Aksa Tufanı Zulme Bir Başkaldırıdır
Haksöz Dergisi Sayı: 402/403

İslam dini, kötülüğü toplumların içinden tamamen silip atmak, her yerde iyilik ve güzelliği yaymak doğrultusunda bir fazilet anlayışı ortaya koyar. İnsanları erdemli olmaya davet eder. İnsanlara karşı alabildiğine merhametli bir duygu ile yaklaşır. Ama her ne olursa olsun bu yaklaşım, sağ yanağına tokat atana sol yanağını çevirmek gerektiği anlamına gelmez. Nitekim Allah (cc) şöyle buyuruyor:

… Barışa saygılı olmak da karşılıklıdır. Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin (küfre ve saldırganlara karşı direnin). Allah’tan korkun (emirlerine karşı gelmekten sakının) ve bilin ki Allah (kendisine karşı gelmekten) sakınanlarla beraberdir.” (Bakara, 2/194)

Size haksızlık eden, zulmeden, malınızı ve ülkenizi, hukukunuzu gasp eden kimselere karşı mücadele etmek ve yaşanan sıkıntılara karşı Allah’a tevekkül edip sabırlı olmak erdemli bir mümin olmanın en güzel özelliklerdendir. Bilinmelidir ki İslam ancak güç ve istikrar kazandıktan sonra mağlup ettiği düşmanlarını affedebilir. Çünkü af her zaman güçlü olan taraftan beklenir. Bu durumda affeden kişi şeref ve üstünlük kazanır, teslim olmuş sayılmaz. Resulullah (s) “Kul affetmekle ancak onurunu artırır.1 buyurmuştur. Nitekim Allah, adalete uygun karşılık vermeyi mubah addetmekle birlikte sabretmeyi daha hayırlı saymıştır: “Eğer (bir topluluğa) ceza verecekseniz size yapılanın bir o kadarıyla karşılık verin. (Savaşırken de adaleti elden bırakmayın) fakat sabrederseniz elbette o, sabredenler için daha iyidir.” (Nahl, 16/126)

Galip geldikten sonra kişinin, kendisine zulmeden düşmanını affetmesi için sabra ve güçlü bir iradeye ihtiyacı vardır. Sabır sadece düşmanla karşılaşıldığı zaman gösterilen bir davranış değildir. Allah’ın razı olmadığı bir intikam şekline karşı sabretmek de büyüklüktür. Öte yandan ibadetlerin en büyüğü, her türlü noksanlıktan uzak olan Allah’ın dinini korumak için saldırgan düşmana karşı cihad etmektir. Resulullah, müminlere nasıl namaz kılacaklarını öğrettiği gibi savaşta faziletli davranışın nasıl olacağını da öğretmiştir. Hz. Peygamber, cihadı, dinin en üst mertebesi olarak görmüş ve Allah’a ve Resul’üne imandan sonra en üstün amelin Allah yolunda cihad etmek olduğunu bildirmiştir.2 Ancak cihad, düşman askeri öldürmek için yapılan kıtal değil, ilahî adaletin yeryüzünde yayılması ve Allah’ın vahdaniyetini öne çıkaran tevhid inancının korunması için, Müslümanlara yapılan zulmün sonlandırılması, işgal edilmiş topraklarının özgürleştirilmesi uğruna verilen mücadele ve fazilet savaşıdır. Bu nedenle Müslümanın savaşında da hâkim duygu intikam değil, adaleti gerçekleştirme, zulmü önleme ile birlikte merhamet duygusudur.

Cenâb-ı Allah, müminlere de seslenerek İslam'a düşmanlık eden olursa bu düşmanlıklar bitinceye ve yeryüzünde küfür ve zulüm kalmayıncaya kadar mücadelenin gerekliliğini emretmektedir.

“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din (geçerli hayat tarzı ve yönetim biçimi, uygulanan hukuk) bütünüyle Allah’ın (istediği gibi, Allah’ın emir ve yasaklarının geçerli olduğu bir ortam) oluşuncaya kadar onlarla (zalimlere karşı) savaşınız. Eğer bundan (Allah’ın dinine karşı gelmekten, inkârdan, zulümden ve toplum içinde bozgunculuk yapmaktan) vazgeçerlerse Allah (herkesin) ne yaptığını iyice görmektedir. Fakat (bütün bunlara rağmen Hak’tan ve İslam’dan) yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin mevlânızdır; O ne güzel mevlâdır (ne güzel koruyucudur) ne güzel yardımcıdır!” (Enfâl, 8/39-40)

İşte yaklaşık bir yıldır Gazze Müslümanlarının verdiği mücadele budur ve bunun için de özgür Kudüs ve özgür Filistin toprakları Siyonist işgalinden kurtarılıncaya kadar sabırla savaşa devam etmektedirler. Bu uğurda verilen mücadele 108 yıldan beri sürmektedir. Şehadetin bu mukaddes dava için büyük bir mertebe olduğunu bilen Gazzeli kardeşlerimiz hiçbir fedakârlıktan asla çekinmemişlerdir. İzzeddin Kassam’ın İngilizlere karşı verdiği mücadeleyi sürdüren büyük kahraman Ahmed Yasin’in eğitim ve rehberliğinde de yaklaşık 45 yıldan beri devam etmektedir. Filistin halkı son mücadele dönemi ve 76 yıllık direniş tarihinde işgal, eziyet, işkence, hapis ve cezanın her türlüsünü, en ağır şartları yaşadı ve savaşın en zor koşullarını gördü; yine de asla geri adım atmayacağını gösterdi.

Suikastlar da bunlardan bir parçaydı. Umut ne zaman yeşerse önemli isimler suikastlarla bertaraf edildi. 2004 yılında Ahmed Yasin ve Abdulaziz Rantisi’nin bir ay arayla şehit edilmelerinden kısa bir süre sonra Hamas, Filistin’de verdiği mücadelede önemli başarılar elde ederek suikastların onları davalarından vazgeçiremeyeceğini gösterdi. Bu son soykırım sürecinde verilen 50 bin şehidin Allah katında mükâfatını beklemekten başka hiçbir endişe ve sıkıntısı yoktur Gazze’nin. Bu kadar zulme rağmen, evleri, camileri, hastaneleri, okulları, üniversiteleri ile bütün şehir yıkılıp yok edilmesine rağmen bir halk direniyor ve teslim olmuyorsa bunu imandan başka bir şeyle açıklayamazsınız. Bunca ölüme rağmen iman, tevekkül, direniş ve sabrın ne olduğunu bütün dünyaya öğretmesi Gazze’nin büyük başarısı değil midir? Tüm dünyada vicdanlı insanların Gazze’ye verdiği desteği bu azim ve tevekkülden kaynaklanan muazzam mücadeleden başka ne açıklayabilir? On binlerce insanın bir yıl içinde İslam’la şereflenip bu ulvi dine intisap etmeleri büyük bir başarı değil midir?

ABD ve Batı Avrupa devletlerinin bunca desteğine rağmen Siyonist devletin açıkça mağlubiyetini bizzat kendi halkından birçok kimsenin kameralar önünde itiraf etmesi neyi göstermektedir? Mağlubiyetlerini haince suikastlarla telafi etme cihetine giderek 2 Ocak 2024’te Hamas’ın siyasi büro başkan yardımcısı Salih el-Aruri’yi ve ardından da varlığından korktukları son derece halim, yumuşak tabiatlı, mücadele azmine sahip mütevekkil insan, unutulmayacak lider İsmail Heniyye’yi şehit ettiler.

İsmail Heniyye’nin İran’da bir suikastla şehit edilmesi Siyonist devletin casusluk faaliyetlerinin başarısı değildir. ABD’nin gölgesinde ve CIA’nın verdiği istihbarat desteğiyle haince, korkakça yapılan bir cinayettir söz konusu olan. 7 Ekim 2023 tarihinden sonra bir hafta içinde Gazze’yi işgal edebileceğini ilan eden Siyonist işgal ordusu aslında çamura ve bataklığa saplanmış bulunmaktadır. Bu terör devletinin yandaşları ABD ve Batı Avrupa da Hamas’ın bir hafta içinde teslim olacağını beklemişlerdi. Ama bu yazıyı yazdığımız günlerde neredeyse bir yılını doldurmak üzere olan savaş hâlâ devam ediyor. Hamas’ın liderlerini Gazze içinde bulamadıkları için Salih el-Aruri’yi Beyrut’ta, İsmail Heniyye’yi de İran’ın başkenti Tahran’da şehit ettiler. Cumhurbaşkanlarının göreve başlama töreni ile meşgul olan İran yönetiminin İsmail Heniyye’yi misafir etme konusunda güvenlik açığı verdiği ya da İran istihbaratın ihmalkârlık gösterdiği bir anda Siyonist casusların kalleşçe gerçekleştirdiği bu suikast dünya savaş tarihinde unutulmayacak ve hep lanetle anılacaktır.

Kendi toprakları, Kudüs ve bütün kutsal değerleri için haklı mücadelesini sürdüren böylesine yumuşak huylu saygın bir kişi ABD tarafından ‘küresel terörist’ olarak tanımlandı. Bu, dönemin ABD Başkanı işgal kuvvetlerinin destekçisi asıl terörist Donald Trump'ın Kudüs'ü Siyonist kuvvetlerin başkenti olarak tanıma kararının ardından söylenmişti. Buna rağmen Heniyye, Hamas’ın siyasi lideri olarak birçok ülkeye ziyaretler gerçekleştirerek dünyanın önde gelen isimleriyle bir araya gelmeyi yiğitçe ve korkusuzca sürdürdü. Heniyye'nin son görüntüleri 30 Temmuz Salı günü Tahran'da yapılan yemin töreninde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesinde müşahede edildi. Aynı şekilde birçok devlet ve hükümet başkanları ile görüşmeleri olmuştur. İsmail Heniyye bir devrin sembol ismiydi ve hep gönüllerde ve zihinlerde böyle kalacaktır.

İsmail Heniyye suikastındaki sis perdesi, operasyona ilişkin detaylar halen aydınlığa kavuşturulabilmiş değil. Saldırının İran’ın başkentinde yaşanmış olması, bizi İran’ın bölge politikaları ve Hamas üzerinde etki kurma çabası gibi farklı açılardan olayı değerlendirip düşünmeye sürüklüyor. İşgalci Siyonist güçlerin Gazze’de kitlesel sistematik bir soykırıma devam ederken konuyu olabildiğince karmaşıklaştırmaya çalıştığı ve cepheleri genişletmeye gayret ettiği görülüyor. Esasında mesele 6 Ekim 2023’te neyse bugün için de aynı durumlar mı devam edecek? Filistinlilerin özgür ve bağımsız bir devlet olma hakkı gayet tabiî var ama hangi şartlarda ve nasıl bir devlet kurulması düşünülüyor? Bütün bunlar hep akla gelen ve gelmesi gereken sorulardır.

Dolayısıyla Siyonist işgal kuvvetlerinin nazarında İsmail Heniyye’nin şahsında ortaya çıkan bazı sonuçlar onlar için bir tehdit ve tehlikeli sonuçlar olduğu gibi yeni bir barış masası kurulduğunda da tabanın Heniyye’ye vereceği destek onları ürkütmekteydi. Aslında işgal kuvvetleri yeni bir düzenin umudunu hedef alıyordu. Olur ya BM iki devletli bir sonuç için karar alırsa Heniyye’nin yönetim için yapılacak seçimi kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu biliyorlardı. Bu mutedil ve akıllı lideri ortadan kaldırarak hedeflerini gerçekleştirmek istediler.

ABD, Çin ve Avrupa kendi menfaatleri için hedefler belirler, tuzaklar kurup hesap yaparlar. Ancak biz Allah’ın da bir hesabı olduğuna iman ediyoruz. Filistin davası şehitler verebilir. Bilinmelidir ki bu dava başarıya ulaşıncaya kadar İslami mücadeleyi sürdürecek kadrolar her zaman var olacaktır. Kudüs ve Mescid-i Aksa kurtulana kadar ümmetin kahraman ve cesur evladı bu cihadı ve mücadeleyi sürdürecek ve yaşatacaktır.

Ne yazık ki günümüz emperyalist dünyasında devletlerin suikast yapmaları tabiî bir davranış olarak görülmektedir. Profesyonelce yapılan devlet terörleri özellikle söz konusu ABD ve Siyonizm olduğunda bu eylemleri “suikast” olarak görmemek gerekir. Bu gibi cinayetler “hedef belirleyerek lider öldürme” diye yeni bir siyasi tanımla ifade edilmelidir. Terörü mubah gören ABD ve Siyonist devlet için düşman gördükleri Filistinli liderleri “öldürerek ortadan kaldırmak” sistemli bir politikadır. Düşman kabul ettikleri birey veya toplulukları öldürmeyi dinlerinin bir emri olarak gören muharref Tevrat’a bağlı Siyonist-Yahudilerin, bu suikast politikasını benimsemesindeki temel amacın, Filistin’deki siyasi hareketleri yok etmek, mücadeleden vazgeçirmeye zorlamak ve üstünlüğün kendilerinde olduğu mesajını vererek vatandaşlarının siyasi desteğini kazanmak olduğu açıktır. Ne yazık ki Siyonist işgal kuvvetleri “hedef gözeterek Filistinlileri öldürme” stratejisini 2007’de Gazze’yi ablukaya almasından bu yana devam ettirmektedir.

7 Ekim 2023 günü gerçekleşen Aksa Tufanından sonra da Filistin direniş hareketleri üzerindeki baskı hiçbir dönemde görülmediği kadar yoğun bir şekilde neredeyse bütün Batı dünyası tarafından sürdürülüyor. ABD, Çin ve Avrupa yeni görevler üstlenen aktörler olarak Oslo düzenine benzer başka bir masa kurulmasına ilişkin ihtiyacı anlamış olacaklar ki Filistinli grupları bir araya getirmenin yollarını arıyorlar. Pekin’de olduğu gibi başarılı geçmesi bekleniyor ama bu başarı kimin lehine planlanıyor? Buna rağmen sürecin değişmesinin yaratacağı hoşnutsuzluk, Yasir Arafat, İzhak Rabin ve Bill Clinton’ın Beyaz Saray önündeki fotoğraflarının Filistin’in tek çözümü olarak sunulmaya zorlanmasıyla örtülmeye çalışılıyor. Yani kurulacak Filistin devleti, öncelikle Siyonist işgal kuvvetlerini yaptıkları zulümlere rağmen tanıyacak; öyle mi?

İsmail Heniyye, hayatını vakfettiği davası uğruna en çok arzu ettiği şehadet mertebesine ulaştı. O, ödediği bedelin nasıl bir karşılığı olacağına iman etmiş ve ecrini Rabbinden beklemişti. İsmail Heniyye, şehadetinden bir müddet önce ümmete bir çağrıda bulunmuştu: 3 Ağustos gününü bir direniş günü olarak ilan etmiş, ümmetin her bölgesinde Müslümanları sokaklara davet ederek Siyonist rejimi ve yaptığı katliamları lanetlemelerini istemişti. İsmail Heniyye’nin bu çağrısı ümmet tarafından bir şehidin vasiyeti olarak kabul edildi. Yerkürenin hemen her bölgesinde Müslüman olanlarla birlikte vicdan sahibi insanlar meydanları doldurdu. O meydanlarda verilen mesajlarda “Hepimiz İsmail Heniyye’yiz. Bir İsmail Heniyye ölür binlercesi dirilir!” denilerek şehidin mirasına sahip çıkıldı.

7 Ekim’den beri katliam yapan işgal ordusu ve yandaşı ABD ve Batı Avrupa devletleri ile bu olaylar karşısında suskun kalan bütün yönetimler meydanlarda, salonlarda, köşe yazılarında, konferans ve mitinglerde sürekli lanetlendi. Destek verenlerle suskun kalanlar arasında hiçbir fark yoktur. Her iki kesim de Gazze halkının, bebeklerin, yaşlıların ve kadınların katilleri olarak tarihe geçmiştir. İnsanlık tarihi boyunca lanetleneceklerdir. İsmail Heniyye ise rahmetle anılacak, ümmetin göğsünde ve kalbinde yaşayacak, şerefle yad edilecek bir şehit olarak tarihe geçmiştir.

100 yıldan beri toprakları işgal edilen, defalarca şehirleri yıkılan, evleri tahrip edilen, genç ve yaşlı, kadın erkek, çocuk ve bebek demeden bombalarla soykırıma uğratılan mazlum bir halk böylesi bir zulüm karşısında hep suskun durabilir mi? Bu zulmü önlemek için direnmek, işgal edilen topraklarını kurtarmak için mücadele etmek hakları değil midir?

Yüce İslam dininin mensupları olarak “bir yanağına tokat vurulunca öbür yanağını çevirmeyecek” bir imana sahiptirler onlar. Çünkü zalimlerin yeryüzünü fesada uğratarak yaptıkları zulmü önlemekle yükümlüdürler. Hepimiz bununla yükümlüyüz ve Allah’a karşı sorumluyuz. Hz. Peygamber zulmü önlemek uğruna bunca mücadeleye girmiş ve ümmetine örnek olmuştur. Zulüm kabul edilemez bir adaletsizliktir. Bu mücadeleye girerken de düşmanın gücü, silahları, kalabalık ordusu, müttefik olduğu zalimlerin süper güçlere sahip oluşları hesaba katılmaz. Asıl görev zulmü önlemek olduğu için ne pahasına olursa olsun her gün ölmektense mücadele ederek şerefle ölmek zulme karşı direnişin sembolüdür.


1- Müslim, ‘Birr’, 69; Tirmizî, ‘Birr’, 82.

2- Buhârî, ‘İmân’, 18; Müslim, ‘İmân’, 135.

Ahmet Ağırakça Arşivi