Yüreğini perçinleyen bir davası olmadan susuz kalmış ağaçlar misalidir insan. Dik durmak için verdiği uğraş, dışına az biraz yansırken, içini kemiren gaflet kurtları telafisi zor boşluklar oluşturur. Uyanmadan dolmayan, iradesini kendine kalkan yaparak taşkınlıklara saldırmadan kapanmayan boşluklar...
Bu dünya, her ne kadar zalimliğiyle akılları donduran vicdan yoksunlarını barındırsa da küfrün refahı için Müslümanların mukaddesine göz koyan beyinleri parçalamaya ant içmiş olanları da saklıyor koynunda. Kılıcını her savurduğunda özgürlüğe bir adım daha yaklaşanlar, adımlarını yalnızca davasının kesik nefeslerini hayata döndürebilmek için atanlar, bakışlarını susuz kalmış topraklara indirip her bir karışına yemyeşil fidanlar dikmeden kaldırmayanlar, zırhını ölmekten değil de İslam sancağını çekemeden ölmekten korktukları için kuşananlar... Onlar tarihe zaferlerini bir bir işlediği için sökülmeye yüz tutmuş sevdalar bu nakışlardan güç alıyor.
İnananlar biliyor ki bir gün tüm dünya, güneşin, ayın ve yıldızların şahit tutulduğu o günde, yüce davanın azizliği önünde diz çökmek için yer bulamayacak.
Tarih yazan ve tarih olan isimlerden bir isim. Şark'ın (ve içinde İslam yetişen tüm yüreklerin) kartalı, Selahaddin.
Bu yüce şahsiyetin yaşantısından mı yoksa yazar Ali Emre'nin sürükleyici dilinden mi bilinmez, kitap ele alındığı anda en az otuz kırk sayfa okutmadan bırakmıyor. Olayların ve karakterlerin çokluğu tarihe ilgisi olmayanlar için kitabın akıcılığını yer yer kesintiye uğratabilir belki ama kâfir ve Müslüman karşılaştırması ortaya konduğu anda tekrar içine çekmeye ve hayretle satırlarda gezindirmeye devam ettiriyor. Ayrıca meselelerin, savaşların ve düşmanlıkların sert bir üslupla anlatılması, diyalogların gerçeğe en yakın biçimde oluşturulması olayların ciddiyetini en derinden hissettiriyor.
Selahaddin'in aile içi hayatından kesitler okurken birden büyüdüğünü ve ardı arkası kesilmeyen fetih ve zaferlerin peşinden koştuğunu görüyoruz ilk sayfalarda. Sanki biraz ilerleyecek ve çocukluk anılarından bahsetmeye devam edecekmiş gibi bir his uyandırıyor fakat çok geçmeden asıl hayatına girmiş buluyoruz kendimizi. Selahaddin'in yanında bulunan ve her daim sadık kalan arkadaşlarının sayısı sayfalar ilerledikçe artıyor ve dillerinden dökülüp kalplerine yansıyan güzel konuşmaları okuyucuyu epey etkiliyor. Ancak iyiler çoğaldıkça küffar tarafı da boş durmuyor ve kendi içlerinde gittikçe artıyorlar. Biri bitti derken diğeri meydana çıkıyor ve Müslümanların yoluna taş koymaya, İslam davasının gayelerini gerçekleştirmek için canını ortaya koyan mücahidlere tek tek engel olmaya çalışıyorlar.
Sayfalar ilerlerken söz konusu düşman kesimin isimlerini okuyabilmek ne kadar zorladıysa gerçek amaçlarını ve tarihte neden var olduklarını anlamak da bir o kadar zor oldu. Zira savaş meydanında kükreyerek önlere atılırken, sıradan vakitlerde fütursuzca akıllarını kaybedecek kadar içiyorlar, eğleniyorlar, kendilerine has, günaha bulanmış uğraşlarıyla vakit öldürüyorlar. Bu zamana kadar imanları uğruna o topraktan bu toprağa göçüp yeryüzünü kâfirlerden ve kâfirlerin kurduğu sistemlerden temizlemek için didinen büyük adamların kılıç salladığı mahlûklar, gerçekten normal yaşantılarında bu kadar basit zevklerle mi ayakta duruyorlardı (!) diye düşünmeden edemiyor insan ve aslında onların bu basit ve hayvanlardan daha aşağı derecede çalışan (!) beyinleri sayesinde, Müslümanların bir şeyleri başarması ve zafer elde etmeleri çok da zor olmuyor.
Kâfir ve Müslümanların karşılaştırmasını sık sık tekrarlayan yazar, aralara serpiştirdiği mükemmel alıntılarla eserine renk katıyor. Tarihi iliklere kadar hissettiren bu alıntılardan sadece biri şu şekilde:
“Kılıcı avuçta ya da belde değil de akılda taşımak gerektiğini söyleyip durur bana.” (s. 35)
Elde edilen güç veya kullanılmayı bekleyen güç aletleri, olduğu yerde ne sahibinde bir değişikliğe sebep olacak ne de karşı tarafın hilelerine gölge düşürecektir. Yalnızca taşıyıcısına yük olacak, durduğu yerde körelip işe yaramaz hâle gelecektir. Tıpkı olaylar karşısında çoğu zaman asla devreye sokulmayan akıl nimeti gibi.
İşte yılların bilgi ve hatırasını heybe misali taşıyan akıl, zamanı geldiğinde devreye girecek ve sahibine yapılan her türlü saldırıyı savuşturacak nitelikte olmalıdır. Aksi takdirde kendi kendini yaralamanın önüne geçemeyecektir.
Bu sözün yaşayan hâli olan Selahaddin ve sadık erleri de her fırsatta kalkanlarını bedenlerine, kılıçlarını ise akıllarına yerleştirip kendilerini meydana atıyorlardı. Yüreklerinde hissettikleri ilahî emir, onların dur durak bilmeden mücadele etmelerini sağlıyordu.
İlerleyen sayfalarda Selahaddin'in ağzından okuduğumuz etkileyici cümleler ve sanki şimdiki asra sesleniyormuş gibi yaptığı çağrılar dikkate değer nitelikte:
“Kardeşlerim! Hak, en güçlü binadır. Bâtıl ise yok olmaya mahkûmdur. Toprak aşınsa bile ayakta kalır, köpük ise er geç sönüp gider. Her insanın ayağı sürçebilir. Biz affın ve birliğin takvaya daha uygun, daha güzel bir davranış olduğunu görüyoruz...” (s. 74)
Her daim yanındaki birliklere ve etrafında toplanan halka öğüt vermeyi ihmal etmeyen, geçmişte dimağına biriktirdiği ilimle yaşamayı sürdüren Selahaddin, o zamanki toplumlarda da şimdilerde hayatına şahit olan ve izini takip eden insanlarda da büyük etkiler bırakıyor. O, yalnızca savaşçı bir Müslüman değil, ilmi ile amel eden ve ağzını sürekli hakikat için açan, kılıcını da yalnızca bu uğurda sallayan büyük bir liderdi şüphesiz. Geçmişin farkında ve bu farkındalıktan dolayı şimdiyi elinde tutup geleceği tâbi olduğu dinin çizgisinde inşa etmeyi ant içmiş bir kişilik.
Müslümanların o zamanlar uğruna verdiği mücadelelerin meyveleri bir bir dalından düşerken, hâlâ esaretin pençesinden kurtulamamış diyarların ve olan her şeye seyirci kalanların ahvalini yansıtıyor kitabın çoğu kısmı. Nitekim Müslümanların Frenklerle olan ilişkilerinden uzunca bahseden bir bölümün sonunda Selahaddin'in söylediği sözlerle bugün arasında bağlantı kurulmaması imkânsız:
“Kudüs'ün fethini geciktiren de bizim kendi iç çekişimizdir. Dağılmış sürüler gibi kendi derdimize düşmemizdir. Tek çare birliktir. Allah'ın yardımı da o zaman gelecektir.” (s. 107)
Evet, insan doğasında gecikmek, bekletmek, ertelemek ve umursamamak gibi olgular epey yer kaplamakta. Bunun farkına varmak ise pek mümkün değil. Gaflete batmak her zaman daha kolay gelmiştir insanlara. Sessiz kalmak bir yerlerde onlarca canın ölüme terk edilmesine neden olurken, söz konusu meseleyi gündemine bile almaya layık görmeyen, bunun insanlık davası olduğunun farkına varmayan, umursamaz bir tavırla cahilliği kucaklamış kesim de yok değil. Şark’ın kartalının da söylediği gibi dertler bir olmalı, aynı davaya adanmış yürekler olarak sürdürmeliyiz yaşantımızı. Aksi takdirde dağılmış sürülerden bir farkımız kalmaz ve kendimizi anlamsız hengâmelerde benliğimizi yitirirken buluruz.
Zalimi yerle bir etmek, asıl esir olması gerekeni prangalara vurmak mecburiyetinde insanlık. Adalet derin bir uykudayken, ölümü, konuşmayı öğrenememiş bebeklerin gözlerinden okurken, kılıçlar zalime karşı hep körelmiş haldeyken rehavet nasıl tek kaçışımız olabiliyor? Farkında mıyız ki biz kaçtığımızı sanarken, Selahaddin’in yağız atı dörtnala peşimizden geliyor. Biz bu gaflet dolu yaşantımızdan vazgeçmedikçe o da bıkmayacak, yorulmayacak. Ahirete dek.


