290-292.
28- Hamza Türkmen, “Ulusal Sistem ve İslami Özgünlüğümüz”, Haksöz Dergisi, Haziran 1922, Sayı: 375.
29- Türkmen, a.g.e., s. 225-229.
30- İ. M. Ebu Rebi, a.g.e., s. 220-221, 318-324.
31- Edisyon, Seyyid Kutub Sempozyumu, İrfan Vakfı, İstanbul, 1997.
32- Ali Bulaç, “İslam’ın üç Siyaset Tarzı veya İslamcıların üç nesli”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce –İslamcılık-, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, C. 6, s. 48-67; A. Bulaç, Din, Kent ve Cemaat, Ufuk Kitap, İstanbul, 2008.
33- Ali Bulaç, “Terör ve İslami Hareketin Seyri”, Zaman, 15 Kasım 2001.
34- Rifat Seyyid Ahmet, İslami Direniş Haritası, İşaret Yayınları, İstanbul, 1989, s. 20-23.
35- El-Verdani, a.g.e., s. 94-111.
36- Mustafa İslamoğlu, İslamî Diriliş Hareketleri, Düşün Yayınları, İstanbul, s. 80.
37- Seyyid Kutub, Filistin Davamız, Çizgi Yayınları, İstanbul, 1991.


