Aksa Tufanı ve Soykırım Savaşı: Fitili Çeken Kim?
Haksöz Dergisi Sayı: 402/403 - Eylül/Ekim 2024

Filistin’de 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen ve Aksa Tufanı olarak isimlendirilen operasyon kamuoyunun gündemine, projektörün tutulma tarzlarına göre çok farklı şekillerde yansıtıldı. Bu yüzden özellikle olayın arkasından yapılan yorumların genelinde, uluslararası Siyonizm’in tesirindeki medya organlarının da çarpıtmasıyla Filistin direnişini suçlayan ve haksız çıkaran yaklaşımlar baskın çıktı. Filistin halkının mücadelesini haklı bulanlardan bile birçok kişi söz konusu operasyonu ya zamansız ya savaş hukuku konusunda uyulması gereken ilkelerin gözetilmediği ya olayın arka planı hesap edilmeden aceleye getirilmiş bir teşebbüs ya da muhakemenin değil heyecanın tesiri altında gerçekleştirilmiş bir eylem olarak değerlendirdi ve mahkûm etti.

Öncelikle şunu belirtelim ki Aksa Tufanı ismiyle gerçekleştirilen operasyon da sonuçta beşer kararlarıyla gerçekleştirilmiştir ve hatasız olduğu iddia edilemez. Bütün eleştirilerden muaf olduğunu kimse ileri süremez ve sürmüyor da. Ancak eleştirilerde her şeyden önce doğru bilgiyi esas almak ve insaf sınırları içinde kalmaya dikkat etmek gerekir. Ayrıca ortada bir zulüm olduğu zaman mazlumun bu zulümden kurtulmak için yürüttüğü mücadelede herhangi bir strateji hatası yapması zulmü haklı çıkarmayacağı gibi mazlumun yalnız bırakılmasına da gerekçe oluşturmaz. Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olan herkesin zulme karşı ve mazlumun yanında yer alma görevlerini yerine getirme gayreti içinde olmaları, hiçbir şey yapamasalar bile tavır, konum ve çizgilerini bu doğrultuda belirlemeleri gerekir.

Filistin topraklarındaki Siyonist işgal bizatihi zulüm, işgal edilen toprakların sahipleri durumundaki Filistin halkı ise mazlum ve haklıdır. Üstelik Siyonist işgalci insanlık dışı uygulamalarında sınır tanımadan kesintisiz bir şekilde zulmüne devam ederken Filistin halkı sadece bu zulmün son bulması, gasp edilen haklarının geri verilmesi için haklı ve meşru bir mücadele vermektedir.

Olaya bu açıdan baktığımızda Filistin’de bugün yaşanan olayların fitilini çeken hadisenin de 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonu olmadığı, bilakis bu operasyonun haksız bir şekilde işgali gerçekleştirmiş bir zulüm gücünün sürdürdüğü ve sürekli bu zalimlerin hedefindeki Filistin halkının mağdur edildiği bir yangının söndürülmesi amacıyla gerçekleştirildiği anlaşılacaktır. Yani Aksa Tufanı yangının fitilini çekmemiş bilakis söndürülemeyen bir yangına müdahale amacıyla itfaiye ekibini harekete geçirmiştir.

Yangının sürekli yayıldığı, tehlikenin büyüdüğü ve tehdidin arttığı ortamda insanların yapmayı düşünecekleri şey genişleyen tehlikenin önüne geçilmesi için ne yapabilecekleri üzerinde fikir yürütmek ve proje üretmeye çalışmak olacaktır. Bunu yaparken bazen karşındaki düşmanın nasıl bir tavır takınacağını ve strateji izleyeceğini önceden bilemeyebilir ve hadiselerin devamının nasıl geleceğini de kestiremeyebilirsin. Nitekim tarihte bu türden gelişmeler çok olmuştur.

Aksa Tufanı da aşırı ırkçı Siyonist partilerin ittifakıyla kurulan koalisyon hükümetinin Filistinlilere yönelik saldırıları, işgal zindanlarındaki esirlere yönelik baskıları, Mescid-i Aksa’ya yönelik tehditleri, sürekli yeni kişileri zindanlara doldurmak amacıyla gece baskınlarını artırması karşısında ona “dur” demek amacıyla gerçekleştirilen önemli bir ataktır.

Direniş böyle bir operasyonla işgal toplumunu en çok zorlayacak yöntemin onlardan bazılarını esir alarak bir karşıt baskı ve pazarlık aracı oluşturmak olacağını düşündü ve bu amaçla 7 Ekim eylemini gerçekleştirdi. Bu operasyonda öncelikli olarak karakolları, güvenlik merkezlerini ve istihbarat merkezlerini hedef aldı ve esirlerini öncelikle buralardaki görevliler arasından seçti. Bu arada Gazze çevresinde gayri meşru bir şekilde kurulmuş yerleşim merkezlerinden bazı sivilleri de Filistinli esirlerin serbest bırakılması için işgal hükümetine ve Siyonist topluma baskı yapmak amacıyla esir aldı. Sivil esirlerin önemli bir kısmını da işgal hükümetiyle yapılan ilk pazarlıkta gönderdi. Geride kalanların büyük çoğunluğu askerî teşkilat, güvenlik ve istihbarat elemanlarıydı.

Ne kadar ilginçtir ki Batı Şeria bölgesinde her gece, insanların istirahate çekilmesinden sonra kapıları kırarak evleri basan, çocukların kafalarına silahların namlularını çevirmek suretiyle anne ve babalarına şantaj uygulayan ve onlarca insanı da toplayıp esir kamplarına götüren Siyonist işgal güçlerinin bu baskınlarını gündeme getirmeye bile değer bulmayan küresel güçler ve onların hizmetindeki medya organları Aksa Tufanı karşısında büyük bir kıyamet kopardı, tüm dünyayı ayağa kaldırdılar.

Tabiî, çıkarılan bunca gürültünün amacı işgalci Siyonistlerin Filistin direnişine karşı çok geniş çaplı bir saldırı gerçekleştirmesine zemin oluşturmak amacıyla dünya kamuoyunu psikolojik yönden hazırlamaktı.

Filistin direnişi, işgalcilerden çok sayıda şahsın esir alınması durumunda işgal rejiminin en azından kendi toplumundan gelecek tepkiyi de nazar-ı dikkate almak zorunda kalacağını ve yerleri belli olmayan rehinelerin bulunduğu, dolayısıyla onların da hayatlarının riskte olduğu bir alana yıkıcı bir saldırı gerçekleştirmekte tereddüt edeceğini, o yüzden esir takası konusunda pazarlık yapmaya yakın durmak zorunda kalacağını hesaplamıştı.

Ancak işgal rejimi böyle bir pazarlığa girmenin, direniş karşısında kesin yenilgiyi kabul etmek ve ileriye dönük benzer operasyonların da önünü açmak anlamına geleceği, bunun da “İsrail”in geleceği açısından yeni tehlike kapıları açılmasına fırsat verme sonucu doğurabileceği düşüncesiyle kendi elemanlarından ya da “vatandaşları”ndan esir alınanların da hayatlarını tehlikeye atmayı tercih etti ve Siyonist toplumdan gelebilecek tepkileri de göze alarak Hannibal Protokolü’nü uygulamaya karar verdi. Bunda tabiî işgal hükümetinin 7 Ekim eylemi karşısındaki başarısızlığının üstünü örtme politikasının ve ABD’nin İslam dünyasıyla ilgili politikalarında kilit konumunda olduğunu düşündüğü İsrail’in geleceğiyle ilgili endişelerinden kaynaklanan telkinlerinin, işgalci Siyonistleri cüretlendirerek askerî operasyona teşvik etmesinin de önemli rolü olduğu tahmin ediliyor.

Hannibal Protokolü normalde işgalcilerden bir askerin kaçırılması durumunda, onun rehin tutulmasının ileride işgal yönetimine karşı bir baskı aracı olarak kullanılmasına fırsat verilmemesi için kaçıranın da kaçırılanın da öldürülmesi talimatı verilmesi olarak bilinmektedir. 7 Ekim olayında ise bir asker değil 250’den fazla kişi esir alınmıştı. Ancak işgal rejiminin bu kadar sayıda vatandaşının bile hayatını riske atacak şekilde Hannibal Protokolü’nü devreye sokması devletin çıkarlarının muhafazasının söz konusu olduğu yerde hiçbir ilkesel, ahlaki ve insani değerin geçerliliğinin olmayacağını düşünen ve ABD emperyalizminin politik anlayışını belirleyen Makyavelist felsefeyle yönetildiği gerçeğini gözler önüne sermiştir. Bu aynı zamanda, Siyonist işgalci anlayışın Yahudileri sahiplenme konusunda ırkçılık derecesine vardırdığı tarafgirliğin de idealist bir temele dayanmadığını, onun Yahudi tarafgirliğini de pragmatist bir politika çerçevesinde istismar ettiğini gösteren bir gelişme olmuştur.

Siyonist işgal rejimi olay sonrasında ABD’nin destek ve yardımlarından da güç alarak Gazze’de, bir halkı dinî, etnik veya coğrafi kimliğine göre toptan hedef haline getirme anlamına gelen soykırım savaşı başlattığı halde özellikle Batı emperyalizmi bu savaşta işgal rejimine tam destek verdi. ABD’nin ve bazı Avrupa ülkelerinin verdiği destek ve sağladığı askerî yardımlar işgal rejiminin Gazze’de iyice haddi aşmasına, büyük bir katliam ve yıkım gerçekleştirmesine imkân sağladı. Özelde Arap ülkelerinin genelde İslam dünyasının Siyonist işgalcilerin bu derece ileri gitmesine karşılık göz doldurur bir şey yapamamaları veya yapmak istememeleri de Siyonist saldırganların işlerini kolaylaştırdı.

İşgal rejiminin Gazze’de ABD ile birlikte sürdürdüğü soykırım savaşının Gazze ahalisine ve genelde tüm Filistin halkına ağır bir külfetinin olduğu, çok sayıda insanın hayatına mal olduğu ve büyük bir yıkım gerçekleştirildiği ortadadır. Ancak bu savaşın Siyonist işgal rejimine de ağır bir maliyetinin olduğunu gözden uzak tutmamalıyız.

En başta Siyonist işgal rejiminin bölgede artık kazıklarını iyice sağlamlaştırmasına ve tüm Arap dünyasında “meşru” kabul edilmesine imkân sağlayacağını umduğu normalleşme süreci tamamen durduğu gibi ABD’nin müdahaleleriyle gerçekleştirilen siyasi ataklarda büyük çapta geriye gidilmiştir. Normalleşme sürecinin sekteye uğraması ve tekrar rayına oturtulması işleminin de bir hayli ertelenmesi işgal rejiminin siyasi ve diplomatik kazanımları açısından çok ağır bir darbedir. Çünkü işgal rejimi geleceğini garantiye almak için normalleşme planlarına çok büyük önem veriyordu. O yüzden Arap düşmanlıklarıyla öne çıkan aşırı ırkçı Siyonist partiler bile normalleşme sürecinin aksamaya uğramaması için Arap ülkelerinin liderlerine gülücükler göndermekte bir sakınca görmüyorlardı.

Kuruluşundan beri sürekli savaş halinde olan, bazı zamanlarda da hararetli savaşlara giren Siyonist işgal rejimi gerek teçhizat gerekse can kaybı açısından şimdiye kadar girdiği hiçbir savaşta Aksa Tufanı karşısında verdiği kadar kayıp vermemiştir. ABD’nin çok büyük destek vermesine rağmen, 365 km2 alana sahip Gazze bölgesine 80 bin tondan fazla bomba yağdıran ve yüzlerce füze atan, kara saldırıları için 365 bin yedek askerini cepheye süren işgalci Siyonistlerin yine de direnişi dize getirmeyi başaramaması direnişçilerin azmini ortaya koyduğu gibi işgal ordusuyla ilgili olarak oluşturulan “yenilmez” havasını da ciddi şekilde sarsmıştır.

Savaşın işgal ekonomisine de çok ağır bir külfet yüklediği ise zaten kamuoyuna açıklanan verilere zorunlu olarak yansıtılmaktadır. İşgal rejiminin savaşın ekonomik külfetini kaldırabilmek için ABD’den ve muhtelif Avrupa ülkelerinden büyük çapta yardım ve destek aldığı, çarkı ancak bu şekilde çevirdiği de bilinen bir gerçek. Bizzat Siyonistlerin kendi yorumcuları ABD’nin desteği olmadan İsrail’in bu savaşa birkaç aydan fazla tahammül etmesinin mümkün olmadığını dile getirmişlerdir.

Bu savaşla birlikte Siyonist işgal rejiminin, hizmetindeki medya araçları vasıtasıyla bir süredir yürüttüğü imaj düzeltme programı da tamamen bozulmuş, işgalci Siyonistlerin vahşi ve insanlık düşmanı karakterleri bütün çıplaklığıyla bir kez daha tüm insanlığın gözleri önüne serilmiştir.

Ahmet Varol Arşivi