D. Mehmet Doğan - Dün de Bugün de Tuğyana Karşı
Haksöz Dergisi Sayı: 402/403

D. Mehmet Doğan ağabey Türkiye’de küresel ve iç tuğyana karşı tavır almaya çalışan; Kemalist sisteme, Batılılaşma ideolojisine ve sömürgeleşmeye karşı olan her insanın 50 yıldan beri tanıdığı, fikirlerini takip ettiği bir isimdi. 50-60 senedir hakikat arayışını sürdürmeyi ve özgün kalma mücadelesini gerçekleştirmeyi ilke edinmiş; tevazu ve azim sahibi bir büyüğümüzdü. Onun vefat haberini 11 Ağustos günü iki genç kardeşimizin Bartın’daki düğününe giderken Bolu yolunda öğrendik. O, 1947 Ankara İçkale doğumluydu. Yani 77 yaşındaydı.

Mehmet Doğan ağabey, gençlik yıllarımızda bizlere Türkiye’deki resmî ideolojinin Batı öykünmeciliğinden ve İslam karşıtlığından beslendiğini “Batılılaşma İhaneti” isimli kitabı ile göstermişti. O, Atatürk ilke ve devrimlerinin eğitim ve basın alanından müzik ve sanat gösterilerine, askerlik alanından ibâdi formlarımıza kadar hayatımızı kuşatan tuzak ve hilelerini göstermeye çalışmıştı. Zaten ümmet bakiyemiz zaafa düşmüştü. Keza toplumsal gövdemizde vahiy nimetinden uzaklaşma süreci yaşanıyordu. Doğan, işte böyle bir süreçte İslam’dan ve fıtrattan uzaklaştırma projelerini kaleme aldığı ilk eseriyle deşifre etmişti. Tepki ve muhalefetimizi hamasi söylemlerden delilli eleştiri düzeyine ulaştırmıştı.

Yaşadığımız ülkede Garplılaşmanın güç kazandığı ve Osmanlı eleştirisi görünümünde İslami değerlere saldırıldığı Cumhuriyet’in 50. Yıl kutlamaları sürecinde resmî söyleme boyun eğmeyen en önemli çıkışı o yapmıştı. Sivil ve asker Kemalist bürokrasinin tehditlerine ve oluşturacakları muhtemel risklere karşı rejimin müfsid karakterini sergilemeye çalıştığı ve 1975’te kitaplaştırılan “Batılılaşma İhaneti” kitabıyla mücadele bilinci ve azmi aşılayan önemli bir hamle oluşturdu. Sol ve sağ ideolojilerin gençliği saptırmaya çalıştığı bir dönemde bu eser realiteyi tanımak açısından genç-yaşlı tahkik ehli herkesin gözünü açtı; sözlü anlatıdan çok belgesel tespitlere dayanan tutarlı eleştirinin yolunu gösterdi.

Ayrıca o İslami kavramları unutturmaya ve kültürel hafızamızı tasfiye etmeye dönük uyduruk dil inkılâbına karşı da alternatif çalışmalar yaptı. 1976’da Ömer Özbay’ın Düşünce dergisinde gündeme getirdiği “Türk Edebiyatı değil Türkçe Edebiyat” tezine katkı sağlayacak şekilde Türkçe’nin Anadolu’da İslam kültüründen ve Müslüman halkların deyişlerinden yararlanarak zenginlik kazanan dil birikimiyle ilgili “Büyük Türkçe Sözlük”ü uzun çalışmalarla meydana getirdi. Bu lügat çalışması, Türk Dil Kurumunun Atatürk’ün ürettiği fantastik ve tamamen kurgusal olan pagan “Güneş Dil Teorisi” istikametinde ve kabile dili sığlığında, ırkçı ve uyduruk dil devrimi ve eğilimine karşı da Anadolu Müslümanlarının İslami örfünü ve dil birikimini savunan bir hamleydi.

O, dil konusunda da yakın tarih çalışmalarında da mizahi yazılarında, verdiği röportajlarında ve yaptığı konuşmalarında da hep “Batılılaşma İhaneti” ile başlattığı yabancılaşma sürecine karşı barikat olmaya ve ifsadı ifşa edip özgünlük arayışını sürdürmeye çalıştı. Halka Karşı Demokrasi, Darbeler Müdahaleler ve Siyasi Sistem, Bir Savaş Sonrası Mağlubiyet İdeolojisi: Kemalizm, Yüzyılın Soykırımı kitapları da “Büyük Türkçe Sözlük” de ilk yayınlanan çalışması “Batılılaşma İhaneti”ni geliştirici mahiyetteydi. Artık resmî tarih eleştirisini Mete Tuncay, Fikret Başkaya gibi müelliflerin sol bakış penceresinden okumayacaktık. Ayrıca 2013’te bu tür inceleme-araştırma kitaplarının muhassalası olarak “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” kitabını yayınladığını açıkladıktan sonra bu seri çalışmalarını 2023 tarihinde yayınladığı “1932 - Dinî İnkılâp Yılı” kitabıyla muhteva olarak bir üst düzeye yükseltip taçlandırdı.

Onu, D. Mehmet Doğan ismi ve Halil Kaleli müstearıyla kaleme aldığı 1970’li yıllarda Fikir ve San’atta Hareket dergisindeki yazılarından ve ansiklopedi çalışmalarından takip ederken, 1978’de Ankara’da -önüne daha sonradan Türkiye kelimesinin de eklendiği- Yazarlar Birliğini (TYB) kurarken izledik. TYB 45 yıldır fikir, inceleme, edebiyat-sanat alanlarının değişik dallarında ödüller verdi. TYB’nin uzun yıllar kurucu başkanlığını ve daha sonra da şeref başkanlığını yapan D. Mehmet Doğan’ın hâkim kültürü ve mevcut sistemi eleştiren düşünceleri de bu vesileyle kurumun faaliyetlerine ilgi duyan binlerce yazar ve okuyucunun gündeminde oldu.

2017 yılında o ve Kenan Alpay ile birlikte Nurettin Topçu öncülüğünde çıkan Hareket dergisi üzerine yaptığımız “Ulustan Ümmete” canlı TV programında resmî ideoloji değerlendirmeleri yapmış; yanı sıra dergiyle gündeme gelen “bin yıllık tarih” ve “İslam sosyalizmi” konularının tarihî şartlarını ve bugüne taşınan zaaflarını nezaket içerisinde konuşmuştuk. Yine Ankara Özgür-Der’de 2019 Aralık ayında gerçekleşen “Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluşunda Siyasi İdeoloji” başlıklı konuşmasından sonra devam eden muhabbetimizde isminin önündeki D harfinin aynı dergide yazan ikinci bir Mehmet Doğan ile karışmaması için rahmetli Topçu tarafından konulmasının teklif edildiğini öğrenmiştik.

Mehmet ağabeyle 2019 baharında Malatya Kitap Fuarı dolayısıyla İslami camianın 50’ye yakın yazar ve akademisyeniyle buluştuğumuz bir otel lobisinde fikrî ve kültürel konularımızı konuşurken İhsan Süreyya Sırma ağabey lafı AK Parti kadın kolları temsilcilerinin tümünün Anıtkabir’de buluşup tazimde bulunmasına, parti yöneticilerinin de Atatürk güzellemeleri yapmaya başlamasına getirmişti. Resmî tarihin gerçekçi kodlarını ortaya koymaya çalışan Sırma ve Kadir Mısırlıoğlu, Mustafa Müftüoğlu’ndan sonra en fazla gayret sarf eden Mustafa Armağan ile yan yana oturan D. Mehmet Doğan’a şunları söylemiştim:

“I. Meclis açılışındaki kalpaklı Atatürk’ün söylemlerine sığınarak bizleri İslam karşıtı Kemalizm ile barıştırmak isteyen eğilimler büyük bir yanılgı veya hata içindedirler.

Dünden bugüne Atatürk’ün iyi anlaşılmadığını hatta Ahmed Hamdi isimli bir akademisyenin daha 2014 yılında Yeni Mesaj gazetesinde Kadirî tarikatına dayanan bir politik akım adına Mustafa Kemal’in ne kadar dindar olduğunu, seyyid soyundan geldiğini hatta Kur’an’ı hıfzettiğini ileri sürmesi veya sürmeleri gibi, bugün de M. Kemal’in Müslümanlığını öne süren iddialar muhafazakâr camiada parça parça işlenebiliyor. Bu tür tezviratla dindar neslin genç kuşaklarının tarih algısı, resmî eğitimin şartlandırmalarıyla yapıldığı gibi değişik biçimlerde kirletiliyor. Reel-politika adına olsun olmasın bu tezvirata yer yer Cumhurbaşkanı Erdoğan da katılıyor. Bu kirlenmeye karşı çıkmak ve ideolojik kült haline gelen ve getirilen Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün 1923’le beraber ortaya çıkan İslam’ın ve Müslümanların tarihi aleyhindeki çabalarını anlatmak gerekiyor.

50 yıldır bu konuyu işleyen ve gündemde tutan Mehmet ağabeyin, müstakil bir araştırmayla bu mevzuya açıklık getirip delillerle beraber işlemesi olgunluk döneminin en önemli hizmetlerinden olur. Böyle bir çalışma gaflet bocalamasına ciddi bir uyarı ve bilgisizleri de bilinçlendirme imkânı sağlar. Mehmet Doğan ağabey sahip olduğu müktesebat, perspektif ve konuyla ilgili tanınırlığı sayesinde bir şeyler söyler ve yazarsa olumlu etkisi daha kuşatıcı olur. Bu süreçte İslami olanı ve dinî kültürü Kemalist ideolojinin tahrif ve yasaklama gayretlerini inceleyen bir çalışmaya özellikle genç nesillerimizin oldukça ihtiyacı var. Mehmet ağabeyden böyle bir çalışmayı kaleme almasını bekliyoruz.”

Bu yaklaşımımdan sonra salonda kısa bir sessizlik oldu ve sonrasında da bazı sevecen veya nahoş görünümlü fısıldaşma hallerine tanık olduk.

Aradan üç yıl geçti. Ve 2023 Şubat’ında arkadaşım olan başka bir Mehmet Doğan Ankara’dan beni telefonla aradı. Mehmet ağabeyin, dinî çevrelerdeki bu yeni Kemalizm yönelimine fren koyacak “1932 - Dinî İnkılâp Yılı” isimli bir kitap yazdığını belirtti ve kitabı kargoyla adresime yolladı. Gündeme getirdiğim konunun sessizliği bozulmuştu. Oldukça sevindim ve telefonla arayıp kendisini tebrik ettim. Daha sonra da kendisiyle bu kitap hakkında Ankara’da Vitalen Vakfında video çekimli uzunca bir röportaj yaptım.

Özgür-Der’in 11 Kasım 2023’te düzenlediği “Yüzyıllık Yabancılaşma: Kemalizm” başlıklı panelde Mehmet Doğan ağabeyle birlikte ikimiz konuşmacıydık. O, o gün İstanbul’un birbirine uzak semtlerinde üç oturuma katılmıştı. “1932 - Dinî İnkılâp Yılı” kitabını okuyan Özgür-Der Lise Gençliği ile Tuzla’daki öğrenci kampında buluşmuştu. Sonra Toplumsal Hafıza ve Sancaktepe Belediyesinin ortak programı olan “Türkiye’de Darbeler” konusunu Ensar Vakfı Mimar Sinan Salonunda işledi ve programına katılan gençlere son kitabını imzaladı. Akşam da Fatih’te sözünü ettiğimiz panele katıldı. İlerlemiş yaşına rağmen istirahat seçeneğini değil geç saatlere kadar bizlerle konuşmayı ve mütalaalarda bulunmayı tercih etti. Muhabbetimiz Kenan Alpay’ın Kayaşehir’deki evinde sürdürdüğümüz muhabbetimiz boyunca dinlenmeye çekilmesi teklifimizi, “Zaten diyalogumuz esnasında dinleniyorum.” şeklinde cevapladı. İhtiyar sahibi, ihtiyar bir delikanlı gibiydi. Belki 40 veya 50 kez konuştuğu konulara, dersini yeni anlatan bir hoca dikkati içinde titiz ve sevecen bir tarzda, canlı bir ruh hali ile yaklaşıyordu. Namaz kılarken duyduğu huşuyu, sanki yabancılaşmaktan arındırma ve hakikate hicret ettirme çaba ve çırpınışlarında da yaşıyordu.

2024 yılının başında kendisiyle Ankara’da muhabbetimiz olacaktı ve eski dergilerimizle ilgili bazı konuların istişaresini yapacaktık. Ama nasip olmadı. Yaşlılığından mütevellit karaciğer ameliyatı geçirdi. Yoğun bakım günlerinden sonra evinde dinlenme süreci başladı. Ve nihayet 11 Ağustos günü bizi elim bir üzüntüye sevk eden vefat haberini aldık.

Cenaze namazı öncesi bazı yakın dostlarıyla birlikte Mekdav Vakfında oturuyorduk. Süleyman Arslantaş ağabeyin, onun insani ve İslami kaygılarını anlatırken bilinç düzeyi olarak da “Nurettin Topçu‘yu hayli aştığı” vurgusu hâlâ kulağımda çınlıyor.

Resmî ideolojinin müfsid kurgu ve projelerini, İslam karşıtlığını araştırma ve incelemeleri ile ifşa edip zor dönemlerde bu birikimini yayınlayan, neslimizin ve sonraki gençlerin belge temelli bilinçlenmesine katkıda bulunan TYB kurucusu D. Mehmet Doğan’ın cenaze namazını büyük bir katılımla Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camiinde kıldık. Cenaze namazını İDE Başkanı Mehmet Görmez kıldırdı. “Her ay bizi Taceddin Dergâhında toplardı şimdi de burada topladı.” başladığı konuşmasında Görmez, Doğan’ın, düşünce ve yazma konusunda ahlaki güzelliği temsil eden çağımızın yiğit bir dervişi olduğunu belirtti. Peşinden Cumhurbaşkanı Erdoğan da onun dinimizin ve dilimizin bozulmasına karşı set oluşturma cehdi ile ilgili bir konuşma yaptı.

Sağlığında son derece mütevazı bir hayat süren, isar ve takva ahlakına yönelmiş, istikametini sunulacak dünya nimetleri uğruna terk etmeyen veya müstakim duruşunu değiştirmeyen rahmetli Doğan’ın naaşı Altındağ’daki Mehmet Âkif’in mekânı olan Taceddin Dergâhı haziresine defnedildi. Görmez’in cenaze namazında vurguladığı gibi bu dergâhta gömülmeyi en fazla o hak ediyordu; çünkü 1989 yılında Nehir Yayınlarının neşrettiği “Camideki Şair” kitabı ve diğer çalışmaları ile sürekli genç nesillere Mehmet Âkif’in kimliğini tanıtmaya ve sevdirmeye çalışmıştı.

Ona göre Mehmet Âkif “önce inanmış adam”dı. Bu sıfatı önce gelmek kaydıyla şairdi, düşünürdü ve kalbi İslam toprakları için çarpan biriydi. İnanmışlığı onun şiirini, hayatını, yaşayışını, şahsiyetini derinden etkilemişti.

Doğan, Cumhuriyet ideolojisine ve Batılılaşma yabancılaşmasına karşı İstiklal Marşı’nı ön plana çıkartmıştır. Ve Türkiye Yazarlar Birliğinin uzun uğraşlardan sonra 2007 tarihinde çıkmasına vesile olduğu kanunla her yıl 12 Mart günü “İstiklâl Marşının kabul edildiği gün ve Mehmet Âkif Ersoy'u anma günü” olarak kabul edildi.

Onun sade ve mütevazı bir yaşantıyı seçmesi hem İslam ahlakının hem resmî ideolojinin biçimlendirici cahiliyesine karşı çıkmasının kıymetli bir göstergesiydi. Onu hayattayken, bizlere Batı medeniyetinin sembolü olarak öğretilen ve dayatılan kravatı taktığını gören kimse herhalde olmamıştır. Yakasız gömlek giymeye çalışması da bu tutumun bir tezahürüydü.

Halil Kaleli Müstearı

12 Eylül 1980 ihtilal rejiminin ardıl baskılarının devam ettiği yıllarda resmî ideoloji yabancılaşmasına ve bu paradigmanın yetiştirdiği insan tiplerine karşı mizahi yazılarını Halil Kaleli müstearıyla yazmıştı. Bu tür çalışmalarına Fikir ve San’atta Hareket dergisinin 1970’li yıllardaki bazı sayılarında da rastlıyoruz.

Müstear isim, mahlastan farklı olarak totaliter rejimlerden veya diğer risk algısı ifade eden hallerden uzak kalabilmek için resmî ismini gizlemek anlamına geliyordu. Kemalist sistem İstiklal Mahkemeleriyle binlerce kanaat ve hizmet ehli insanımızı idam etmiş veya yargılama olmadan infaz etmiş ve yerinden yurdundan sürmüştü. 12 Mart 1971 askerî muhtırası ve 12 Eylül 1980 askerî darbesi ile de birçok muhalif insan yargısız infaza uğratılmış veya işkenceye maruz kalmıştı. Kontrgerillaya ve 5816 Sayılı Atatürk’ü Korumu ve Kollama Kanunu’na (Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Kanunu’na) rağmen “Batılılaşma İhaneti”ni yazıp 1975 yılının karanlık dönemlerinde yayınlayan Doğan, daha karanlık, idari ve hukuksuz zorbalığın daha keskin ve tehditkâr olduğu yıllarda resmî ideolojinin zulmünü, haksızlığını, şirkini ve ifsad ağlarını ifşa etmekten geri durmamak için mizah kalıbıyla yazmaya Halil Kaleli müstearıyla devam etmişti.

Eski yazılarının derlemesinden oluşan “Karga Karga Gak Dedi” kitabı 1978’de Nehir Yayınları tarafından Halil Kaleli adıyla yayınlanmıştı. Mehmet Doğan, resmî politikadan bağımsız, Müslüman camia adına özgün bir yayın yapmak niyetiyle 3 Kasım 1986 yılında çıkmaya başlayan Zaman gazetesinde de Halil Kaleli müstearıyla köşe yazarı olmuştu. Ancak Zaman gazetesi bir buçuk yıl içinde Fethullah Gülen camiasının kirli ve haram ilişki ve tertipleriyle ele geçirildi. Aynı şekilde Nabi Avcı da Zaman’ın ilk döneminde Molla Kasım müstearıyla köşe yazarı olmuştu. Her iki yazar da bu gazetenin kire ve fahşaya bulaşan ikinci döneminde yer almadı.

Doğan, Kaleli müstearıyla Kemalist sistemi, Batılılaşma sürecini ve taşıyıcılarını mizahi olarak ele almaya çalıştığı Zaman gazetesindeki yazılarının benzerlerine de 1990’da çıkan Dinozor ve Cıngar mizah dergilerinde yer verdi. İnkılab Yayınlarının sahibi Hasan Güneş’in yanına uğradığı bir zaman, resmî ideoloji ve ona ayak uyduranlarla ilgili kaleme aldığı mizahi yazılarını yayınlamasını rica etmişti. Güneş de bu yazılarını 1992 yılında “İyi ki Demokrasi Var” adıyla neşretti. Şimdi de İslami camianın yeteri kadar farkına varmadığı bu arka plan çerçevesini açığa çıkartmak için söz konusu kitabın muhtevasını kısa kısa hatırlatarak yazıyı sonlandıralım.

Önce “İyi ki Demokrasi Var” kitabının mizahla ilgili sunuş yazısından birkaç alıntı:

“Trajedi tatile çıkabilir, ama mizah asla. Çünkü meşhur sözdür: Güleriz ağlanacak halimize! Yaz geldi mi ciddi konular boşlanır, hafif şeylerle iştigal edilir. Mesela mizah gibi. Kim demişti acaba, mizah ciddi bir iştir diye? Doğrusu mizah hafifsene hafifsene ciddiyetini kaybetti. Sulu zırtlak gülmece halini aldı. Belden aşağı laflar mizah sayılır oldu. (…)

İşin aslı: Mizahın ideolojik esinlenme kaynağı kurudu. Al sana büyük bir tatil sebebi! Anlayacağınız “sosyo ekonomik ve de alt yapısal gülmece” güm güm gümledi. On yıllardır herkesin ciddiye almak zorunda kaldığı diktatörlerin devasa heykelleri devrildi, bir zamanlar terör estirdikleri adlarıyla anılan meydanlarda, caddelerde sürüklendi. Böylece sahte ciddiyetin anıtını dikmiş olan soğuk yüzlü diktatörler ilk defa halkı güldürmeye muvaffak oldular.

Resmen olmamakla beraber fiilen ülkenin resmî ideolojisi de top attı. Buyur anti mizah bir durum daha! Bizimkiler irtica-mirtica işi götürüyorlarken sırası mıydı yani? Pek yakında bizim tarihî mizahçılarımız itirazlarını yüksek sesle dile getirirlerse şaşırmayın…”

Sekiz bölümden oluşan mizah yazılarının birinci bölüm başlığı: “Bizim dinozorumuz iyidir!” Bu bölümle ilgili bir-iki vurgu:

“Dinozorların terk-i dünya etmesiyle nice ülkede nice farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Kimi ülkede dinozorların ölümüyle ‘dinozor öldü, o bir devirdi geçti, biz işimize baksak gerektir’ denilerek yeni bir devir açılmış. Kimi ülkede ise ‘her ihtimale karşı belki dinozorlar ölmemiştir, bir yerlere saklanmıştır veya bize yeni bir numara yapmaktadır’ deyu bir süre eski sistem üzere dinozora meth ü senalar edilmeye devam edilmiştir.

Başka bir ülkede ise dinozorun ölümüyle ruhunun heykellerinin içine gizlendiğine inanıldığından, her ne iş yapılacaksa bu heykellere arz etmek adet olmuş. (…) Bu gruba giren ülkelerde heykel kampanyaları öylesine ileri gitmiş ki önce heykelsiz bir tek meydan bırakılmamış. Ardından heykelsiz park kalmamış. Heykelsiz veya büstsüz okul-kışla ve resmî daire kalmamış daha sonra. Derken evlere gelmiş sıra…

Heykel modernizasyonu projesini her fırsatta açıklayan heykeltraş Rüknü’nün projesi bana çok enteresan geldi. Zaten yeni bir darbe olursa ülkede yeni heykel koyacak yer kalmadığından, hummalı bir heykel modernizasyonu faaliyetine girişilmesi en kuvvetli ihtimaldir.”

Bir yazısında da yerine göre günde 10 bin ziyaretçisinin olduğu bir anıtın şeref defterinden bahseden Halil Kaleli, anıt müdürünü ve personelini telaşlandıran beklenen adamın çelenk bırakıp ve anıtın önünde durup kafasını salladıktan sonra şeref kürsüsündeki defterin sayfalarına şu ifadeleri yazdığını aktarmaktadır:

“Ey yüce anıt! Seni bu iktidar unuttu. Ne sevdiğin şarkıları çalıyorlar ne yediğin fındıkları yiyorlar. İçkilerinin markasını bile değiştirdiler. Artık sana lâyık değiller…”

Doğan bir başka yazısında “Adınızı kim koydu?” sorusuyla İttihad Terakki’den bugüne kadar gelen 100 yıllık cumhuriyet tarihini de sorguluyor ve şöyle tasnifliyor.

Terakki Dede’nin üç çocuğu olmuştur. İlki İstiklâl. 1919 doğumlu bu kızcağız fazla yaşamamıştır ne yazık ki. İkinci çocuğu 1923’te doğan Cumhur’dur. Halen Dede’den sonra ailenin büyüğü olan Cumhur’dan hemen bir yıl sonra İnkılâp olmuştur. İnkılâp için ‘kendi çocuklarını yiyen bir kadın’ derler. Öylesine şedittir yani. Terakki Dede’nin başka çocukları olmamıştır ama oğlu Cumhur ve kızı İnkılâp’dan hayli torun sahibi olmuştur.

Cumhur’un ilk çocuğu 1950’de doğan Demokrasi’dir. 1961’de doğan Anayasa da Cumhur’un ikinci kızıdır.

Öte yandan bayan İnkılâp 1960’ta Devrim, 1971’de Darbe, 1980’de Evren’i doğurmuştur.”

“Berberlerin ideolojik yapıya etkileri” başlığı ile başlayan ikinci bölümün ilk yazısında bir profesör adayının, YÖK standartlarında bilimsel kabul edilecek makalesini ücret karşılığında, ticari bir “bilimsel dergi”de yayınlattıktan ve berbere bıyığını kestirdikten sonra nasıl profesörlük unvanına ulaştığı anlatılıyor. Bir de hükümetin topladığı Aile Şûrası ile ilgili değinileri var:

“Toplantı salonunu gördüğümde ilk sorum şu oldu. Bu Aile Şûrası mı yoksa Kadın Şûrası mı? Salonda kadınlar büyük bir ekseriyeti teşkil ediyordu. Kadınların çoğu da kırk yaşın üstündeydi. İstatistiğe meraklı bir ahbabım, bana ilgi çekici rakamlar verdi: Şûra’da çoğunluk kadınlardaymış. Kadınların yüzde doksanı ya evlenip boşanmış ya da evli değilmiş. Evli olmayanların bir kısmı evde kalmışmış, geri kalanı da evliliğe karşıymış.

Bunlardan bir konuşmacı her fırsatta şunları söylüyordu: Milli aile ne demek? Türk ailesi ne demek? İslam ailesi ne demek? Ahlâk ne demek? Namus ne demek? Bu ‘ne demek’ faslı öyle uzun sürüyordu ki, galiba sonunda Aile Şûrasında ‘aile ne demek’ dememek için soruların böylesine uzatıldığı anlaşılıyordu.”

12 Eylül darbe süreciyle birlikte başlatılan “Kitap Okuma Seferberliği” meselesi de başka bir ironik durum.

Halil Kaleli, “İyi ki Demokrasi Var!” kitabında ayrıca sahtekâr gazetecilerden ramazan televizyonuna ve gazetelerin ramazan ilavelerine kadar yaşanan ikiyüzlülüğün mizahi eleştirisini yapıyor. Sıla-ı rahim ve dinlenme örfünün yerini işgal eden tatil ifsadına, demokrasi oyunu içinde gerçekleşen sahtekârlıklara, çocuklara seküler hayatlara özenti içinde saçma sapan adların verilişine, İmam Gazali’nin gençler üzerindeki tesirini kırabilmek için vatanın selameti uğruna hemen gözaltına alınması planına kadar ters giden konu ve anlayışları güzel bir mizah üslubuyla işliyor.

Cumhuriyet’in 100. yıldönümüne geldik. Siyasi ve kültürel yapımızdaki trajedi ve ideolojik mizah konuları benzer tarzda tekrarlanarak devam ediyor. Bu yüzden de Halil Kaleli’nin mizahi değini ve eleştirileri ciddi anlamda tazeliğini koruyor. Dileğimiz onun bu mizah kitaplarının yeniden basılıp genç nesilleri bilgilendirmesi ve neşelendirmesidir.

Son Söz

Mehmet Doğan’ı sözlük yazarı, dil bilimci, yazı eğitmeni, yakın tarihçi, denemeci, mizahçı, gazeteci parantezinin içine alan övgüler, onun hayatını kuşatan mücadelesinin mesajını ve hakikat arayışıyla yükselen davasının misyonunu örtmemeli ve söz konusu bu sığ parantezin içine hapsetmemelidir. Tabiî ki onun bütünsel düşünce ve hedeflerinden kopmadan farklı çabalarını ve eğilimlerini ele alıp takip etmek önemlidir; ama onun

O hukukun ayaklar altında olduğu ve rejim karşıtlarına karşı ağır soruşturmaların, işkencelerin ve yargısız infazların gerçekleştiği bir dönemde hak arayışı içindeki genç bir vicdan olarak tüm risklere rağmen “Batılılaşma İhaneti”ni yayınladı. 1970’li yıllarda misyon oluşturan bu hamleyi de bu yayını gerçekleştirenleri de tebrik etmemiz gerekir.

Doğan, 12 Eylül’ün ülke yönetimindeki artçı depremlerine, hukukun askerileşmesine, muhalif düşüncelere karşı JİTEM gibi mafyatik ekiplerin şerrine karşı nasıl ki Halil Kaleli müstearını kullandıysa 28 Şubat 1997 askerî müdahalesinin hüküm sürdüğü yıllarda da Mustafa Karahasanoğlu’nun Vakit gazetesinde Asım Yenihaber müstearıyla köşe yazıları yazdı. 25 Ağustos 2003 tarihli “Onbaşı bile olamayacakların general olduğu ülke” başlıklı yazısında “sadece iki generalin sözleri”ni eleştiriyordu: Aytaç Yalman ve Çetin Doğan...
Bu yazıya, “iki” değil, tam “312 general” dava açtı. 312 general arasında da Aytaç Yalman vardı ama Çetin Doğan yoktu. O “Balyoz Darbe Planı”nı hazırlamakla meşguldü. Onun yerine tam 311 general kendilerinden bahsedilmediği halde Asım Yenihaber’e dava açtı. “Onbaşı bile olamayacakların general olduğu ülke” başlıklı yazısı sebebiyle açılan davada istenen para, “toplam 624 milyar lira” idi. 312 generalden bazıları dava devam ederken öldüler. Onların ölümü, ister istemez davanın da uzamasına yol açtı. 9 yıl içinde duruşma ve temyiz safhalarından sonra istenen para faizleriyle birlikte 1 trilyon lirayı aşmıştı.

312 general tarafından suçlanan Asım Yenihaber, Asım Yenibahar olarak mahkeme dosyasına girdi ama Mehmet Doğan olarak tazminata mahkûm oldu. Bu süreçte o hiç boyun eğmedi, müdahene yapmadı, sistemin zulüm ve haksızlıklarını ifşa etmeye devam etti. Ancak Haziran 2012’de Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, davanın bozulmasına hükmetti. O İslam ve halk düşmanı generallerin bazısı ordudan atıldı, bazısı öldü; ama Mehmet Doğan 28 Şubat sürecinde çok ağır baskılara, saldırılara ve linç girişimlerine maruz kalmasına rağmen, hiçbir zaman dik duruşundan taviz vermedi. O çalıştığı devlet dairelerinde de 657 sayılı kanun kapsamında değil, sözleşmeli olarak çalıştı ve SGK’dan emekli oldu.

Doğan, hayatının son olgunluk döneminde dindar-muhafazakâr kesimden dışlanma pahasına örnek alınacak ve ideal bir amel ortaya koydu. Politik camiada muhafazakâr dindarlığın Kemalizm savunuculuğuna yöneldiği veya savrulduğu bir dönemde son kitap çalışması “1932 - Dinî İnkılâp Yılı”nı yayınladı. Kemalist ideolojinin özellikle 1932'den itibaren İslami olan kavramları ve ibâdi formları nasıl yasakladığını ve tahrif etmeye çalıştığını müşahhas örnekleriyle anlatmaya çalıştı.

Doğan’ın son kitabı "1932 - Dinî İnkılâp Yılı" hem İslami tebliğ ve nezaket diliyle yapılan tarihî bir analiz hem karşıtımıza kimlik olarak sığınamayacağımıza veya post-İslamcı bir tutumla karşıtımızla kimliksel olarak uzlaşamayacağımıza dair bir şahitliktir.

Ama onun vefat haberiyle beraber kısa biyografisini veren Yeni Şafak ve Karar gazeteleri yayınladıkları kitap listesinde onun son kitabına yer vermemişlerdi. Mehmet ağabeyin vefatının ardından onu farklı nedenlerle sosyal medyada öven birçok tanıdığının da onun vasiyet niteliğindeki son çalışmasına değinilmemesi bir takipsizlik ihmalinden mi kaynaklanıyordu; yoksa onun misyonunun paylaşılmasının riskli görülmesi nedeniyle miydi? Bilmiyoruz. Ama en azından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onun “dinimizi ve dilimizi tahrip edenlere karşı” duruşuna yaptığı vurgu miktarında da olsa yaşadığı ideolojik mücadelesini öne çıkartmaları gerekmez miydi?

D. Mehmet Doğan’ın son kitabı, milli dindarlığı aşamayanlara, yaşanmışlıklara dayanan ve bugüne uzanan belgelerle örülmüş ciddi bir uyarı ve ikaz çalışmasıdır.

Allah ahiretteki akıbetini hayreylesin; rahmet ve şefaatine nail eylesin.

Hamza Türkmen Arşivi