Gelecekteki tarihçilerin mevcut konjonktürü incelerken kafalarını karıştırabilecek olan soru şudur: Batı demokrasileri neden İsrail’in Gazze’deki soykırımını durdurmak için hiçbir şey yapmadı?
İnsan hakları dilinin ABD ve müttefikleri için bir yapı taşı niteliğinde olduğu ve Batı hegemonyasının temel bir özelliği olduğunu göz önüne aldıklarında, onların bu eylemsizliğini kafa karıştırıcı bulabilirler. İnsan hakları meselesi uzun zamandır yumuşak gücün aracı olmuş ve askerî güç kullanımını aklayan bir unsur olarak görülmüştür.
O halde neden bu değerli duruşu, İsrail’in Gazze’deki savaş suçlarını destekleyerek riske atıyorlar?
ABD ve Avrupalı müttefikleri -Almanya, Birleşik Krallık, Hollanda gibi ülkeler- İsrail’in saldırılarında tamamlayıcı bir rol oynamışlardır. Bu ülkeler, günlük olarak silah sevkiyatı yapmış, İsrailli liderleri kovuşturmalardan korumaya çalışmış ve Filistinli sivillere yönelik kanlı saldırıları durdurmak için hiçbir şey yapmamışlardır.
Bu suç ortaklığına ilişkin açıklamalar genel olarak iki farklı kamp tarafından sunulmaktadır. Bir grup, İsrail lobisinin Batı’nın karar alma mekanizmalarını ele geçirerek İsrail’in cezalardan muaf olmasını ve destek elde etmesini sağladığını öne sürer. Diğer grup ise ABD’nin İsrail’i petrol zengini bir bölgede emperyal stratejisinin hayati bir parçası olarak gördüğünü ve bu nedenle İsrail’in hayatta kalmasını kendi çıkarları açısından temel bir unsur olarak değerlendirdiğini iddia etmektedir.
Ancak bu duruma dair, İsrail ile daha az, Batı'nın kendisini ve dünyadaki rolünü nasıl gördüğüyle ise çok daha ilgili olan bir başka açıklama daha vardır.
Liberal Hegemonya
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, liberalizm Batı’nın dış politikasına hâkim olmuştur. Bu durum, realist uluslararası ilişkiler akademisyenleri John Mearsheimer ve Stephen Walt tarafından “liberal hegemonya” olarak tanımlanmaktadır.
ABD ve belli başlı Batılı müttefiklerinin dış politikası, liberal demokrasilerin ve serbest piyasanın istikrar ve barış sağlamak için en iyi araçlar olduğuna inanır.
Bu ilke, siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” adlı fikrine dayanmaktadır. Buna göre Fukuyama; Soğuk Savaş’ın sonu ve Batı’nın zaferinin, Batı’nın liberal demokrasisinin “insanlığın nihai yönetim biçimi” olarak evrenselleşmesine yol açacağını ilan etmiştir.
1945’ten beri liberalizmin dili, ABD ve Avrupa dış politikasında sürekli bir unsur olmuş ve siyasi yelpazenin tüm kesimleri tarafından benimsenmiştir.
ABD imparatorluğu, diğer toplumları demokrasiye ve açık piyasalara dönüştürmek için liberal değerlerin gece bekçisi olarak hareket etmiştir. Emperyalizm, askerî müdahaleyi haklı çıkarmak için haklar dilini kullanmıştır: Afganistan’daki müdahale kadın haklarına dayanırken, Irak’taki müdahale insan hakları temellidir.
ABD ve Batı’nın liberal politikalarının derin kökleri vardır ve iki önemli çıkarıma ulaşılır: Birincisi, Batı’nın karşıtı görülen devlet ve aktörler ahlaki bakımdan kusurlu olarak çerçevelenir.
Ülkelerin insan hakları kayıtları ve antidemokratik davranışları uluslararası sistem içinde geçersiz kılınır. Onlar, meşru güvenlik ve ekonomik çıkarları olan rasyonel aktörler olarak değerlendirilmez, aksine ahlaksız ve sinsi olarak reddedilirler.
Bush yönetiminin İran, Irak ve Kuzey Kore’ye verdiği “Şeytanlar Ekseni” terimi bunun bir örneğidir; ancak Rusya ve Çin de aynı muameleyi görmektedir. Bu, Batı elitleri için bir dogma hâline gelmiştir.
Batı’yı zorlayan ülkelerin, dikkate alınması gereken bazı makul düşüncelere sahip olabileceğini kabul etmek yerine; bu ülkeler liberal demokrasiler olmadıkları gerekçesiyle reddedilmektedir.
Bu; dış politika profesyonelleri, akademi ve medyada alışılmış bir tutumdur ve muhalif sesler nadirdir; bunun bir kısmı, bu inanç etrafında oluşan büyük endüstri ve sunduğu kariyer fırsatları nedeniyle oluşmaktadır. Stephen Walt’a göre liberal hegemonya, kısaca, dış politika elitleri için tam istihdam politikasıydı.
İkinci çıkarım ise Batı elitlerinin kendi ahlaki üstünlüklerine gerçek anlamda inanması ve liberalizmi dünyayı denetlemek için kullanmalarıyla ilgilidir.
Bu derinden yerleşmiş inanç sistemi, Batı’nın ahlaki dış politika anlayışına aykırı pek çok örneğe rağmen sürdürülmüştür. ABD ve Birleşik Krallık'ın Irak'a yönelik istila ve işgali; liberal demokrasinin yayılmasının, kişisel çıkarları meşrulaştırmak için Iraklıların yaşamları üzerinde son derece zararlı bir şekilde kullanıldığına açık bir örnektir.
Ancak, liberaller yine de vazgeçmediler.
Filistin Meselesi
2021 yılında, Başkan Joe Biden’ın Donald Trump’ı (muhtemelen son zamanların liberal vizyonuna uymayan tek ABD başkanı) yenmesinin ardından, Biden yönetimi uluslararası camianın ABD’nin dünyaya dönüşünden memnun olduğunu savundu.
Biden’ın Dışişleri Bakanı Antony Blinken’a göre: “Amerika, en iyi şekilde, dünya üzerindeki herhangi bir ülkeden daha fazla başkalarını ortak iyilik ve halkımızın iyiliği için harekete geçirebilme yeteneğine sahiptir.”
Bu liberal hegemonya, Filistin meselesini nasıl yönetiyor?
Bu durum bir sorun teşkil ediyor; çünkü İsrail yakın bir Batı müttefiki olmasına rağmen, bir liberal demokrasi değildir ve liberal demokratlar tarafından yönetilmemektedir.
İsrail, başlangıcından bu yana, yerli nüfusu gasp etmeyi hedefleyen bir yerleşimci kolonisidir. Modern tarihin en uzun askerî işgallerinden birinden sorumludur. Filistinlileri ayırmak ve kontrol altında tutmak için bir apartheid sistemi kullanmaktadır.
Batı’nın dış politikası için çözüm; bu gerçeği reddetmek, rolünü iki eşit taraf arasında yaşanan bir çatışmaya müdahale eden olarak çerçevelemek ve bunlardan birinin de “Orta Doğu’daki tek demokrasi” olduğunu ileri sürmekten geçiyor.
“İsrail-Filistin çatışması” diye adlandırılan bu durum, sonsuz barış sürecinin çözmeye çalıştığı bir mesele şeklinde sunulması, Batı’nın rolünü şiddet içeren yerleşimci kolonyalizmin suç ortaklığı olarak değil de pozitif, rasyonel ve faydalı olarak algılatmaya yöneliktir.
Oslo süreci neredeyse tamamen sona erdi. Bir “zombi” hâline geldi, ancak hâlâ kullanışlı bir aldatma aracı olarak işe yarıyor. Bu Batı’ya, Filistinlilere dayatılan apartheid ve işgal sistemini süsleyerek gösterme imkânı sağlar.
Böylece İsrail, makul bir demokrasi ve liberal projeye uygun bir ortak olarak sunulabilir. İsrail’in askerî işgali hakkında herhangi bir eleştiri yapma gereği duyulmadan, Batı, uyum ve istikrar getirecek bir anlaşmanın hayaline dayanabilir.
“Liberal Sanrı”
Gazze, liberal yanılsamanın tüm boyutlarını ve onun gerçeklikle başa çıkamama yeteneğini gözler önüne sermiştir.
Akdeniz kıyısındaki bu bölge uzun zamandır bir toplama kampı olarak görülmektedir; sakinlerinin çoğu 1967 ve 1948 yıllarındaki Siyonist etnik temizleme kampanyalarının mültecileridir.
2007’den bu yana bölge ablukaya alınmıştır; bu da sakinlerinin hareket özgürlüğüne sahip olmadığı, piyasalara erişimlerinin bulunmadığı ve sürekli İsrail’in askerî saldırılarına maruz kaldıkları anlamına gelmektedir.
İsrail’in iddialarının aksine, 2005’te Gazze’den çekilen İsrail kuvvetleri işgali sona erdirmemiştir ve Filistinlilerin sınırlar, hava sahası veya deniz üzerinde egemenliği yoktur. Gazze halkı temelde çürümeye terk edilmiş, tel örgülerle çevrilmiş ve unutulmaya bırakılmıştır.
Batılı hükümetler bu gerçeği göz ardı ettiler. 2006’da demokratik olarak seçilen Hamas yönetimi, Gazze’deki Filistinlilerin yaşadığı sefalet için uygun bir günah keçisi hâline geldi. Yaygın olan bir hipoteze göre; bölgenin sorunlarının askerî işgal ve hapis durumu değil, Hamas’ın kötü yönetimi olduğu öne sürüldü.
Bazıları eğer Hamas olmasaydı bu bölgenin Dubai veya Singapur gibi zengin bir ticaret merkezi hâline gelebileceğini iddia edebilir. Bu durum, ekonomilerin siyaseti belirlediği varsayımını, siyasetin ekonomileri belirlediği varsayımına tercih eden, karakteristik bir liberal yanıt ile ters düşmektedir.
Gazze’deki durum sürdürülemez bir hâl almıştı, ancak Filistinlilerin itirazlarına, barışçıl veya başka türlü, hiçbir şekilde hoşgörü gösterilmedi.
Mart 2018’de, Gazze ile tarihsel Filistin’in geri kalan kısmı arasındaki sınırda, Büyük Dönüş Yürüyüşü (the Great March of Return) olarak bilinen bir dizi protesto düzenlendi.
Ablukayı kırmaya yönelik barışçıl bir girişim olan bu gösteriler, İsrail tarafından vahşi bir şekilde bastırıldı. Ordu keskin nişancıları 226 kişiyi öldürdü ve 9000 kişiyi yaraladı. 150’den fazla kişi, kurşunlanma sonucunda kol ve bacaklarını kaybetti. Bu vahşete rağmen, protestolar Aralık 2019’a kadar devam etti.
Gazze’deki birçok kişi için koşullar o kadar kötüleşmiş ve insan onurunu zedeleyici hâle gelmişti ki kaybedecek bir şey kalmadığına dair baskın bir his vardı.
Protestoları organize eden bir aktivist şunları söyledi: “[Biz] yaşam isteyen bir halkız, başka hiçbir şey değil. Bu fikri geciktiren tek şey, kendimizi kandırmanın zincirleridir. Bu küçük, kuşatılmış yerde ölüyoruz. Peki, neden bıçak boğazımıza dayanmadan önce kaçmayalım?”
Batı, bu protestoları ve İsrail’in acımasız tepkisini bir uyarı işareti olarak okumak yerine kayıtsız kaldı.
Protestolar medyada az yer buldu ve Batılı hükümetler, İsrail’in şiddeti için Filistinlileri suçladı: “Bu trajik ölümlerin sorumluluğu tamamen Hamas’a aittir. Hamas, bu tepkiyi kasten ve sinsice provoke etmektedir ve dışişleri bakanının da söylediği gibi, İsrail’in kendini savunma hakkı vardır.” dedi bir Beyaz Saray sözcüsü.
Sonra patlama gerçekleşti. 7 Ekim 2023’te, Hamas, Gazze’yi çevreleyen İsrail ordusu ve sivillere yönelik yıkıcı bir saldırı başlattı. Gerçekten bakıldığında, Gazze’deki sürdürülemez gerçeklik böyle bir patlamanın kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu.
Hamas’tan yüksek rütbeli bir üye şöyle dedi: “Gazze’deki insanlar, iki seçenekten birini seçmişti: Ya kuşatma ve yetersiz beslenme, açlık, ilaç eksikliği ve yurt dışında tedavi eksikliği nedeniyle öleceklerdi ya da roketle öleceklerdi. Bizim başka bir seçeneğimiz yok.”
Ancak 7 Ekim, İsrail ve Batı dünyası için büyük bir şok oldu. İsrail’in dokunulmaz imajı paramparça oldu ve böylece, Batı’nın bölgedeki jeopolitik stratejisi hakkında derinlemesine yerleşmiş varsayımları da sarsılmıştı.
Batı’da hiç kimsenin saldırının mantıklı olduğunu öne sürmeye cesaret edememesi, liberal sanrının gücünün bir işaretiydi. Egemenlik, güvenlik ve özgürlük arayışının saldırıyı tetiklemiş olabileceği soruları gündeme gelmedi. Liberal inanç o kadar güçlüydü ki, Hamas ve Filistinlilerin insanlık tarihindeki istisnalar olarak görülmesi bekleniyordu.
Ontolojik güvenlik ihtiyacı, evrensel savunma hakkı ve kolonyalizme karşı tarihsel direniş yasası tamamen reddedildi.
İsrail’in işgalin ve apartheid sisteminin sürdürülemez olduğunu ve bu şiddet patlamasından sorumlu olduğunu kabul etmek yerine; Batılı dış politika kurumları için, Hamas’ı -Birleşik Krallık ve diğer ülkelerde “terörist” olarak sınıflandırılmış bir grup olarak- irrasyonel ve ahlaksız fanatikler olarak göstermek daha kolay olmuştur.
Gerçekliği Reddetmek
Rasyonalitenin kabul edilmemesi, 7 Ekim’i izleyen haftalarda Batı dünyasını saran soykırım kışkırtması için bir arka plan müziği oldu.
Propaganda makinesi hızla devreye girdi.
İsrail Başbakanı, Filistinlileri, “karanlık çocuklar” olarak tanımladı ve diğer hükümet yetkilileri de benzer yorumlar yaptı.
Batılı politikacılar ve medya, bu suçlamaları karşılamak için hiçbir şey yapmadılar ve İsrail hükümetinin propagandasını sorgusuz sualsiz tekrar ettiler. Hamas’ın bebekleri canlı canlı yaktığına ve Hamas’ın organize ettiği kitlesel tecavüz kampanyasına dair doğrulanmamış hikâyeler Batılı liderler tarafından tekrarlandı. Hamas ve Filistinlilerin motivasyonu, kendini savunma ve direniş yerine; nihilistik, nefrete dayalı ve şehvetli şiddet olarak adlandırılarak karalandı.
Bu kışkırtmanın soykırımsal sonuçları oldu. Gazze’deki gerçeklik artık o kadar korkunç ki bunu kavramak zor.
11 aydır İsrail, Filistinlilerin yaşamına barbarca bir savaş açmış durumda. Kadınlar, çocuklar ve aileler doğrudan hedef alınıyor. 16 binden fazla çocuk öldürüldü, 22 bini ise kayıp. 40 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti, ancak ölenlerin toplam sayısının -doğrudan ölenler ve sivil altyapının tahribatı nedeniyle dolaylı olarak ölenler- 186 bine kadar çıkabileceği tahmin edilmektedir.
ABD’nin diğer çatışmalarda kınadığı savaş suçları, müttefiki İsrail tarafından da işlenmiş durumda. Ancak bu gerçeklik ile liberal öz-algı arasındaki uyumsuzluğa rağmen, Batılı elitler çok az taviz verdi. İsrail’e silah ve yardım akışı kesintisiz devam etmekte, insanî kriz büyük ölçüde göz ardı edilmekte ve Batı’daki Filistin dayanışma hareketi artan baskılarla karşı karşıya kalmaktadır.
Bu inkâr durumunun olası birkaç sonucu var. Birincisi, dış politika elitleri arasında bu yanılsamanın o kadar derin bir şekilde yerleşmesidir ki bunun yanlış olduğunu hayal etmek imkânsız hâle gelmiştir.
Liberaller dogmalarına o kadar kapılmış durumdalar ki dünyayı doğru bir şekilde okuyup anlayamaz hâle geldiler. Bu kendini aldatma, Batı’nın gerçeklikle yüzleşme yeteneğini engelleyen ve kendini, güçlerinin sınırlarını, diğerlerinin ihtiyaç ve haklarını doğru bir şekilde algılamasını zorlaştıran bir öznellik yaratır.
Soykırıma ortak olunduğunu kabul etmek, kendini haklı görme ve ahlak prensipleri için o kadar yıkıcı olurdu ki tüm yapı çökmek zorunda kalabilir. Rusya ve Çin gibi rakiplerle ilişkilerde ahlaki söylemin önemi göz önüne alındığında, bunun olmasına izin verilemez.
Bu bağlılık, Batı’daki dış politika elitleri ile dünyanın gerçekliği arasında büyüyen bir uyumsuzluk yaratıyor. Bu, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” kavramındaki evrensel yönetim formunun özünde bulunan rasyonellik iddiasını baltalayan bir çelişkidir.
Batı’daki hükümet yetkilileri, medya profesyonelleri ve birçok akademisyen, Filistin ve “ahlaki olarak kabul edilemez” görülen diğer ülkeler konusunda giderek daha öznel ve irrasyonel görünüyorlar.
Evrensellik yerine, İsrail'i desteklemekte ısrarcı olan Batılı ülkeler, dünyanın geri kalanıyla, özellikle de Avrupa sömürgeciliğini yaşamış ve Filistin mücadelesinin kendi tarihleri ve gerçeklikleriyle örtüştüğünü düşünen toplumlarla uyumsuz durumdadır.
Küresel ölçekte, şiddet içeren bir yerleşim kolonisini kabul etmek bir anakronizm örneğidir. Evrensel bir ruhu temsil etmek yerine, mevcut hâliyle İsrail’e bağlı Batılı ülkeler, daralan bir küçük grup oluşturuyor.
Bir diğer olasılık ise Gazze’nin liberal hegemonyanın son noktası olabileceğidir. Filistin, liberal söylem ile gerçeklik arasında büyük bir çelişki yaşanan ilk durum değil. Terörle savaş ve Irak ile Afganistan işgalleri buna bir örnektir. Ancak, o dönem ile şu dönem arasındaki büyük fark, ABD’nin artık tek güç olmamasıdır.
Çin’in yükselmesi ve Rusya’nın yeniden ortaya çıkmasıyla birlikte çok kutuplu bir dünyaya geçiş, daha gerçekçi bir istikrar anlayışına sahip rakip vizyonların ortaya çıkabileceği anlamına gelebilir. ABD’nin Filistin politikası, Orta Doğu bölgesini istikrarsızlaştırıyor ve bu durum Çin’in enerji kaynakları ve lojistik yolları için risk oluşturuyor. Bir noktada, Çin ve diğer yükselen güçlerin bölgeye alternatif, daha gerçekçi bir vizyon getirmesi gerekebilir.
Ayrıca, ABD artık İsrail’e desteğiyle, liberal hegemonyanın dayandığı kurumlara zarar veriyor. Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesine yönelik saldırılar buna bir örnektir.
Gazze’nin utancı, mevcut hegemonyayı kalıcı olarak itibarsızlaştırmalı ve geçersiz kılmalıdır.
Gelecek ne getirirse getirsin, umarız Filistin gerçekliği nihayet kabul edilir. Herhangi bir sömürge halkı gibi, Filistinliler kendi tarihlerini yaratacaklar; ancak karşılaştıkları inkâr ve yanılsama, bunun korkunç bir bedele mal olacağı anlamına gelmektedir.
Middle East Eye / 28 Ağustos 2024 / Çeviren: Sinem Turan


