Filistin Âlimler Heyeti Başkanı Şeyh Nevvaf Tekruri, bir süredir yaşadığı Türkiye’de çeşitli etkinliklere ve eylemlere katılarak Filistin davasını anlatıyor. O, her konuşmasında 7 Ekim sonrası süreçte Gazze’yi desteklemenin ahlaki ve dinî bir görev olduğunu hatırlatıyor. Bu röportajda kendisine Aksa Tufanı ve İsrail soykırımı karşısında Filistin halkının tutumuna dair birtakım sorular yönelttik. Vakit ayırıp cevaplama nezaketinde bulunduğu için teşekkür ediyoruz.
RÖPORTAJ: Mehmet Ali Aslan
Şeyh Nevvaf Tekruri kimdir?
Nevvaf Hail Tekruri, 1965 yılında Batı Şeria’nın Nablus şehrinde doğdu. İlkokulu ve ortaokulu köyü Talus’ta bitiren Şeyh Tekruri, liseyi ise Nablus’ta tamamladı. Halil Üniversitesi İslam Şeriatı Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını Ürdün Üniversitesi Fıkıh ve Usul Bölümünde; doktorasını ise Şam Üniversitesinde yaptı. Şeyh Tekruri, Siyonist İsrail tarafından 1992 yılında Güney Lübnan’da Merc-i Zuhur’a sürgün edilen Filistinliler arasındaydı. Orada şehit Dr. Rantisi ve İsmail Heniye ile birlikte bir yıl kadar kaldı. Ardından bir süre Suriye’de yaşayan Şeyh Tekruri, şimdi Türkiye’de yaşıyor. Suriye’de yaşadığı dönemde olduğu gibi ve Türkiye’de de bazı üniversitelerde dersler verdi. “İşgal Altındaki Topraklarda Yahudilerle Siyasi Anlaşma Hükümleri” başlıklı doktora çalışmasının yanı sıra çok sayıda makaleye imza atan Şeyh Tekruri’nin “Allah Yolunda Mal İle Cihad”, “Dönüş Hakkının Meşru Kökeni” ve “Hukuk Terazisinde Şehadet İşlemleri” adlı kitapları kaleme aldı. Filistin Âlimler Heyetinin yurt dışındaki başkanlığını yürüten Şeyh Tekruri, aynı zamanda Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği mütevelli heyeti üyesidir.
***
Aksa Tufanı’nın üzerinden tam bir yıl geçti. Hamas’ı bu operasyonu düzenlemeye sevk eden amiller nelerdi? İsrail’in bu operasyonu Gazze’deki soykırımı için mazeret olarak kullandığı yönündeki propagandif iddialar hakkında neler söylemek istersiniz?
Hamas’ı bu mübarek Aksa Tufanı cihadına sevk eden en önemli unsur, Siyonist varlığın kendisidir. Bu bir savunma harekâtıdır. Toprağımızı işgal eden, Aksa’mızı kirleten, halkımızı öldüren, evlerimizi yıkan, her türlü zulmü uygulayan, özgür halkımızı; erkeklerimizi, kadınlarımızı, kızlarımızı hatta çocuklarımızı esir eden, hapishanelere tıkayan Siyonistlere bir cevaptır. 7 Ekim öncesi hemen her gün bakanları, Knesset üyeleri, fanatikleri uyduruk sloganlarıyla mübarek Aksa’mıza baskınlar düzenliyor, buraları kirletiyorlardı. Bunlar onur sahibi, dinini ve mukaddesatını önemseyen bütün Müslümanları rahatsız ediyordu.
7 Ekim öncesi Batı Şeria’da Siyonistler hemen her gün Tulkerim, Cenin, Halil, Fevvar, Nablus vb. kamplara baskınlar düzenliyorlardı. Gençlerimizi, çocuklarımızı tutukluyor, katlediyorlardı. Hapishanelerinde 5-6 bin civarında yaşlı, kadın, kız, genç ve çocuk yaşta tutsaklarımız var. Bu zulüm ve hukuksuzluklar kendilerini, ailelerini, kardeşlerini, mukaddesatlarını, vatanlarını savunmak için 7 Ekim Aksa Tufanı’na sevk etti. Aksa Tufanı’nı bir saldırı olarak değerlendiren kimse ya hiçbir şeyden anlamıyordur ya da düşmanın işbirlikçisi bir haindir.
Bu operasyonun Siyonistlere soykırım yapma fırsatı verdiği iddiasına gelince, onlarca yıldır zaten soykırım uyguluyor. İngiliz işgalinden başlayarak onlarca köyü toptan katlettiler, halkını topraklarından sürdüler. Uluslararası sistem hiçbir zaman neden soykırım yapıyor, neden halkı tehcir ediyor, diye sormadı. Katliamları, sürgünleri engellemek için hiçbir şey yapmadı. Ne Deyr Yasin katliamında ne Kefr Kasım’da. İsrail; İngiliz işgali sırasında, 1940’ta, 1948’de yüzlerce katliam yaptı, soykırım uyguladı. Gazze’de ablukayla zaten sessiz soykırım uyguluyordu. Siyonist varlığın tutuklama, sürgün, katliam için herhangi bir bahaneye ihtiyacı yok. Her gün gayet doğal bir şekilde bütün bu zulümleri sürdürüyordu.
Mücahidleri, direnişçileri ve halkımızı, karşılık vermeye, cesur tepkisini göstermeye, kükreyen sel gibi bu mübarek operasyonu uygulamaya teşvik eden asıl motivasyon unsuru, Siyonistlerin uyguladıkları soykırım ve suçlardır.
Bu yüzden dinen, ahlaken, siyaseten 7 Ekim Aksa Tufanı’na “saldırı” demek haramdır. Bu bir savunma operasyonudur. Allah en iyisini bilir.
Peki, 7 Ekim öncesi Gazze ile bugünkü Gazze arasında değişen nedir? Bu bağlamda Aksa Tufanı’nın ve sürecin kazanımlarını anlatır mısınız?
Siyonist varlık, 7 Ekim sonrası kuru-yaş ayırmadan Gazze’yi yerle bir etti. Yıktı, yaktı, katletti; hastane, cami, okul, mesken hiçbir şey bırakmadı. Ama Aksa Tufanı’nın çok büyük kazanımları da oldu.
Bağımsızlık ve özgürlüğün bedel gerektirdiğini biliyoruz. Biz halk olarak bu bedeli ödüyoruz. Önümüzde farklı seçenekler yok. Savaşın gezinti olmadığını, savaşta kurbanların, cesetlerin olduğunu biliyoruz ama mecburuz. Düşmanınız korkaksa, zalimse, toprağınızı gasp etmişse hakkınızı, özgürlüğünüzü çekip almanın tek yolu, savaşmak; sevdiklerinizden, değer verdiklerinizden vazgeçmektir. Kısaca bedel ödemektir. Olağanüstü bir bedelin ödendiği vakıa, ancak Aksa Tufanı’nın tarihî kazanımları oldu. Mücahidlerimiz, yenilemez denilen ordunun burnunu sürtmüş, bunların kâğıttan, plastikten bir ordu olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu kazanım bile tek başına yeterlidir.
Aksa Tufanı bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi mücahidlerimizin silahlarını iç çatışma için hazırlamadıklarını, bunları mukaddesatımızı, ümmeti korumak için kullandıklarını ortaya koydu. Hamas yüz sene de sürse kuşatma altında varlığını sürdürebilirdi. Ancak Hamas ve diğer mücahidler mukaddesatın ayaklar altına alınmasına razı olmadı. Mücahidlerin silahları temizdir, mübarektir; bunları iç çatışma ve menfaat için değil, haklarını geri almak için kullanmaktadırlar.
Aksa Tufanı, özelde Gazze genelde Filistin halkının asaletini, kararlılığını, direncini, inandığı değerler için fedakârlık yapma iradesini ortaya koymuştur. Ümmetin maslahatı ve onuru için şahsi menfaatinden vazgeçmenin örnekliğini göstermiştir.
Aksa Tufanı birçok Arap yöneticinin ihanetini, halkların ise asaletini ortaya koymuştur. İslami hareketlerin zaaflarını, yetersizliğini, müntesiplerini doğru şekilde yönlendirme becerisinden yoksun olduğunu göstermiştir. Aksa Tufanı gurur duyduğumuz özelliklerimizi de hoşlanmadığımız, olmasını arzulamadığımız kusurlarımızı da bizlere göstermiştir.
Batı’nın demokrasi, insan hakları gibi propagandif söylemlerinin yalan olduğunu da göstermiştir. Bu sistemler zalimlerin yanındadır. ABD ve Avrupa gözlerinin önünde cereyan eden soykırıma silah desteği sağladı, sağlamaya devam ediyor. 7 Ekim sonrası ABD dünyaya insan, kadın, çocuk vb. haklardan bahsedemeyecektir.
Aksa Tufanı, Batılı yönetimlerle halklar arasındaki farklılığı da göstermiştir. Halklar yöneticileri gibi haksızlığın, bâtılın yanında saf tutmadılar. İnsani kaygılarla sokaklara çıktılar, üniversitelerde gösteriler düzenlediler ve önemli roller ifa ettiler. Bunları takdir ediyor ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Hristiyan, Yahudi, Budist bile olsalar kendimizi bunlarla “erdemliler anlaşması” yapmış gibi hissediyoruz. Tüm farklılıklarımıza rağmen hakkın yanında duranın takdir edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Özellikle de riske girerek ülkelerindeki zalim yöneticilerin karşılarında duran gençleri. Bunlar ülkelerini demokrasi, insan hakları, adalet vahası olduğunu zannediyorlardı. Bunların birçoğu Gazze halkının kendilerine yönetimlerinin, yöneticilerinin gerçek yüzlerini gösterdiğini ifade etmekte; “Kalplerimizi, düşüncelerimizi özgürlük, şeref, onur diye bize dayatılan vehimlerden kurtardınız!” demektedirler.
Akta Tufanı’nın gerçekten büyük kazanımları oldu. Bunlardan biri de Siyonist varlığın siyaseten, ahlaken, yönetim ve toplum olarak parçalanmışlığını açığa çıkarmasıdır. Siyonist varlık, Batılı güçlerin desteğiyle Lübnan’da çağrı cihazları ve telsizlerin patlatılması örneğinde olduğu gibi elbette “başarılı”dır. Ancak her şeye gücü yeten, tüm detayları hesaplayan, hiçbir güvenlik açığı bulunmayan, yenilemez güç şeklinde propaganda edilen Siyonist varlığın acziyetini de ortaya koymuştur. Mücahidlerimiz Allah’ın yardımı ile tahmin edilemeyeni başarmıştır. Aksa Tufanı güvenlik, askerî, siyasi, ekonomik hemen her alanda Siyonist varlığın zaaflarını göstermiştir. Şu an fark etmediğimiz Aksa Tufanı’nın getirilerini, kazanımlarını inşallah zaferden sonra da görmeye devam edeceğiz.
İnşallah üstat. Ödenen bedeller hakkındaki fikirlerinizi de açmanızı istiyorum. Hem direniş hem de sivil halk bu süreçte büyük kayıplar verdi Gazze’de. Halk bir soykırıma maruz kaldı. Kayıplarımız için neler söylersiniz?
Ağır bedeller ödediğimiz açık. Ancak kurtuluş, özgürlük ve değerleri savunmanın bir bedeli var. Onur sahipleri aşağılanmaya katlanamazlar. “Aşağılanarak içmem için bana hayat suyu verme; bunun yerine, izzetle içmem için bana bir fincan acı ebucehil karpuzu suyu ver.” demiş şair. Vietnam halkı Müslüman değil, ancak ABD işgalinden kurtulmak için milyonlarca kurban verdi. Müslüman Cezayir halkı son savaşta bir buçuk milyon olmak üzere 130 yıllık işgal süresince on milyondan fazla şehit vermiştir. Fransa’da monarşiden demokrasiye geçiş döneminde bir savaşta 113 bin kişi ölmüştür. Onur ve hürriyetin, yüce hedefleri gerçekleştirmenin bir bedeli var. Halkımız çok büyük bedeller ödedi, ödüyor. Gerçekten acı verici. Ancak başka bir yol, başka bir seçenek de yok. Allah-u Teâlâ “İşte o zaman Allah size iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birini vaat ediyordu ki sizin olacaktı. Siz ise arzu ediyordunuz ki şanı ve şerefi olmayan şey (kervan) sizin olsun. Hâlbuki Allah, ayetleriyle hakkı yerine oturtmak ve kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu.” (Enfal, 7) diyor. Ayetler bize hakkın ikamesinin bir bedelinin olduğunu ifade ediyor. Ancak bu acının, bedelin tamamını Gazze halkına yüklemek, şer güçleriyle Filistinlileri baş başa bırakmak caiz değildir. Türkiye, Pakistan, Cezayir, Mısır vb. olarak bu acıyı paylaşmamız gerekiyor. Siyonist varlığın savaşı sadece Filistin halkına karşı değil, ümmete karşıdır. Bu savaşta İsrail’le birlikte ABD ve başta Avrupa devletleri olmak üzere şer güçleri bir cephedir. Yine Allah-u Teâlâ, “Müşrikler size karşı topyekûn savaştıkları gibi siz de onlara karşı topyekûn savaşın.” (Tevbe, 36) buyurmaktadır.
Onlar bir araya geliyorlar. ABD Dışişleri Bakanı “Yahudi” kimliğiyle hemen koşturuyor. Avrupalılar da aynı şekilde. Ancak bir tane Arap, Türkiye de dâhil olmak üzere bir tane Müslüman ülkenin bakanı “Müslüman” sıfatıyla Filistin’e gelmiyor. Hiçbiri sorumluluklarını yerine getirmiyor; yapması gerekenleri, yapabileceklerini yapmıyor. Türkiye gücü, saygıdeğer yönetimi ve halkıyla onur sahibi bir ülke, ancak ABD ve Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi üzerine düşeni tam olarak yerine getirmiyor.
Kayıplarına üzülmemize rağmen Gazze halkı kaybetmiyor, aksine kazanıyor, çünkü şehadete ulaşıyor. Hedeflerimizin gerçekleşmesi için kurbanlar veriyoruz, ancak büyük hedefler büyük fedakârlıklar olmadan gerçekleşmez. Büyük projeler, büyük bedellere ihtiyaç duyar. Küçük bir kulübenin, dairenin, villanın, büyük arazilerin değerleri farklıdır. Ülkemizin kurtarılmasını, özgürlüğü, inancımız ve değerlerimizle onurlu bir yaşamı istiyoruz. Bunlar büyük hedefler ve inşallah ödenecek bedellerle gerçekleşecektir de.
Ben Gazze halkına acımıyorum, ben onlar gibi olamadığım için kendime acıyorum. Onlar gibi olmalıyız, gerçek sorumluluğumuz budur.
Gazze, büyük bir imtihan verdi ve gerçekten bütün dünyayı şaşırtacak oranda bir dayanıklılık gösterdi. Bu kıyımı nasıl kaldırdı Gazze? Halkı topyekûn ayakta tutan ve direnişin safında konumlandıran dinamikler nelerdir?
Gazze onurlu bir yaşamın yolunun sabır ve direnmek olduğunu biliyor. Bu savaşa biz başlamadık, bu savaş bize dayatıldı. Savaş on yıllar önce başlatıldı. Biz sadece son cepheyi başlattık. Gazze’nin direnmesini sağlayan en önemli dinamik imandır. Ayrıca sahip oldukları bilinçtir. Çünkü düşmanlarının hoşgörü, müzakere, anlaşma, barış vb insani dillerden anlamadığını biliyorlar. Halkımız müzakere masasında hiçbir başarı elde edemeyecektir. Gerçek başarı savaş alanında güçle, silahla kazanılacaktır. Düşmanımız korkaktır; gücü görmezse, birliği parçalanmazsa, askeri katledilmezse teslim olma imkân ve ihtimali yoktur. Merhameti zaaf olarak algılıyor. Bu nedenle sadece savaşla yola gelir. Allah’ın izniyle de bu aşamada olmazsa bir sonraki aşamada zafer gerçekleşecektir. Ne kadar bedel ödenirse ödensin eninde sonunda hak galip gelecektir.
Gazze’de Aksa Tufanı’ndan önce Kur’an, iman, hazırlık, güç biriktirme tufanları vardı. Güçlerinin düşmanın yüzde biri bile olmadığı doğrudur. Allah-u Teâlâ “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…” (Enfal, 60) diyor. Onların hazırladığı kadar hazırlayın, demiyor. Öyle deseydi yapamazdık. Biz gücümüz yettiğini hazırlarsak üstünü Allah yüce katından tamamlayacaktır. Buna inanıyorum. Allah’tan rahmetini, yardımını, mağfiretini, desteğini, ikramını, zaferini, zaaflarımızı tamamlamasını diliyoruz. O, her şeye kadirdir. Bir şeye “Ol!” dedi mi oluverir. Allah dileseydi zaferi kolayca, bir lahzada verirdi, ancak bizi denemek istiyor. Siyonist varlık ABD’ye sığınıyor, biz ise Allah’a sığınıyoruz. Birileri insana sığınır, biz insanın Rabbine sığınıyoruz. Eksikliklerimizi bağışlayacağına inanıyoruz.
Biz Yahudileri ya da başkalarını öldürmek için güç biriktirmiyoruz, aksine özgür insanlar olarak mukaddesatımızı, vatanımızı savunuyoruz. Yahudilerle dinleri için değil, topraklarımızı işgal ettikleri için savaşıyoruz. Nitekim Türkiye’de, Fas’ta dünyanın birçok yerinde Yahudiler var ve bunlar tarih boyunca gettolara hapsedilmeden en rahat bir şekilde Müslümanların hâkim oldukları topraklarda yaşamışlardır.
Hamas, bu süreçte önderi Heniyye’yi, Şeyh Aruri’yi şehit verdi. Daha önceden de liderlerini şehit vermiş bir hareketten bahsediyoruz. Heniyye’nin şehadeti Filistin davasını nasıl etkiledi? Onun şehadeti hakkında neler söylemek istersiniz?
Allah, İsmail Heniyye’ye, Şeyh Aruri’ye, diğer şehitlerimize rahmet etsin. İsrail birisini yardımcısıyla birlikte Lübnan’da, diğerini Tahran’da şehit etti. Düşmanımız korkak. Ancak o, bir lider şehit edildiğinde Allah’ın daha dirayetlisini getirdiğini biliyor. Kurucu Şeyh Ahmed Yasin, Dr. Rantisi, Salah Şahade, İbrahim Mekadmi, Cemal Mansur, Yahya Ayyaş vb. önde gelenlerden uzun bir liste şehit edildi. Bir lider şehit edildiğinde hareket tökezlemedi, sancağı yeni biri aldı ve daha da yükseltti. Büyük bir lideri, bir mümini, aziz, mübarek bir dostu kaybettiğimiz açık, ancak onun şehadetinden dolayı korkmuyoruz. O zaten şehadeti, inşallah cenneti kazandı. Çocukları şehit edildiğinde kendisine “Oğulların liderin çocukları olduğu için gurur duyuyorlardı. Bugün ise sen şehitlerin babası olduğun için şeref duyuyorsun. Çünkü şehadet, liderlikten daha yücedir. Çocukların seni geçti.” demiştim. Merhum Heniyye, liderlik makamındaydı, daha sonra şehadet makamına yükseldi. Şehitlik bir mertebedir. Bazıları er, komutan, liderlik gibi mertebelerden sonra şehadete ulaşır. Kimisi ise doğrudan bu makama yükselir.
Şehit olan liderlerin alternatifleri Allah’ın izniyle olacaktır. Yahya Sinvar, hareketi idareye kadirdir ve inşallah kendinden öncekilerden geri kalmayacaktır. Şehit olan kazanır, Allah tüm şehitlerimize rahmet etsin, şehadetlerini kabul buyursun.
Dünya çapında Gazze için devasa destek gösterileri yapıldı. Soykırımı durdurabilecek siyasi bir irade ortaya konmadı ama sokaklar, caddeler, meydanlar Filistin bayrağının renklerine büründü. Bu küresel destek Gazze’ye ve genel anlamda Filistin davasına nasıl bir katkı sunmaktadır?
Başta İslam ülkeleri olmak üzere doğusu batısı ile dünyanın hemen her yerinde insanlar sokaklarda indi, gösteriler yapıldı. Eylemleri önemsiz, faydasız görenlere şunu söylemek isterim: Öncelikle dünyanın birçok yerindeki halkları meydanlarda gören düşmanın canı sıkılıp morali bozulmakta; ümmetin, dünya halklarının kendilerini boşlamadıklarını, desteklediklerini gördüklerinde ise Filistinliler moral bulmaktadır. Bir defasında Kudüslü bir kardeşimiz: “Bazen direnmek, savaşmaktan bıkıyor, yoruluyoruz. Ancak İstanbul’da, Kuala Lumpur’da herhangi bir yerde Filistin davası için meydanlara inildiğini duyduğumuzda, gördüğümüzde utanıyor, ümmet bizim için harekete geçmişken biz oturacak mıyız, diyerek tekrar harekete geçiyoruz.” demişti. Bu eylemlerin, gösterilerin önemli bir rolü ve etkisi var. Biz ümmeti ve vicdan sahibi şerefli insanları eylemlerini sürdürmeye davet ediyoruz.
Aksa Tufanı’nın üzerinden bir yıl geçmek üzere dünyanın birçok yerinde milyonların katıldığı destek gösterileri bekliyoruz. Eylemler, düşmanın kimyasını bozuyor ve dünyadaki vicdan sahibi, şerefli, adalet sahibi insanların Siyonist düşmanın zulüm ve baskılarına, saldırılarına karşı koydukları mesajını veriyor. Netanyahu’nun bakanlarının, komutanlarının ve askerlerinin kovuşturulması, sorgulanması ve insanların bunları dile getirmesi gerekir.
Üstat, siz uzunca bir süredir Türkiye’desiniz? Hükümetin Gazze’ye yönelik siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ülkeleri Filistin’e karşı tavırları hususunda üç gruba ayırıyorum: hainler, tarafsızlar ve zayıf destekte bulunanlar. Türkiye bunların içinde en iyi konumda, ancak yeterli değil. Belki de bu değerlendirmemiz, Türkiye’yi çok sevmemiz ve ondan çok fazla beklenti içinde olmamızdan kaynaklanıyor. Türkiye’nin tavrının her geçen gün daha iyiye gitmesine rağmen hâlâ istenilen düzeye ulaştığını söyleyemem. Türkiye’nin çok daha fazlasını yapabilme potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum. Sayın Cumhurbaşkanı defalarca ümmetin harekete geçmesi gerektiğini dile getirdi. Genel davet yerine ülkeleri tek tek ziyaret ederek onları harekete geçirebilir, onları tavır almaya teşvik edebilirdi. Kimse bu konumda Türkiye’den askerî bir müdahale beklemiyor. Ancak Türkiye, Malezya, Endonezya, Pakistan hatta Rusya, Çin gibi ülkelerin bayrakları ile insani yardım gemileri organize edebilirdi. Siyonistler bütün bu ülkelere savaş açabilirler miydi? Bu şekilde en azından Gazze’deki halkımıza yardım ulaştırılmış olurdu. Maalesef insani, siyasi, diplomatik açılardan yapılabileceklerin olduğunu ancak yeterince yapılmadığını düşünüyorum. Serzenişlerimiz Türkiye sevgisinden kaynaklanıyor. Çünkü biz Türkiye’nin, Türkiye yönetiminin daha büyük rolünün olmasını arzuluyoruz. İslam dünyasından bazı yöneticilerin Siyonistleri teşvik ettiğini biliyoruz. Türkiye yönetiminin, Müslüman, asil, onurlu, insaflı, vicdanlı olduğunu biliyoruz, beklentilerimiz de bu yönde.
Sürekli tıkansa da ateşkes için uzlaşı görüşmeleri devam ediyor ve İsrail Gazze’de saldırılarını kesintisiz bir şekilde sürdürürken Batı Şeria’da da kapsamlı saldırılara başladı. Süreci nasıl okuyorsunuz; geleceğe dair öngörüleriniz nelerdir?
Siyonist varlığın bu şartlarda ateşkese yanaşması mümkün değildir. Çünkü Batılı destekçileri askerî, mali, teknik, istihbari her açıdan yardımlarını sürdürmekte ve istediğini yapması hususunda teşvik etmektedirler. İsrail’i ateşkese zorlamanın tek yolu savaşı yaymaktır. Savaşı yayarsak sıkışacaktır. Birçok cephe açılırsa, destekçileri de birçok yerde hedef olursa duracaktır. İsrail’in ve ABD’nin bize acıyacağını beklemek beyhudedir. Bu korkaklar merhamet taşımadıkları gibi kendilerinde güç hissettikleri, bedel ödemeyeceklerini düşündükleri müddetçe ateşkes düşünmeyeceklerdir. Ümmetin boş yere umutlanmasına şaşırıyorum çünkü bunlar sadece güçten anlar. Ürdünlü Mahir Cazim adlı gencin sınırda yaptığını takdir ediyorum. Ürdün’den, Mısır’dan gençler de benzerlerini yapmalı. Çünkü bu varlık insani hiçbir dilden anlamıyor, sadece ve sadece korkudan anlıyor. Allah-u Teâlâ “Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacaksın.” (Bakara, 96) buyuruyor. Onlara hayatlarının tehlikede olduğunu hissettirir ve korkutursanız geri adım atarlar. Aksi takdirde ateşkese, barışa yanaşmazlar. Ben yöneticileri, halkları bu durumu düşünmeye ve anlamaya çağırıyorum. Siyonist varlıkla aynı safta duranlara sözüm yok. Ancak samimi olanlara, ümmetin ve insanlığın çocuklarına sesleniyorum. Muhatap olduğumuz düşman akıl, insaf, iyilik dilinden anlamıyor, sadece korku dilinden anlıyor. Korku olmazsa asla ve asla geri adım atmayacaktır. Nitekim Filistin direnişinden korktuğu kadar dünyadaki hiçbir güçten çekinmemektedir. Çünkü Filistin direnişi, düşmanın anladığı dili çok iyi bilmektedir. Buna rağmen ümmetimiz Siyonist varlıkla hangi dille muhatap olunmasına gerektiğinin farkında değildir. Ümmet bu düşmanla her yerde her alanda cephe açmalıdır. O zaman düşman bu cepheleri kapatmaya çalışacaktır. Biz kan dökmek, öldürmek istemiyoruz. Sade kan dökülmesini, katliamı önlemeye çalışıyoruz. Kısaca çivi çiviyi söker. Bu düşmanla anladığı dille konuşmak gerekmektedir.
Son olarak Gazze evvela biz Müslümanlara ve tabiî ki tüm insanlığa ne anlatıyor; nasıl bir mesaj veriyor, diye sorsak neler söylersiniz?
Gazze bizlere Müslümanların güçlü olduğunu söylüyor. “Benim yaptıklarıma bakın, karar verirseniz siz de yapabilirsiniz. İradeniz, kararlılığınız varsa siz de yapabilirsiniz. Bedelleri engeller olarak görmeyin!” diyor.
Gazze, nehirden denize Filistin’in kurtuluşunun mümkün olduğunu söylüyor. 1200 kişi 5 bin kişilik askerî birliği yerle yeksan etti, diyor.
Gazze bize “Ey Müslümanlar! Pişmanlıkla parmaklarınızı ısırmadan önce bu tufanın sunduğu imkânları değerlendirin. Size bir kapı açtım, eğer bunu kapatırsanız, uzun süre zindanda kalacaksınız.” mesajını veriyor.
Gazze bize hedefe yönelik büyük bir adım atıldığını, önemli bir mesafe kat edildiğini, bunu sürdürmemiz gerektiğini söylüyor.
İnsanlığın hayvan bahçesinde, orman kanunlarıyla yaşadıklarını, gerçek insani, uluslararası bir sistemde yaşamadıklarını söylüyor. Adil uluslararası bir sistemin olmadığını ifade ediyor. Tıpkı Başkan Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür!” sözünde olduğu gibi.
Gazze insanlığa değerli olduğunu, ABD’nin bu değerleri söküp yok ettiğini söylüyor.
Gazze şu mesajları veriyor: Bir şeyler yapmaya kadiriz. Bunu anlamalıyız. Gecikmemeliyiz, “Beyaz boğanın yendiği gün yem olmuştum.” demeyi beklemeliyiz. Allah korusun eğer bu vahşi düşman Gazze’de direnişi bitirirse Batı Şeria ve 1948’de işgal edilen bölgeler, Lübnan, Suriye, Ürdün, Mısır, Medine-i Münevvere’de mucize gerçekleşmeyecek ve düşman durmayacaktır. Aksa Tufanı’ndan kısa bir süre önce maalesef bunlardan biri Medine’ye gitti, Hayber’de bir evin üzerine “Bu dedemin evi, ninem hâlâ anahtarını saklıyor. Asla bundan vazgeçmeyeceğim.” yazdı. Bu, onların temennileri. Atalarımın kokusunu Hayber’de alıyorum, diyordu. Bugün her ne kadar Filistin’i istiyoruz deseler de bununla asla yetinmeyecekler. Biz de ne Filistin’i ne bir parçasını ne de bir karış toprağını almalarına razıyız. Türkiyeli, Mısırlı, Yemenli, Libyalı, Pakistanlı ayrımını yapanlara gelince, şunu söylemek istiyorum: Filistin’i savunurken sadece Filistin’i savunmuyorsunuz. Kendi toprağınızı, ülkenizi savunuyorsunuz. Çünkü hedefte sizin de ülkeniz var. Buralarda hedeflerine ulaştıklarında size yöneleceklerinden kuşkunuz olmasın.
Gazze’nin bize verdiği bazı dersler bunlar. Allah’tan Gazze’nin zaferini, kurtuluşunu diliyoruz ve inşallah yakındır da. Ben Gazze için, Filistin için korkmuyorum. Kendim için, Aksa’nın kurtuluşunda payım olmayacak diye korkuyorum. Öncelikle kendim olmak üzere bütün Müslümanlara sesleniyorum. Fırsatı kaçırmamamız gerekiyor. Selahaddin’in, mücahidlerin izi üzerinde olmalıyız. Mücahidlerin bugün Filistin’de ümmet için açtığı fırsatı tepmemeliyiz.
Çok teşekkür ederiz üstat. Rabbimiz cümlemizi bu fırsatı değerlendirenlerden ve Filistin’in özgürlüğüne katkıda bulunanlardan eylesin. Allah sizlerden razı olsun.


