7 Ekim 2023’te Filistin İslami Direniş Hareketi, Siyonist çetenin yaklaşık bir asırdır kesintisiz sürdürdüğü işgal, zulüm ve imha siyasetine karşı görkemli bir darbe indirdi. Öyle ki Aksa Tufanı, Filistin davasını yok etmeyi ve Filistin halkını sindirip teslim almayı hedefleyen Siyonist çeteyi sarstı, çılgına çevirdi. Bozguna uğramış olmanın hıncıyla Gazze’de soykırıma girişen işgalciler tam bir yıldır insanlık tarihinde daha önce eşine pek rastlanmamış bir canavarlık icra ediyorlar. Gazze’de tüm dehşetiyle süren Siyonist soykırım 12. ayını tamamlamak üzere.
Bu bir yıllık zaman diliminde insanlıkla beraber bizler de gerçekten çok büyük acılara, korkunç zulümlere ve sarsıcı mesajlara şahitlik ettik. Süreç nasıl bir dünyada yaşadığımızı, küresel manada büyük propagandalara konu olan Batı medeniyetinin kof ve çirkin mahiyetini net biçimde görmemizi kolaylaştırırken aynı zamanda imanın ve izzetin bedel ödemeden, mücadele etmeden mümkün olamayacağını da bir kere daha hepimize hatırlatmış oldu.
Zalimler Hedeflerinden Çok Uzaktalar
Sıkça dillendirilen şu hususu bir kere daha vurgulamadan geçmeyelim. Allah’ın izniyle işgalcilerin hesapları boşa çıkmış, zalimler amaçlarına ulaşamamışlardır. İslami Direniş bir örgüt olmaktan öte geniş kitlelerin desteğine sahip bir halk hareketi olduğunu, bizzat Filistin halkının iradesi olduğunu ortaya koymuştur. Bunca yoğun, ağır, sistematik saldırılara rağmen gücünü korumuş; bırakın yok olmayı, ezilmeyi, silinmeyi halen düşmana ağır darbeler vurmaya muktedir olduğunu göstermiş; daha önemlisi Siyonist barbarlık tarafından Filistin topraklarından sökülüp atılmasının imkânsız bir hayal olduğunu ispatlamıştır. Nitekim Netanyahu gibi muhteris katiller taraftarlarını kandırmak için farklı şeyler söylemeyi sürdürseler de Siyonist askerî şeflerin bazısı değişik vesilelerle bu gerçeği itiraf etmek durumunda kalmaktadırlar.
Aralıksız devam eden katliamlar karşısında bir şey yapamamanın verdiği hüzünle İslami camiada genel manada zaman zaman karamsarlık mesajlarının yaygınlaştığı, moral bozukluğunun arttığı görülüyor. Oysa bu yersiz bir tutumdur. Öyle ki mücahidlerin bu şartlar altında silah ve mühimmat üretimine devam ettiği gerçeği bile tek başına direnişin kapasitesini ortaya koyma açısından çok büyük bir hadisedir ve çokça hamd etmeyi gerektirir.
Küresel İstikbar Gerçek Boyutlarıyla Karşımızda
İslam topraklarına musallat olmuş işgalci kâfirlerin zirveye çıkan zulümleri her geçen gün yüreğimizi dağlarken, küfrün nasıl bir vahşi, zalim, iğrenç mahiyet içerdiğini bize bir kere daha gösteriyor. Hiçbir ölçüleri yok; ahlakları, vicdanları yok; sınırları yok. Şeytanın askerliğini yapan bu zalimler aynen Ashab-ı Uhdud örneğinde olduğu gibi Rahman’ın kullarını akıl almaz zulümlerle cezalandırarak, yakarak, işkence ederek, katlederek güçlerini, iktidarlarını pekiştirmek, yeryüzüne ilahlık iddialarını dayatmak peşindeler. İşte bu yüzden buna direnen Müslümanlara yönelik vahşet icra etmekteler.
Doğu Türkistan’da da Suriye’de de Keşmir’de de Arakan’da da ve Filistin’de de aynı hal ile karşı karşıyayız. Müslümanlar zulme boyun eğmedikleri, teslim olmadıkları için saldırıya uğruyor, eziyet görüyorlar. İlahlık iddiasındaki bu zalimler, Allah’tan başka ilah kabul etmeyen müminlerin direnişlerini hedef alıyorlar. Bu yüzden elbette kardeşlerimizin maruz kaldıkları zulüm nedeniyle yüreğimiz burkuluyor, içimiz yanıyor ama aynı zamanda müminlerin direnişiyle de iftihar ediyoruz. Rabbu’l-Âlemin’e sonsuz şükrediyoruz ki zulüm, küfür, şirk dayatması karşısında Allah’tan başka rab ve ilah tanımayan kardeşlerimiz tevhidin çağrısını yeryüzüne haykırıyorlar.
Sonuçta dünya hayatı, hem zevkleri, mutluluklarıyla hem de hüznü, sıkıntıları, acılarıyla gelip geçicidir. Elbette tek bir kardeşimizin en küçük bir sıkıntıya maruz kalmasını, mağdur olmasını arzu etmeyiz ama bu dünyada yaşanan acılarla, eziyetlerle kıyaslanmayacak büyüklükte bir mükâfatın müminleri beklediği müjdesiyle de teselli buluruz. Rabbimiz zulüm altındaki kardeşlerimizin üzerlerine sabır yağdırsın. Bizleri ve kardeşlerimizi taşımakta zorlanacağımız ağır imtihanlara maruz bırakmasın.
Gözü Dönmüş Çetenin Lübnan’ı Gazze’ye Çevirme Tehdidi
Gazze’de soykırım doludizgin devam ederken Siyonist çete insanlık suçları zincirine her gün yeni halkalar ekliyor. Netanyahu’nun ABD ziyaretiyle birlikte daha da pervasızlaştığı ve bunun neticesi olarak ABD’den aldığı destekle sadece Filistin topraklarında değil tüm bölgede saldırılarını yoğunlaştırdığını gözlemliyoruz. ABD’yi de devreye sokarak Lübnan’da, İran’da, Yemen’de kendisine tehdit oluşturan güçlere ağır darbeler indirme planları yapıyor.
Lübnan’da Hizbullah hedefleriyle başlayıp Eylül ayının son haftasında Lübnan halkına yönelik katliama dönüşen saldırılar bu pervasızlığın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Gazze’de katlettiği on binlerce çocuk ve kadının hesabının sorulmamış olmamasının Siyonist çeteyi yeni katliamlara teşvik ettiği anlaşılıyor.
Sadece sınır bölgesinde değil, Lübnan’ın güney bölgesinin tamamına, hatta Beyrut’a yönelik düzenlediği hava saldırılarıyla İsrail, yalnızca Hizbullah’ı hedef almakla kalmıyor, tüm Lübnan halkını cezalandırmayı amaçlıyor. Gazze savaşının ilk günlerinden itibaren Siyonist şeflerin Lübnan’ı Gazze’ye çevirmekten kaçınmayacaklarına dair savurdukları tehditler zaten bu tutumu açıkça ortaya koymaktaydı.
Siyonist çetenin Lübnan’dan kendisine gelebilecek her türlü eyleme en sert ve yoğun biçimde karşılık vereceğine dair tehditleri üzerine başta ABD olmak üzere birtakım güçlerin savaşın yayılmasını engellemeye yönelik samimiyetsiz, tutarsız çabalar içerisine girdikleri de biliniyor. Beklendiği üzere bu uğraşlar sonuç vermedi çünkü söz konusu aktörlerin İsrail’i durdurmaya yönelik herhangi bir iradeleri bulunmuyor. Onlar sadece İsrail’in elini rahatlatma çabası içindeler. Göstermelik birtakım gayretler sergilerken dahi sorunun özünü perdelemeye çalışıyorlar. Meselenin Lübnan sınırında Hizbullah ya da başka grupların faaliyetlerinden değil, bizzat Gazze’de devam etmekte olan Siyonist işgalden kaynaklandığı, bu işgal ve soykırım devam ettiği müddetçe bölgede hiç kimsenin güvende olamayacağı gerçeğinin ise üzerini örtmeye çalışıyorlar. Siyonist çeteye verdikleri askerî, mali, istihbari destekle sadece Filistin halkının değil, Lübnan halkının da katledilmesi suçuna ortak oldukları hakikati ise ayan beyan ortaya çıkmış durumda.
Hiçbir Gündem Siyonist İşgal Suçunun Önüne Geçmemeli!
Bu vesileyle zaman zaman gündeme gelen bir hususa dikkat çekmekte fayda var. Siyonist çetenin işlediği vahşi soykırım doludizgin devam ederken işgalcilerin vahşetini, zulmünü ikinci plana atacak tartışmalara, gündemlere dalmaktan kaçınmak durumundayız. İran ve Hizbullah ile yaşadığımız sıkıntıları; Şia taifesinin Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Yemen’de mezhebî fanatizmlerinin etkisiyle mazlumlara yaşattıkları acıları unutmamız elbette mümkün değil. Mamafih şu anda tüm dünyanın gündeminde İsrail vahşeti varken dikkatleri buradan başka yere kaydırmak mantıklı olmaz.
Şu içinde bulunduğumuz vasatta, İsrail’e eğer birinin zarar verme ihtimali varsa zarar verebilecek gücün mahiyetini, geçmişini, önceki eylemlerini tartışmamız gerekmez. İsrail denilen barbarlar sürüsüne kim bir tokat atarsa biz bundan ancak sevinç duyarız. Şüphesiz bu tür eylemleri failleri tezkiye etmemizi gerektirmez, onların peşine takılmamızı haklı çıkartmaz. Ama böylesi bir vasatta İsrail’in suçlarını öne çıkartmak yerine son kertede İsrail ve dostlarını sevindirecek bir tutum da ümmete fayda sağlamaz, bilakis mevcut ayrışmayı derinleştirir, işgalcilerin elini güçlendirir.
Maalesef bazı Müslümanlar zamanlama konusunda hassas olmayabiliyor; bir sözün, bir tartışmanın hangi aşamada kimin işine yarayacağı, kime zarar verebileceği hususlarında dikkatli davranmayabiliyorlar. Nitekim hep birlikte canımız sıkılarak bazı söylentilere şahitlik ettik. İsmail Heniyye’nin Tahran’da şehit edilmesinden sonra Hamas Siyasi Bürosunun başkanlığına Yahya Sinvar’ın seçilmiş olması üzerinden gündeme getirilen kimi tartışmalar gayet rahatsız edici boyutlara vardırıldı.
Soykırımın Ortasında Spekülasyonlarla Meşgul Olmak mı?
Hamas içinde kanatlar olduğu, Yahya Sinvar’ın İran tarafından desteklendiği ve öne çıkartıldığı, Hamas üzerinde bundan böyle İran’ın etkisinin güçleneceği vb. iddialar kelimenin tam anlamıyla vesvesü’l-hannas türünden dedikodulara dönüştü. Bu sözler, iddialar bırakın içeriği itibariyle tartışılmayı, telaffuz edilmesi dahi gayet çirkin, usulsüz lakırdılardır.
Yahya Sinvar hayatıyla, mücadelesiyle ve şu anki pozisyonuyla yaşayan bir şehittir. Davasına bağlılığı nedeniyle her türlü bedeli ödemiş bir mücahiddir. Gazze gibi şu an için ekmeğin, suyun lüks sayıldığı bir beldede, yoğun bombardıman altında bulunmasına rağmen hareketin liderliğine seçilmişse bu seçimi ancak Siyonist düşmana muazzam bir meydan okuma olarak görmek, bir güç gösterisi şeklinde değerlendirmek gerekir. Tüm müminlere de Allah Teâlâ’ya bu mücahidi her daim muhafaza etmesi için dua etmek yakışır. Bunu yapmak yerine spekülasyonlar üretmek, üretilmiş spekülasyonları çoğaltmaksa yakışıksız bir tutum olur.
Yahya Sinvar neden İran’ın adamı olsun, Hamas hareketi ve Filistin davası yeterince büyük değil mi, onu kuşatamıyor mu? Kaldı ki hareketin maslahatının İran ile daha sıkı, yoğun bir iş birliğinden geçtiğini düşünüyor da olabilir, bu tür yaklaşımlar maslahat eksenli değerlendirmelerdir. Elbette haklı ve faydalı olabileceği gibi haksız ve faydasız olma ihtimali de mevcuttur. Ama şu aşamada bu tartışmalara girmek, hareketin adeta ateşte pişen, ateşle kavrulan kadrolarını tahfif etmeyi, değersizleştirmeyi, hatta suçlamayı getirebilecek yaklaşımlar serdetmek adil değildir, basiretten uzaktır.
Bu konularda biraz daha mesafeli, soğukkanlı davranmayı becerebilmeliyiz. Kardeşlik hukukunun zedelenmemesi, kalbimizde müminlere yönelik bir buğz belirmemesi için ölçülü olmayı, vasat tutum takınmayı hedeflemeliyiz. Nasıl Suriyeli bir mücahidin Şiilik ve Şiilerden nefret etmesi doğalsa Filistinli mazlumların da İran’dan, Hizbullah’tan destek beklemesi ve bu desteğin karşılığı olarak onlara yakın durması anlaşılabilir bir şeydir. Maalesef İslam ümmeti mazlumlarını yaban ellere mahkûm etmeyecek bir sahiplenme, bir güç, bir yetkinlik derecesine sahip değildir. Dolayısıyla zorunluluklardan kaynaklanan bazı tavır alışlar hakkında müsamahakâr olmak zorundayız. Denize düşenin yılana sarılacağı bir gerçektir. Yeter ki yılanın yılan olduğu unutulmasın, gözden kaçırılmasın!
İsrail-ABD Ortaklığı ve Kirli Hesaplar
Gazze’de Siyonist işgalcilerin halka karşı yürüttüğü soykırım aralıksız sürerken insanlık âleminin ve hassaten ümmetin Gazze ile çetin imtihanı daha bir zorlaşıyor. Tablo giderek koyulaşırken, yürek sancımız derinleşmekte. İsrail isimli işgalci çete Gazze’de vahşet tablolarını aralıksız çoğaltırken, aynı süreçte Batı Şeria’ya, Mescid-i Aksa’ya, ardından Lübnan’a yönelik Siyonist çetelerin sıklaşan saldırıları İslam ümmetine açılan savaşın sınırsızlığını göstermekte.
Aylardır ateşkes müzakerelerinin sonuç verme aşamasına geldiğine dair estirilen sahte iyimserlik havası herhangi bir somut ilerleme kaydedilmeksizin başarısızlıkla neticelenmiş ve görüşmeler ertelenmiş durumda. Müzakerelerde tıkanmanın nedeni biliniyor. Gazze’de kendi geleceği açısından bir zafer tablosu sunmadan gideceği seçimleri kaybedeceği korkusu Netanyahu’yu ateşkes anlaşmasını sürüncemede bırakmaya itiyor. Bu süreçte mücahidlere sahada etkili darbeler vurmayı ve böylece pek taviz vermeksizin Yahudi toplumunun desteğini garanti altına almayı hesaplıyor.
Öte yandan ABD yönetiminin Netanyahu çetesini ikna etmeyi başaramamasına karşın sorumluluğu Hamas’a yıkma amaçlı birtakım atraksiyonlarda bulunduğunu görüyoruz. Kendi aralarında hazırladıkları teklif maddelerini kabul ettiklerine dair açıklamaları tamamıyla uluslararası zeminde Hamas’ı sıkıştırmaya yönelik taktiklerden ibaret. Vahşet doludizgin devam ederken İsrail’e silah sevkiyatını sürdürmesi, 50 adet çok gelişmiş jet ve tonlarca füzenin tesliminin Kongre’de kabul edilmiş olması ise Filistin halkının aslında İsrail ile değil doğrudan ABD ile savaştığı gerçeğini bir kere daha net biçimde ortaya koyuyor.
Ne enteresandır ki Amerikan siyasetinde İsrail hayranlığı ve Müslüman düşmanlığı had safhadadır. 7 Ekim’den bu yana Biden yönetiminin icra ettiği onca vahşet gözlerimizin önünde ama Kasım ayında yapılacak seçimlerde güçlü gözüken aday Trump tüm bunları yetersiz görüyor ve seçim vaadi olarak Hamas’ı topyekûn bitirmesi için İsrail’e destek vereceğini ilan ediyor. Yetmiyor İsrail’in sınırlarının çok küçük olduğunu, genişlemesi gerektiğini söylüyor.
Bunlar çılgınca gelebilir ama bu adam zaten normal biri değil. Dolayısıyla daha da büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuz açık. Şüphesiz Biden başkanlığındaki Demokratlar hakkında tek bir olumlu cümle kurmak bile zulüm olur. Bilakis yaptıklarıyla Siyonist katillerin suç ortaklığını en üst perdeden icra etmiş oldukları her şeyiyle ortada. Bununla beraber Amerikan siyasetinin mevcuda nazaran çok daha berbat bir duruma evrilmesi ihtimali de kapıda bekliyor. Trump gibi Siyonist çeteye kayıtsız şartsız destek sunacağını ilan eden bir figürün seçimleri kazanması durumunda daha büyük zalimlikler dizisiyle yüz yüze gelebileceğimizi görmek durumundayız. Trump’ın önceki başkanlığı döneminde on yıllarca Amerikan yönetimlerince atılmayan bazı adımları attığını, bu çerçevede İsrail’in Kudüs’ü ilhak ve başkent ilanı kararını desteklediğini biliyoruz. Bu tür adımların daha da çoğalması şüphesiz büyük bir tehlikedir.
Filistin Davasının İzzeti Esirlerin Özgürlüğünden Geçer!
Ateşkes müzakerelerinin bazı başlıklarda tıkandığı biliniyor. Bu bağlamda Gazze’deki işgali tümüyle sona erdirmeye yanaşmayan Siyonist çete elinde tuttuğu Filistinli esirlerden bazılarını takas kapsamının dışında tutma konusunda ısrarcı davranıyor. Oysa Hamas’ın ateşkes için şartları net. Siyonist çete Gazze’den tümüyle çekilecek ve tüm Yahudi esirlere karşılık tüm Filistinli esirler serbest bırakılacak. Bu şartlar yerine gelmezse de ateşkes olmayacak!
Esirlerin durumu her zaman kötüydü ama 7 Ekim sürecinde çok daha korkunç bir hale büründü. Gelinen noktada Siyonistlerin zindanlarındaki kardeşlerimiz için başka çıkış seçeneği yoktur. Bu yüzden Hamas’ın elinin zayıflamaması ve müzakere masasında esirler konusundaki tavizsiz tutumunu koruyabilmesi büyük önem arz ediyor.
Esirlerin esaretten kurtarılması şer’i bir sorumluluktur. Bu konuda Müslümanlar çaba sarfetmek, ellerinden geleni yapmak zorundadırlar. Çünkü esaretteki Müslümanlar ümmetin izzetini temsil etmektedirler. Kâfirlerin elinde esir olan kardeşlerimizin durumu sadece kendilerini değil, kendileriyle birlikte yakınlarını da çevresini de etkilemekte ve onları da güvensizliğe ve huzursuzluğa sürüklemektedir.
Bu vesileyle başta Siyonistlerin zindanlarında esaret altında olan kardeşlerimiz olmak üzere Rabbimizden Mısır’da, Suriye’de, Tunus’ta, Doğu Türkistan’da, Keşmir’de ve tüm yeryüzünde zalimlerce esir tutulan kardeşlerimize en yakın zamanda kurtuluş nasip etmesini niyaz ediyoruz. Yine büyük bir esaret altında olan Mescid-i Aksa ve Kudüs-ü Şerif’in de esaret bağlarından kurtulduğu günleri bize göstermesi için Rabbimize yalvarıyoruz.
Birileri “Hamas bu şartlarda neye güvenerek ateşkes konusunda böyle tavizsiz davranıyor?” diye düşünebilir. “Zaten aylardır süregelen katliamlar yeterince caydırıcı olmadı mı?” diye sorabilir. Evet gerçekten de 350 gündür Gazze’de yaşananların çok büyük, çok ağır bir bedel olduğuna kuşku yok. Mamafih Filistin halkı zaten nesillerdir bedel ödüyor. Ve Hamas’ın da teslimiyet dayatmasına karşı direnmekten başka seçeneği bulunmuyor.
Bedeli ne kadar ağır olursa olsun zafere odaklanmış kararlı bir duruş var Hamas’ta. Aynı zamanda zillet içinde yaşamaktan, işgale boyun eğmektense izzetle ölümü tercih etmenin asaleti, tutarlılığı, gücü yansımakta. Allah Teâlâ kardeşlerimizin ayaklarını sabit kılsın, bu kararlı duruşlarından ötürü mücahidleri iki cihanda aziz eylesin.

