Çocukluğumdan beri Filistin’le ilgili birçok yazı okudum, haber ve video izledim ama çoğunun ortak noktası dışarıdan bakanlar tarafından üretilmiş içerikler olmasıydı. Birinci elden bir kaynak olarak ilk defa “Diken ve Karanfil”i okudum. Bir okur olarak başta kitabı çeviren Vahdettin İnce'ye, kitabı yayınlayan Ekin Yayınlarına çok teşekkür ediyorum. Bu kitaptaki samimiyeti sıcaklığı daha önce hiç hissetmemiştim. Kitabın çevirmeni Vahdettin İnce, “Hiçbir kitabı çevirmek bana bu kadar ağır gelmemişti.” diyor; ben de bir okur olarak hiçbir kitabı bu kadar zor okumadığımı belirteyim. Duygusal olarak çok gelgitler yaşadım. Bir oturuşta okunulacak kadar akıcı ve samimi ama çok fazla zamanımızı alacak kadar yorucu ve stresli. Kitabı okurken çok ağladım, azıcık da sevindim. Kendimce birçok ders aldım. Rahmetli Seyyid Kutub’un belirttiği gibi “Kalem sahipleri çok şey yapabilirler. Fikirlerinin yaşaması uğruna ölmeleri; düşüncelerini bedenleri ve kanlarıyla beslemeleri şartıyla.” Bu kitapta bu adanmışlığı buram buram kokluyorsunuz.
Kitapla ilgili kim ne demiş, neler yazmış diye internette arama yapayım, dedim ve çok şaşırdım. Birkaç yazı dışında kitapla ilgili neredeyse hiçbir şey yoktu. Bu ülkede ruh hastası Hitler’in “Kavgam” kitabı milyonlar satarken Gazze’nin yakılıp yıkıldığı, acıların büyük ve dayanılmaz olduğu dönemde Filistin’i bizzat yaşayan ve yaşayanların hayatını anlatan bu kitabın ülkede büyük ses getirmesi beklenirdi oysa. Yeterince ilgi toplamaması bana çok garip geldi. Hâlbuki bu kitap bize bizi anlatıyor. “De te fabula narratur / Anlatılan senin hikâyendir.” Peki, geçmişimizi, adetlerimizi, kendimizi anlatan bu kitaba karşı neden ilgisiziz?
Kitabın birinci muhatabı Filistinli gençler ve sonrasında Filistin halkıdır. Roman formatından ziyade otobiyografiye daha yakın görünen kitap için uzun öykü de diyebiliriz. Ben de oluşan intiba ise bu kitap, bir manifesto ve gençlere davet hükmündedir. Kitap başından itibaren gençlere kim olduklarını, neyi istediklerini, amaçlarını, eylemlerinin arka planını, insanların fedakârlıklarını dönüp dolaşıp anlatmış.
Kitabın adından da anlaşılacağı üzere Siyonistleri dikene, kendilerini ise karanfile benzetiyor yazar. Dikenin iki özelliği öne çıkar: Ömrü kısadır ve kısa süreli acıya yol açarak insanlara rahatsızlık verir. Bir gün bir sahabe “Takva nedir?” diye Hz. Ömer’e sorar. Hz. Ömer: “Siz hiç dikenli yolda yürüdünüz mü?” diye karşılık verir. Sahabe de ‘evet’ deyince bu kez Hz. Ömer sorar: “Peki, ne yaptın?” O da “Eteklerimi topladım ki zarar görmeyeyim.” diye cevap verir. Bunun üzerine Ömer (ra) şöyle der: “Takva senin dikene karşı gösterdiğin hassasiyetindir, günahlardan uzak durmandır.” Yazar, mücadeleyi “Filistinli bir muttakinin dikenlerle olan savaşı” olarak görüyor. Nitekim kitabın birçok yerinde İsrail’in yenilmezliği efsanesinin bir abartı ve şehir efsanesi olduğunu belirtir: “Onları gözünüzde büyütmeyin ama dikene karşı da dikkatli ve tedbirli olun!”
Karanfil figürünün de bilinçli seçildiğini düşünüyorum. Çünkü kitabı elinize alıp okumaya başladığınızda kahramanın Ahmet olacağını düşünürsünüz ama kitabın ilerleyen sayfalarında sessiz sakin olan İbrahim kahramanlaşır; acılar, yokluklar, ihanetler İbrahim’in kişiliğini ve karakterini çivi gibi şekillendirir. Henüz 5 yaşındayken 1967 savaşında babasının şehadeti ve ardından annesinin onları terk etmesi ve yengesinin yanında büyümesi, abisinin yoldan çıkıp muhbir olması İbrahim’in karakterine ve geleceğine vurulan son ve en büyük karanfil (çivi) olur.
Yaşadığı hayal kırıklıklarının ardından kendine söz vermiştir İbrahim: “Gazze’yi asla terk etmeyeceğim!” Bu uğurda gerekirse çok sevdiği yakınlarını dahi kaybetmeye göze almıştır artık. İbrahim’in yaşadıklarının benzerini birçok Filistinli yaşamıştır ve onlara şöyle sesleniyor: “Karanfil gibi güçlü olun, aynı zamanda karakteriniz ve kişiliğinizle de karanfil gibi güzel kokun. Hastalıkları, pisliği ve ağrıları ortadan kaldırın.” Karanfil aşkı ve ölümü/şehadeti temsil etmektedir.
Kitapta Yahya İbrahim Sinvar’ın karakterini, düşüncelerini, gelecek hakkındaki tasvirlerini görebilirsiniz. Ne düşündüğünü, neleri öncelediğini, en çok kimlerden nefret ettiğini ve onlara karşı olan tutumunu açık açık yazıyor. Filistin halkından bahsederken herkese karşı kuşatıcı, anlayışlı ve iyimser davrandığını; insanların hatalarını bilgisizliklerine ve çaresizliklerine verdiğini; farklı düşünenleri ise desteklemese dahi karalayıp kötülemediğini görüyoruz. Ancak muhbirlere karşı çok sert ve acımasızdır. Onları en büyük tehlike olarak görür ki en yakın arkadaşı olan Faiz ve kardeşi Hasan’ı gözünü kırpmadan öldürür. İbrahim mücadeleyi ve fedakârlığı merkeze alan, pes etmeyen ve diplomatik oyunlara gelmek istemeyen birisi olarak karşımıza çıkıyor. Oslo görüşmelerini kendisi hapiste olduğu halde eleştirir ve sürece şöyle bakar: “Gazze’den ayrılmak zorunda olan İsrail’e merdiven vererek işini kolaylaştırdınız. Bu yetmezmiş gibi birçok taviz vererek yıllardır büyük emeklerle sahada kazandığımızı masada bıraktınız.”
Yazar, FKÖ’yü Mahmud'un şahsında sembolleştirirken Hasan’ı da İslami direniş olarak sembolleştirir ve genel geçer düşüncelerini bu isimler üzerinden okuyucuya aktarır. Kendisini İbrahim olarak bazen de Ahmet olarak ifade eder. İslami direniş düşüncesine tamamen katılmakla beraber düşüncelerini İbrahim aracılığıyla dile getirir. Mahmud’un büyük abi olması ve onları koruyup kollaması, sağlamcı ve riski göze almamasını FKÖ’ye benzetebiliriz. Kitabın bir yerinde Hasan (İslami direniş) ve Mahmud (FKÖ) tartışırken Hasan kızar ve sesini yükseltir. İbrahim araya girer ve “Mahmud babamız gibidir, ona karşı saygıda ve sevgide kusur etmemeli, söylediklerini sonuna kadar anlayışla karşılamak gerek.” diye cevaplar. Nitekim kitabın hiçbir yerinde Yaser Arafat ve FKÖ ile ilgili kötüleme ve karalama görmüyoruz. “Düşmanımız belli, mücadelemiz belli. Birbirimizle olgun bir şekilde tartışalım, birbirimizi eleştirelim ama birbirimizin kalbini kırıp düşman olmayalım. Her seferinde annemizin tatlısından yiyelim, mutlu ve kardeşçe ayrılalım.” yaklaşımındadır sürekli.
Kitaptaki “yenge” figürü Filistin annelerini temsil ediyor: fedakâr, mücadeleci, iffetli, ailesine ve çocuklarına aşırı bağlı. Yeri geldiğinde anne, yeri geldiğinde hükümet, yeri geldiğinde mahkeme ama hepsinde sevgi, şefkat ve anneliği görebiliyorsunuz. Kadınların iyi bir anne, iyi bir eş olmasının ne kadar önemli olduğunu; kendisinin ve amca oğullarının yetişmesindeki anne faktörünü uzun uzun anlatan yazar, adeta yiğitler böyle annelerin evlatları olarak yetişirler, demek istiyor.
1967 savaşında ve sonrasında Filistin'de iki hareketten bahsediyor yazar: ulusalcılar ve Halk Cephesi. Bu iki hareket, güçlerinin zirvesinde oldukları dönemde bütün Filistin ikiye ayrılmıştı. Bir gün Şeyh Ahmed Yasin ortaya çıkar ve insanlara vaaz verir, sohbet eder, gençleri etrafında toplamaya başlar. Yazarın tabiriyle “eğitim ve hazırlığa” başlar. Ektiği tohumlar koca çınarlara dönüşür. Kitabı okurken Şeyh Ahmed Yasin’i X Men filmindeki tekerlekli sandalyeli profesöre benzettim. Birçok insan yetiştiren, zihninden başka hiçbir gücü olmayan ama müthiş işler yapan kahramanların öğretmeni Şeyh Ahmed Yasin. Şeyh İslami çalışmalara başladığında Mahmud’un yaptığı “Siz sohbet ederek, namaz kılarak mı vatanı kurtaracaksınız?” şeklindeki küçümseyici eleştiriye İbrahim, hocasından aldığı cevabı verir: “Halkımız belki şu an büyük fedakârlıklara hazır değil ama günü geldiğinde çok büyük bir mücadele koyacak ortaya, büyük işler yapacak ve o gün için bize düşen eğitim ve hazırlıktır.”
Buna benzer sorulara hepimiz ya doğrudan muhatap olduk ya da kendi kendimize sorduk: Sohbetler, namazlar, okumalarla neyi değiştireceğiz? Neden hiç ilerleyemiyoruz, bir şeyleri değiştiremiyoruz? Ve görüyoruz ki bu sorulara/kuşkulara en güzel cevabı Filistinli kardeşlerimiz veriyor. Peygamberimiz (s) ve sahabenin ibadetle dirilmesi gibi Filistinliler de dirildi ve büyüdü. Rabbimizin “Sabır ve namazla yardım isteyin.” ve “Kavmi Şuayb’a: ‘Ey Şuayb! Senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Yoksa sen bunu yapmazsın; çünkü sen yumuşak huylu, akıllı bir insansın.’ diye sordu.” ayetlerini yaşayan bir ümmet oldular. Bu bağlamda kitabın kahramanı, Mahmud’la yaptığı tartışmalarda Halk Cephesinin ve ulusalcıların bu halka geçici çözümler sunduğunu, halkın kurtuluşunun İslami mücadelede olduğunu belirtir ve “Halkımız Müslümandır. İffetlidir, namusludur, özü ve yüzü İslam’a dönüktür. Macera aramaya gerek yok, hazineyi başka mecralarda aramayın, yanı başımızdaki hazineyi görün.” der.
Kitabı okuduğumda bir kez daha İslamcılığın dünya için ne kadar büyük bir fırsat ve umut kaynağı olduğunu anladım. Rahmetli Seyyid Kutub’un “İstikbal İslam’ındır.” dediği gibi ben de tüm kalbimle öyle diyorum. Çünkü Filistin davası başta Filistinlilere sonra da bütün dünyaya İslam’dan başka bir çözümün olmadığını tecrübe ederek göstermiştir. 1967 ve sonraki yıllarda Filistin'de iki ana akım olan ulusalcılar ve solcuların nasıl yavaş yavaş eridiklerini hatta tükendiklerini, Siyonistlere karşı mücadelede nasıl zayıfladıklarını ve halkta karşılık bulamayıp yabancılaştıklarını; İslamcıların ise sömürü ve işgale karşı nasıl direndiklerini, halkta nasıl karşılık bulduklarını hepimize yaşayarak ve adeta bir laboratuvar gibi göstermiştir. Dünyada İslamcı hareket ilk ortaya çıktığında çok zayıf, cılız ve halktan kopuk bir hareket olarak görülmüştü. İlk defa 1948 Arap-İsrail savaşında bir grup gönüllü İhvan mücahidi cephede kahramanlar gibi savaşıp mücadele edince bu, egemen güçlerin dikkatini çekmişti. Sonraki bütün savaşlarda ve cephelerde İslamcılar mücadelenin en önünde ve sonuna kadar savaşan güçler olarak göründüler. Üstelik bu hareketin kendisinden önceki hiçbir harekete benzemeyen bir yönü de vardı. İslamcılar ilim ise ilim, savaş ise savaş eriydiler. Bunların potansiyel tehlikeleri muazzamdı. Bundan dolayı İslamcılık küresel güçler tarafından adı konulmamış bir savaşın baş düşmanı olarak yerini aldı. İslamcıları karalamaya, kötülemeye, fikirsel ve eylemsel olarak zayıflatmaya çalıştılar. Egemenlerin çok iyi bildikleri bir şey vardı: Halk hareketleri dışardan saldırılarla bitmez, içerden yıkılmalıdırlar. Bunun için düşünsel ve bireysel ayrılıkları desteklediler, farklı hedefleri ve istekleri, zaafları ve hazları ön plana çıkardıkça İslamcılık da maalesef zayıfladı. Ancak Filistin'de İslami hareketin yükselişini engelleyemediler.
Malik B. Nebi “Bilal’in kızgın çöllerde kayanın altında ‘Ahad’ diye haykırması, aklın veya içgüdünün sesi değil ruhun haykırmasıdır.” der. Gazze'de yükselen çığlık Bilal’in çağımızdaki çığlığıdır. Öyle yalnız öyle sessiz ama taşları bile çatlatan, gökleri inleten, yeri sarsan bir çığlık fakat ölü kalplere vız gelen bir çığlık. Bu çığlık, gücünü ruhundan alıyor. Bunu hiçbir akıl ve içgüdü anlamadı, anlayamaz da. O ruh, kaynağını ve gücünü Kur’an’dan alıyor. O ruh, gücünü yürüyen Kur'an olan Resulullah’tan (s) alıyor. O gün Hz. Ebubekir koşarak adeta uçarak yetişti Bilal'e ve o ruhu özgürlüğüne kavuşturdu. Peki, bugün Gazze'ye kim Ebubekir (ra) gibi koşarak yardım edecek? Kimin ruhu volkan olup Siyonizm’i eritecek? Aramızda canlı var mı acaba? Ruhunu kaybeden, canlı olarak geziyorum demesin. Çoğumuz ceset olmuşuz da farkında değiliz. Anlayamayız Gazze’yi ve insanlarını. Onca yokluğa ve onca ölüme rağmen hayretler içinde imanlarına, mücadelelerine, vakarlarına ve izzetlerine bakıyoruz. Hayret ediyoruz onlara baktıkça çünkü biz öyle değiliz; onlar gibi olamıyoruz. Nasıl oluyor? Gazzelilerin imanları ne kadar büyük! “Nasıl Müslümanlar böyle!” diyoruz.
Aslında onlar sadece yapmaları gerekeni yapıyorlar: Bir Müslüman gibi yaşayıp bir Müslüman gibi ölüyorlar. Biz yaşamıyoruz ki! Ruhumuz yok. Ama ölü kalpleri uyandıran Kur’an yanı başımızda. Elimizi önce kendimiz için açalım ve önce Rabbimizin bize rahmet etmesi için dua edelim. Rabbimizden af ve mağfiret dileyerek hep beraber Gazze'yi bu ateşten kurtarmanın yollarını arayalım.


