Batı Neden Netanyahu’ya Karşı Durmalı?
Haksöz Dergisi Sayı: 402/403

6 rehinenin daha ölü olarak ele geçirilmesi, İsrail'de büyük bir öfke dalgası yarattı. Yargı reformu protestolarından bu yana görülmemiş olan gösteriler ülkeyi sarsıyor. İsrailliler gösterileri bir ayaklanma olarak nitelendiriyor.

Genel grev çağrısıyla on binlerce İsrailli iş bırakma eylemi yaptı. Hem Savunma Bakanı Yoav Gallant hem de güvenlik teşkilatı, başbakanlarıyla açık bir çatışma içerisindedir. Muhalefet liderleri Benny Gantz ve Yair Lapid halkı sokağa çıkmaya çağırdı. Tel Aviv çevresindeki ana yollar kapatıldı.

Rehineler nasıl ölmüş olurlarsa olsunlar -Hamas İsrail'in açtığı ateş sonucu öldüklerini, İsrail ordusu ise onları kurtarmak için girişimde bulunulmadan hemen önce yakın mesafeden infaz edildiklerini söylüyor- ölümlerinin sorumlusu kesin olarak Benjamin Netanyahu ve onun hükümetini destekleyen aşırı sağcı gruplardır.

6 rehineden 4’ü Hamas'ın “insani rehineler” listesindeydi ve Netanyahu Mısır'ı Gazze'den ayıran Philadelphia Koridoru’ndan çekilmeyi reddetmemiş olsaydı, rehine anlaşmasının ilk aşamasında serbest bırakılacaklardı.

Bu bir spekülasyon değildir.

Olası Bir Anlaşmayı Baltalamak

Netanyahu'yu anlaşmayı engellemeye devam etmesi halinde, kalan rehinelere ne olacağı konusunda defalarca uyaran İsrailli güvenlik yetkilileri bunu kendileri söylüyorlar.

Axios'un haberine göre, üç gün önce olağan kabine güvenlik brifingi sırasında, Gallant ve Netanyahu arasında tartışma çıktı.

Gallant'ın toplantıda şunları söylediği bildirildi: “Philadelphia Koridoru ve rehineler arasında seçim yapmak zorundayız. İkisine birden sahip olamayız. Eğer oylama yaparsak ya rehineler ölecek ya da onları serbest bırakmak için geri adım atmak zorunda kalacağız.”

Gallant, İsrail Genelkurmay Başkanı General Herzi Halevi ve İsrail müzakere ekibinin başındaki MOSSAD Direktörü David Barnea; Netanyahu'ya ve onun Hamas ile olası bir anlaşmayı baltalayacağını söyledikleri “Mısır sınırı boyunca tam İsrail kontrolünü sürdürme kararını” oylama önerisine karşı çıktılar.

Axios'a konuşan üst düzey bir İsrailli yetkili “Netanyahu ve kabinedeki bakanları tam da bu senaryo konusunda uyardık ama dinlemediler.” dedi. Oylama çoğunluğun lehte oy kullanmasıyla sonuçlandı.

Rehineler nasıl ölmüş olurlarsa olsunlar, rehinelerin ailelerinin tek bildiği şey, bu rehine grubunun, ordunun onları kurtarma girişiminden kısa bir süre önce hayatta olmasıydı.

Rehineler ve Kayıp Aileleri Forumu şu açıklamayı yaptı: “Rehinelerin iadesine yönelik bir anlaşma iki ayı aşkın bir süredir masadaydı. Eğer onun (Netanyahu'nun) engellemeleri, bahaneleri ve dönüşleri olmasaydı, bu sabah ölümlerini öğrendiğimiz rehineler muhtemelen hayatta olacaklardı.”

Rehinelerin ölümü, 7 Ekim'deki Hamas saldırısında olduğu gibi ABD'de de yankı uyandırdı.

Özellikle de ölenlerden biri olan ABD vatandaşı Hersh Goldberg-Polin'in ailesi Demokratik Ulusal Kongre'de konuştu ve binlerce kişi “Onları geri getirin!” sloganı attı.

Buna karşılık, adaylıktan ayrılan ABD Başkanı Joe Biden, bu ölümlerin bedelini “Hamas'a ödetme” sözü verirken, partinin başkan adayı Kamala Harris de “Hamas'ın ortadan kaldırılması gerektiğini” söyledi.

Her ikisi de rehinelerin ölümünün sorumluluğunun kendilerine ait olduğunu çok iyi biliyorlar.

Acı Gerçek

Biden dört ay önce açık ve net bir şekilde kalıcı ateşkes çağrısında bulundu. Birleşmiş Milletler, haziran ayında üç aşamalı kapsamlı bir ateşkes kararını kabul etti.

Biden'ın başkomutan olarak temel görevi, Orta Doğu'daki kilit müttefikinin, -özellikle de İsrail gibi ABD silah tedarikine bağımlı bir müttefikin- ABD politikasına uymasını sağlamaktır.

Bu cinayetlerin acımasız gerçeği şu ki eğer Biden kendi politikasını “silah ambargosuyla” uygulamaya hazır olsaydı, şu anda ateşkes sağlanmış ve aralarında Amerikalı ve İngilizlerin de bulunduğu rehinelerin birçoğu serbest bırakılmış olurdu.

Goldberg-Polin'in ölümü karşısında aynada kendisine bakması gereken biri varsa o da Biden’ın kendisi olmalıdır.

Harris'in itaatkâr bir şekilde onun ayak izlerini takip etmesi ise ahmaklıktır. Kendi generallerinin “Gazze'de Hamas'ı yenmenin imkânsızlığı” konusunda söylediklerini hatırlamalıdır.

Yine de bu ölümler Netanyahu'yu hâlâ çıkmazda olan müzakerelerde U dönüşü yapmaya zorlayan bir dönüm noktası olabilir.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Gazze'de tutulan ABD'li rehinelerin ailelerine ABD'nin İsrail ve Hamas'a ateşkes anlaşması konusunda “ya kabul et ya da terk et” şeklinde nihai bir teklif sunacağı açıklamasını yaptı.

Bu daha önce de defalarca söylendi ve ABD'li yetkililerin, bağımsız müzakereciler Mısır ve Katar nezdinde tüm güvenilirliğini yitirmesinin nedenlerinden birisi de budur.

Ancak bunun sonucunda İsrail'in Philadelphia Koridoru'ndan aşamalı olarak çekilmesi ve Netanyahu'nun iç ve dış baskılar altında boyun eğmesi halinde, Netanyahu yeni bir krize sürükleneceğini çok iyi biliyor.

Aşkenazi Kontrolünün Sonu

Mesele sadece Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir'in, hükümetindeki en aşırı iki ismin defalarca tehdit ettikleri gibi istifa etme ihtimali değildir.

Netanyahu İsrail'in ortadan ikiye bölündüğünü biliyor. Ülkenin yarısından fazlası, İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion'un tamamlayamadığı işi bitirmesini talep ediyor.

Geçen yıl yargı reformuna karşı yapılan gösteriler gibi bu ayaklanma da liberal Aşkenazi elitinin son şanslarından birisidir.

İnşa ettikleri ülkenin kontrolünü kaybettiklerini hissediyorlar. Ordunun ve polis gücünün kontrolünü zaten yerleşimcilere kaptırmış durumdalar. Ellerinde pek bir şey kalmadı ve son bir yıl içerisinde gerçekleşen, İsraillilerin ve paranın Avrupa'ya göçü de bunu kanıtlıyor.

Netanyahu sadece kişisel siyasi beka kaygısıyla hareket etmiyor. O da İsrail'in sağcı bir devrimin eşiğinde olduğunu hissediyor. Bu yüzden tüm siyasi içgüdüleri ona risklerin çok yüksek olduğunu söylüyor. Eğer bu gerçekleşirse demokrat bir ABD başkanlığı ile tamamen çelişecektir.

Gerçek Zamanlı Çözülme

Biden aynaya bakıp işgal altındaki Batı Şeria'da neler olduğunu da görmelidir.

Askerî hazırlık başta olmak üzere, çeşitli nedenlerle Lübnan'da Hizbullah'a karşı ikinci bir cephe açamayan Netanyahu, nüfus transferini zorlamak için tasarlanan “Yaz Kampları Operasyonu” adlı geniş çaplı bir askerî operasyonla dikkatini Batı Şeria'nın kuzeyindeki üç kasabaya çevirdi.

Başta el-Halil bölgesi olmak üzere tüm Batı Şeria'da İsrail askerlerine yönelik saldırılar başladı. Biden ve Harris, kuzeydeki ordu operasyonuna karşılık üç İsrail polisini kimin vurarak öldürdüğünü iyi görmelidir.

Ateş eden kişi el-Fetih üyesi ve eski bir Filistin devlet başkanlığı güvenlik görevlisiydi. Ürdün'de doğan ve bu ülkenin vatandaşı olan el-Halil'deki Idhna sakini Muhanned el-Asud, 1998 yılında aile birleşimini sağladıktan sonra ailesiyle birlikte memleketi Batı Şeria'ya döndü.

Asud'un kişisel geçmişi, Batı Şeria'daki Filistinlilerin, Gazze'de olduğu gibi Cenin, Tulkarim ve Tubas'ta da aynı silah ve teknikleri kullanarak işgal altındaki topraklarda bu savaşın ikinci cephesinin açılmasına nasıl tepki vereceklerine dair açık bir uyarı niteliği taşıyor.

Asud, Hamas ya da İslami Cihad üyesi ya da bilinen herhangi bir yerel direniş grubunun parçası değildi. İsrail'in askerî saldırısına karşı tek cevabın direniş olduğu yönünde bireysel bir karar verdi.

Batı Şeria ve Ürdün'de onun gibi düşünen, hiçbir gruba bağlı olmayan yüz binlerce silahlı Filistinli var.

Bununla beraber Ürdün ve İsrail arasındaki gerilim de katlanarak artıyor. Saldırının başlamasıyla birlikte İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz ile Ürdünlü mevkidaşı Eymen Safadi arasında bir söz düellosu yaşandı.

Katz sadece Cenin sakinlerine “geçici” bir tahliye ile ayrılmalarını söylemekle kalmadı; kendi topraklarını kontrol edemediğini iddia ederek kamplara silah yığılması hakkında defalarca Ürdün'ü suçladı.

Katz, X'te bir tweet attı: “İran, Yahudiye ve Samiriye'de İslami terör altyapısı kuruyor, mülteci kamplarını Ürdün üzerinden kaçırılan para ve silahlarla dolduruyor ve İsrail'e karşı bir doğu terör cephesi kurmayı hedefliyor. Bu süreç Ürdün rejiminin istikrarını da tehdit etmektedir. Dünya uyanmalı ve çok geç olmadan İran ahtapotunu durdurmalıdır.”

Ürdünlü mevkidaşı buna “hepsi yalan” diyerek yanıt verdi.

Safadi şunları yazdı: “Filistinlilerin öldürülmesini ve güçlerinin yok edilmesini haklı göstermek için tehditler uyduran aşırı ırkçı bakanların iddialarını reddediyoruz. İsrail'in Filistin topraklarını işgali, Filistin halkına karşı işlediği suçlar ve İsrail'in bölgedeki durumu, güvenlik ve barışa yönelik en büyük tehdidi oluşturmaktadır. Filistin halkını, işgal altındaki toprakların içinde ya da dışında yerinden etmeye yönelik her türlü girişime tüm imkânlarımızla karşı çıkacağız.”

Daha Büyük Bir Yangın

Beşinci gününde işgal altındaki Batı Şeria'da, Gazze kadar uzun sürebilecek ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın durdurmaya gücünün yetmeyeceği bir operasyon için sahne bir kez daha hazırlanıyor.

Filistinli gençler karşılık veriyorlar. Vail Mishah ve Tarık Daud, Oslo'dan sonra doğdular. Birinci ve İkinci İntifada'yı görmediler. Her ikisi de kasım ayında İsrail ve Hamas arasında yapılan esir takası sırasında serbest bırakılmıştı. Mishah serbest bırakıldığında İsrail hapishanelerinde dövülen ve istismara uğrayan çocukların durumlarını anlatmıştı. Annesi, “Aranan biri olmaya, işgalle yüzleşmeye, sonra da şehit olmaya gitti.” dedi.

İsrail'in Nablus'a düzenlediği bir baskına karşı koyarken 15 Ağustos'ta şafak vakti bir insansız hava aracı tarafından öldürüldü. Onun gibi savaşın içinde olan binlerce kişi var.

İsrail tarafından öldürülen bir diğer savaşçı da Tulkarim Taburunun komutanı Ebu Şuca’a olarak bilinen Muhammed Cabir'di. İsrail tarafından en çok aranan militan olarak tanımlanıyordu ama sadece 26 yaşındaydı ve Oslo'dan dört yıl sonra doğmuştu. Ebu Şuca’a aslen Hayfa'dan gelen ve Nur Şems mülteci kampında yaşayan bir mülteciydi. Onu öldürmek -kendisinin de başkalarından ilham aldığı gibi- daha pek çok kişinin direnişe katılması için ilham verecektir.

Hizbullah ve İran'ın müdahil olma konusundaki bariz isteksizliğine rağmen, çok daha büyük bir yangın için tüm sebepler mevcut durumda.

Aşırı milliyetçi, dinci, yerleşimci bir isyanın pençesinde bir İsrail; kritik bir seçimi kaybetme pahasına da olsa baş müttefiki tarafından kendi politikasının çiğnenmesine izin veren bir ABD başkanı; teslim olmayan bir direniş; Gazze'den kaçmayan Filistinliler; Batı Şeria'da cepheye koşan Filistinliler; İsrail'i tanıyan ikinci ülke olan Ürdün'ün kendini varoluşsal tehdit altında hissetmesi…

Biden ya da Harris için mesaj o kadar açık ki neon ışıklarında yanıp sönüyor: Netanyahu'ya karşı durmamanın bölgesel maliyetleri, onunla birlikte sürüklenmenin ülke içindeki faydalarından hızla daha ağır basabilir.

Middle East Eye / 2 Eylül 2024 / Çeviren: Barış Hoyraz

David Hearst Arşivi