İbret Aynasında Gazze
Haksöz Dergisi Sayı: 402/403 - Eylül/Ekim 2024

Tam bir yıldır büyük bir yürek yangınına dönüşen Gazze hem kendi zaaflarımızı, zayıflıklarımızı, eksiklerimizi hem de dünyayı ve yaşadığımız dünyanın adaletsizliğini, tutarsızlığını, samimiyetsizliğini net biçimde gözler önüne serdi. İnanılmaz zalimlikler dizisine sahne olan Gazze ve Filistin toprakları bir yandan dünya sisteminin barbarlığına ışık tutarken aynı zamanda acziyetimizi de olanca çıplaklığıyla yüzümüze vurdu. Yine Gazze, tüm arsızlığıyla sergilenen bu vahşet manzarası karşısında itiraz etmenin, bir şekilde direnmenin, zulmü bertaraf etmeye yetmese de haktan, adaletten yana tavır almanın, vicdan sahibi olmanın ne büyük bir ayrıcalık, ne büyük bir nimet olduğunu ortaya koydu.

Şu bir yıllık süreçte bütün dünyada büyük bir saflaşma yaşandı, küçücük Gazze büyük bir ayrışmayı netleştirdi. Bir tarafta zalimler, diğer tarafta direnenler olmak üzere savaşın iki cephesine paralel olarak, zulme ortak olanlar ile direnenlerin yanında yer alanlar karşı karşıya geldiler. Bu dünyada kimin kazanıp kimin kaybettiğinden öte, inanıyoruz ki bu saflaşma dehşetli din gününde birileri için sonsuz azap, diğerleri içinse cennet nimetleriyle karşılaşma olacaktır. Bu açık saflaşmada taraf olmayanlar, yaşanan devasa zulme bigâne kalanlar da mevcut elbette. Onların payına düşen şey ise bu dünyada utanç, ahirette şüphesiz hüsran olacaktır.

Gazze Bizi Kendimize Getirdi mi?

Bu bir yıllık süreci gerek küresel barbarlar açısından gerekse mücahidler açısından çokça konuştuk, vurguladık. Mamafih şunu unutmayalım ki bu süreci en fazla kendi pozisyonumuz açısından değerlendirmeye mecburuz. Yaşanan bu olağanüstü hadiseler zincirinin bize ne kattığının, gerek bakış açımız gerekse de pratiğimiz açısından bizde neleri değiştirdiğinin muhasebesini mutlaka yapmalıyız.

Eylül ayının ilk haftasında Gazze Dayanışma Platformunun bir eyleminde konuşan Filistin Âlimler Birliği Başkanı Şeyh Nevvaf Tekruri’nin bir uyarısı çok çarpıcıydı. Şeyh Tekruri bir yıla yaklaşan Gazze hadisesinin bizde ne tür bir değişikliğe yol açtığını kendimize sormamız gerektiğine dikkat çekiyordu. “Eğer Gazze bizim düşüncelerimizde, ilişkilerimizde, ibadetlerimizde, günlük yaşantımızda, soframızda, uykumuzda bir değişikliğe yol açmadıysa ortada ciddi bir sorun var demektir.” diyordu. Gerçekten de bu çok önemli bir soru, çok dikkat çekici bir uyarıydı.

Buradan kalkarak her birimiz kendimize sormalı, nefis muhasebesi yapmalıyız. Gazze bizde bir şeyleri değiştirdi mi? Perspektifimizde bir derinliği getirdi mi? Hayat akışımızda bir farklılığa yol açtı mı?

Bu durum sadece belli aralıklarla tertip edilen eylemlere katılım ile sınırlanmamalı. Zaten yapmamız gereken infaklardan, dualardan ibaret görülmemeli. Bunlar herkesin, her müminin zaten sürekli biçimde yapması gereken şeyler. Ama bizler daha fazlasını yapmaya mecburuz. Sorumluluğumuzu, yakıcı bir şekilde hissetmeliyiz. O sorumluluk duygusu bizi harekete geçirmeli, sürekli bir eylemlilik içinde olmaya sevk etmeli.

Sadece haberdar olduğumuz bir eyleme katılmaktan ibaret değil görevimiz. O eylemi en muttaki duygularla, ibadet bilinciyle ve başkalarını da davet ederek, katarak, götürerek değerlendirmeliyiz. Yaşadığımız süreci üstünkörü bilgilerle, sıradan sosyal medya mesajlarıyla değil, derinlemesine tahlil içeren eserler okuyarak anlamaya çalışmalıyız. İnfakta, duada, dayanışmada cimrilikten, tembellikten, umursamazlıktan şiddetle kaçınmalı ve mümine yakışır bir ruh haliyle hareket etmeliyiz.

Gazze bize hayatın anlamıyla beraber ne kadar kısa olabileceğini de öğretmiş olmalı. Buradan hareketle gündelik alışkanlıklarımıza esir olmamak için çaba sarf etmeliyiz. Neyin asıl ve mühim, neyin basit ve önemsiz olduğunun; öncelenmesi gereken şeyler yanında tali planda kalabilecek şeylerin tasnifini doğru biçimde yapabilmeliyiz. Asıl ve belirleyici olan şeyler lehine ikincil şeylerden rahatlıkla vazgeçebilmeliyiz.

Kardeşliği Hissetmek ve Hissettirmek

Gazze bizi kardeşlik ve teavun’un yani yardımlaşmanın, dayanışmanın mahiyeti üzerinde de daha gerçekçi, daha müstakim tavırlara sevk etmiş olmalı. Şahsen tanımadığımız, bize uzak gözüken müminlerle kardeş olmanın, bir ümmet olmanın bilinciyle hareket ederken yanı başımızdaki Müslümanlara karşı bakışımızın, değerlendirmelerimizin, irtibat ve münasebetlerimizin mahiyeti üzerinde de dikkatle durmalı ve bizden kaynaklanan eksikleri, zaafları giderme hususunda daha çok çaba sarf etmeliyiz. Gerek birlikte hareket ettiğimiz, beraberce koşturduğumuz, ortak çabalar yürüttüğümüz gerekse kısmen daha uzakta bulunan kardeşlerimizle ilgili olarak tavırlarımızı, düşüncelerimizi, hatta hislerimizi mutlaka gözden geçirmeliyiz. Burada eğer İslam ahlakına uymayan bir tutum varsa gerekçelendirme, meşrulaştırma çabasına girişmek yerine bunu nefsimizden kaynaklanan bir hata, bir zaaf, bir günah olarak görüp terk etmek için gayret etmeliyiz.

Yargılamak kolaydır, başkalarının hatalarını, yanlışlarını tespit etmek, bunları sorgulamak kolaydır, nefse hoş da gelir ama bize fazla bir şey kazandırmaz. Bilakis değerlendirmelerimizdeki eksik bilgilere, kusurlu yaklaşımlara binaen belki bize ancak günah olarak döner. Ama hüsnüniyetle davranmak, kuşatıcı olmak, muhatabımızın zaviyesinden de bakabilmek ve gerektiğinde yanlış varsa bile örtmek, affetmek bizi daha muttaki bir konuma eriştirir. Bu yüzden başkalarını yargılamadan önce mutlaka kendimizi yargılamalıyız. Zerre miktarı hayrın da şerrin de tartışacağı o dehşetli din gününde vereceğimiz hesaba hazır olmalıyız.

Kardeşlerinin kusurlarına, günahlarına odaklanan bir bakış açısı çoğu zaman kendi kusurlarını, günahlarını görmekte zorlanır, zaafa düşer. Oysa eğer biz toplumsal manada bir ıslah çabasını hedefliyorsak işe mutlaka nefsimizden başlamak zorundayız. Eleştirerek, yargılayarak başkalarını düzeltmemiz zordur ama samimi bir yaklaşımla bünyemizdeki yanlışları gidermek kolaydır. Islah çabası ise mutlaka kendimizden, etrafımızdan, yakınlarımızdan başlamalıdır.

Kuşkusuz Gazze büyük bir acımız, yaramız olduğu kadar bizim için bazı şeyleri yeniden düşünmek, değerlendirmek, kendimizi ıslah etmek, onarmak açısından da bir fırsattır, bir vesiledir. Değerlendirebilene ne mutlu! Allah Teâlâ bizleri ibret nazarıyla bakıp yaşadığımız süreçleri, hadiseleri, karşılaştığımız manzaraları nefsi için ders çıkaranlardan eylesin!

Hayatı Dönüştüremezsek Hayat Bizi Dönüştürür

Bu zaviyeden bakmayı beceremezsek kaybederiz. Yüz yüze geldiğimiz şu devasa hadiseler zinciri bizim için anlık bir yakınma, gelip geçici bir meşguliyet, bir tür hikâye olmaktan öteye gitmez. Gazze biter, biz yine eski zaaflarımıza, dar perspektiflerimize gömülürüz. Hatta bitmesini dahi beklemeden bir yandan dehşet verici hadiseler gözlerimizin önünde akıp giderken göremez, idrak edemez, kendimiz için ders çıkaramaz hale gelir, kanıksama, alışma illetine duçar olabiliriz.

Ne yazık ki bu manada zaaflı manzaralarla, derin çelişkilerle mütemadiyen karşı karşıya gelebiliyoruz. Bir yandan Gazze’de dehşet sıcakta, bombardıman altında tehcir edilen hanımların, hatta evlatlarının cesetlerini taşımak gibi korkunç bir zulme maruz kalmış bacıların tesettür, hicap hassasiyetini hep beraber gıptayla izliyoruz. Ama sonra dönüp yaşadığımız toplumda herhangi bir bilgi eksikliği olmayan, güya İslami çevrelere mensup addedilen insanlar içinde dahi başörtüsüyle problemli hale gelen, hicabı terk eden kızları, hanımları konuşmak durumunda kalabiliyoruz. Ne büyük nasipsizlik! Ne büyük acı!

Allah Teâlâ ikisinden de razı olsun, Abdullah İbn-i Abbas, tabiinden Ata b. Ebu Rebah’a “Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?” diye sorar ve anlatır: “Şu siyah kadın bir gün Resulullah’a (s) gelerek ‘Beni sara nöbetleri tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için bana dua et.’ dedi. Resulullah (s) ‘Eğer sabredeyim dersen sana cennet vardır ama yine de istersen sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim.’ buyurdu. Kadın: ‘Ben hastalığıma sabrederim ama sara tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için bana dua edin.’ dedi.”1 Günümüzde insanların kasıtlı ve iradi olarak iffetsizliğe, hayâsızlığa gittiğini görünce bu hanım sahabinin iman ve iffetinin büyüklüğüne hayran olmamak mümkün mü?2

İşte görüyoruz, Gazze’ye bakıyor adam. Orada çadırlardan damlayan yağmur suyuyla abdest almaya çalışanları görüyor. Sabah namazında bombalanan mescitte yüzlerce kişinin şehit olduğunu öğreniyor ama hâlâ namaza üşenerek kalkıyor, hızlıca kendi başına farzı eda edip dua etme ihtiyacı dahi hissetmeden az önce ayrıldığı telefonuna dönüveriyor.

Ayşenur Ezgi Eygi adlı genç bir kız dayanışma amacıyla çok büyük bir tehlikeyi göze alıyor, kahramanca bir eylem gerçekleştiriyor. Siyonist vahşetin alabildiğine kabardığı bir zaman diliminde yaşadığı ABD’den büyük bir fedakârlıkla Batı Şeria’ya destek için gidip orada can veriyor. Ama pek çok Müslüman, güya Gazze için kahrolan, gözyaşı döken pek çok kişi, hiçbiri mazeret sayılmayacak bir dizi gerekçe üreterek zulmü lanetlemek için düzenlenen bir eyleme katılmaktan, bir iki saatini hayırlı bir çabaya ayırmaktan imtina edebiliyor.

Suya, ekmeğe hasret kardeşlerimizin el ve avuçlarındakini birbirleriyle paylaşan görüntülerini acıklı gözlerle izleyip sonra daha konforlu hayat özlemlerimize, ev, araba, yemek, tatil vs. gündemlerimize kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Bu hal açık bir zafiyet haline işaret etmiyor mu? Oysa biliyor ve iman ediyoruz ki “Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir.” (Ankebut, 29/6)

İman, Zora Talip Olmak Demektir!

Bedel ödemek, acı çekmek, hele sınır tanımayan vahşi, soykırımcı bir düşmana karşı mücadele etmenin getirdiği ağır faturaları üstlenmek kolay değildir. Sarsar, yorar, hatta yeterince sağlam durulmadığında savurur. Ama Allah için bedel ödemeyi göze alanların mütevekkil, müstakim, muttaki duruşları dünyada elde edilebilecek her şeyden daha değerlidir, daha kalıcıdır, daha etkilidir. Sonuçta dünya hayatının acıları da zevkleri de sınırlı iken ahiret azabı ya da mutluluğu sonsuzdur. Rabbu’l-Âlemin’in razı olduklarından olabilmekse işte büyük zafer budur.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de cennet ehli müminleri vasfederken onların halini Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı olması şeklinde belirtmektedir. Beyyine 98/8; Mücadele 58/22; Maide 5/119 ve Tevbe 9/100 ayetinde “Radiyallahu anhum ve radu anh.” ifadesi geçmekte ve Maide ve Tevbe surelerindeki ayetlerde bu tavsife ilaveten “Zalikel fevzul azim.” yani “Büyük başarı budur.” denilmektedir.

Allah Teâlâ’nın kullarından razı olması, onların Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riayet etmesiyle gerçekleşir. Peki, kulların Rabbu’l-Âlemin’den razı olması ne demektir?

Öncelikle kulların her durumda ve her şartta Rablerinin kendileri için takdir ettiklerine teslimiyet göstermeleri demektir. Rabbu’l-Âlemin’in bildirdiği hükümlere, kurallara tâbi olmayı, hududullahı aşmamayı gerektirir. Allah’tan razı olmak bu dünyada karşılaşılan her türlü bela, zorluk, imtihan, musibet karşısında sabırlı olmayı, sebat etmeyi; zorlu dönemeçlerde çözülmemek, gevşememek için direnmeyi gerektirir.

Gazze’nin en büyük kerameti budur. Onlar Allah için ödedikleri bedelin imanın gereği olduğuna; izzetin, felahın, ahiret saadetinin buradan geçtiğine kalben inandıkları için bunca yükü taşıyabiliyorlar. Bizim de belki en temel zaafımız budur. Çabuk yoruluyoruz. Hızlıca sonuç almak istiyoruz ve karşılaştığımız güçlükler karşısında takatimiz azalıyor, yılıyoruz. Bu da bizi gerilimlere, çelişik anlayış ve davranışlara sürükleyebiliyor. Oysa mücadele bedel ödemeyi göze almak demektir ve sebat etmeyi gerektirir.

Gazze’de, Filistin’de kardeşlerimiz ağır bir imtihandan geçiyorlar ama sebat ediyorlar. Bizler de sabırlı olacağız. Belki gördüğümüz manzaralar karşısında hüzünleneceğiz ama asla yeise kapılmayacağız. Kardeşlerimize destek vermek, dayanışmak amacıyla gerçekleştirdiğimiz çabaları çok meşakkatli, zahmetli bir iş yapıyormuşuz gibi abartmayacağız. Yılgınlık emareleri göstermeyecek, “Ne zaman bitecek bu savaş?” türünden yorgunluk, bıkkınlık alametleri içeren duygulara kapılmayacağız. Bilakis yaptıklarımızı yetersiz görüp o dehşetli din gününde bizden mazeret olarak kabul etmesi için Rabbimize yalvaracağız.

Sabırlı ve Ümitvar Olmalıyız!

Hiç kuşkusuz sürecin uzaması ve zorlukların artmasına bağlı olarak ümitsizlik ve suçlama eğilimi artabiliyor. Bu manada “iki milyar Müslüman” diye söze başlayanlar keskin cümleler ifade edebiliyorlar. Oysa Müslümanları, ümmeti bu manada itham etmek adil değildir. Evet, eleştirebiliriz, ümmet olarak eksiklerimiz çoktur, zayıflığımız açıktır ama ihanet anlamında ithamlarda bulunmak doğru değildir.

Örneğin Afganistan halkı korkaklık ya da samimiyetsizlikle suçlanabilir mi? Adamlar koca ABD’ye Afganistan’ı dar ettiler. Ama Filistin coğrafyasına yönelik yapabilecekleri ne var ki yapmadıklarını söyleyebilelim? İşte Bangladeş halkı büyük bir direnişle diktatörü defetti. Bunun için bedel ödedi, zulüm gördü ama onurunu korudu. Ama Filistin’de devam eden işgale karşı örneğin bu ülkenin ve Müslümanlarının yapabilecekleri ne var ki bunu yapmadıkları, yapamadıkları için suçlansınlar? Mısır halkı, Suriye halkı az mı bedel ödedi? Hâlâ da ödemeye devam ediyorlar. Şimdi bu kardeşlerimizi Filistin halkına destek olmamakla suçlamak adil bir tutum olabilir mi?

Coğrafyamızın neredeyse tamamında kardeşlerimiz zalimlere, despotlara karşı mücadele içindeler. Çok yönlü bir saldırı ve kuşatma altında bulunan ümmet zulme karşı direniyor; kimliğine, onuruna sahip çıkmanın bedelini ödüyor. Bu mücadeleyi görmezden gelmek, ödenen bedelleri küçümsemek ve takatini aşan talepleri gerçekleştiremediği için ümmeti itham etmek hakkaniyetli bir tutum olmaz.

Kuşatılmışlığımızın köklerinin derin ve zorlu olduğunu biliyoruz. Mücadelenin de aynı şekilde çok uzun süreceğini bilmeli ve kendimizi buna hazırlamalıyız. Uzun ve zorlu yolculuklar ise ancak kararlı ve sabırlı yolcuların harcıdır. Allah Teâlâ inancımızı, kararlılığımızı, basiretimizi artırsın, bizi katından yardımcılarla desteklesin, üzerimize sabır yağdırsın!


1- Buhârî, ‘Mera’, 6; Müslim, ‘Birr’, 54.

2- Soner Duman, Kurtarıcı Kurallar Kitabı, Türkiye Diyanet Vakfı, 2023, s. 127.

Rıdvan Kaya Arşivi