İslami hareketlerin sessiz bir dönüşüm yaşadığı, sistemle kurulacak ilişkilerde ölçünün yitirildiği, topluma ve özellikle gençlere ulaşmakta zorlandığı, iç ihtilafları sebebiyle ayrıştıkları/bölündükleri, dindar kimlikleriyle bilinen kişiler tarafından kurulan AK Parti iktidarının kitlelere umut olma vasfını günden güne yitirdiği; dahası, Gazze’de Batı’nın destek ve himayesiyle kardeşlerinin Siyonist İsrail tarafından uğradığı katliamı çaresizce izlemek durumunda kaldıkları bir vasatta çok yönlü sorgulamaların yapılması doğal ve gereklidir.
Bu çerçevede İnsan ve Değer Hareketinin Malatya’da 4 gün devam eden “İslami Hareketlerde Paradigma Arayışı” konulu sempozyumu konjonktür açısından isabetli, Müslümanların bu yöndeki arayışlarını gündeme taşıma ve cevap bulma çabası boyutuyla da çok değerli bir gayret olarak not edilmeli.
Ayrıca, Türkiye’nin birçok ilinden gelen katılımcılara gösterdikleri misafirperverlik ve gerçekleştirdikleri organizasyona her kademede emek ve katkı sunan ev sahiplerine teşekkür ediyorum, Allah razı olsun.
Batı karşısında yaşanan hezimetin çok yönlü sorgulamalarının yapılması ve karşılaşılan “yeni durumu” anlama ve cevap üretme çabası, esasında 19. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan tecdit, ihya ve ıslah çabalarının bir devamı niteliğindedir.
Bilim ve teknolojide üstünlüğü Batı’ya kaptıran Müslümanların yaşadığı yenilgi bu alanla sınırlı kalmamış, domino etkisiyle askerî, sosyal, siyasi ve iktisadi alandaki yenilgileri beraberinde getirmiş, nihayetinde üzerinde yaşadıkları topraklar işgal ve sömürüye uğramıştır.
Müslümanlar aslında ilk defa yenilmiyorlardı. Daha evvel de Moğollar ve Haçlılar karşısında yenilgiye uğramışlardı. Yaşanan bu yenilgiler sonrasında Müslümanlar her seferinde küllerinden yeniden doğmanın yol, yordam ve imkânını buldular. Fakat Batı karşısındaki bu son yenilgi bambaşka bir şeydi. Müslümanlar ilk kez başka arayışlara yöneldiler ve daha evvel yapmadıkları bir şeyi yaptılar. Yaşadıkları bu yenilginin faturasını dinlerine keserek onu hayatın tüm alanlarından dışlamaya yeltendiler.
İmparatorluğun sön dönemlerine denk gelen Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık, Osmanlıcılık tartışmaları işte bu fikri karmaşanın yaşandığı zeminde gerçekleşti.
Türkiye’de İslami Hareketin Serencamı
Yaşanan yenilginin faturasını İslam’a keserek onu hayatın dışına itmeye çalışanların en tipik örneklerinden biri de Cumhuriyet Türkiye’sidir. Askeriyeden yargıya, eğitimden giyim kuşama kadar Batılı formda hayatı yeniden dizayn etmek için kaba güç dâhil tüm imkanlar seferber edildi.
Daha evvel Batı dünyasından gelen dış baskı ve saldırılara karşı hal çareleri bulmaya çabalayan İslamcı kadrolar, artık içeriden de büyük bir baskıya maruz kalarak büsbütün kıskaca alındılar. İçerisinde yaşadıkları toplum adına ve onu temsilen Batı’ya karşı ‘İttihad-ı İslam’ düşüncesi ile cevap verme arayışı ve çabası, yerini, Batı’yı temsilen iktidarı elinde bulunduran “işbirlikçi” kadrolara karşı var olma arayışı ve çabasına terk etti. Devir hızla değişmiş, Müslüman olduğu zannedilen kişilerden korunup İslam’a sığınma ihtiyacı hâsıl olmuştu. Sadece Türkiye’de değil, özellikle hilafetin dağılması ve Batı’nın istila ve sömürgesi sonrasında İslam dünyasının birçok yerinde işbaşına gelen Batıcı/seküler kadrolar eliyle benzer tablolar yaşanmıştır.
İslam’a ait değerlerin hayatın her alanından tasfiye edilmeye çalışıldığı, İslami kurum ve şahsiyetlerin tedhişe maruz kaldığı, Kur’an öğrenmenin yasaklandığı, camilerin ahıra dönüştürüldüğü bu baskı ortamında dinî hassasiyetini muhafaza eden dindar kesim, adeta tozun dumana karıştığı bu fırtınalı ortamda kendi muhitinde ele geçirdiği malzemelerle derme çatma da olsa bir yapı inşa etmeye gayret etti. Kimi tüm tehlikeleri göze alarak gizli gizli Kur’an öğretmeye çabaladı, kimi gözden ırak yerlerde talebe/faqi yetiştirmeye çalıştı, kimi kuytu yerlerde zikir halkaları oluşturdu, kimi etrafına toplayabildiği sınırlı sayıdaki cengâverle isyan bayrağı açarak bedelini darağacında canıyla ödedi ve şehit oldu.
Başladığı medrese eğitimini tamamlayabilmek için -jandarma korkusu sebebiyle- hayatını kitaplarını sürekli saklayarak, en kuytu ve gözden ırak medreseleri aramakla geçiren ve en sonunda jandarmanın, İstiklal Mahkemelerinin ve tevhid-i tedrisatın elinin yetişmediği Suriye’de (bınxet) bin bir zorlukla icazetini tamamlayan babamdan bunları dinlemiş biri olarak söylüyorum.
Böylesine bir ortamda temelleri atılan, işin başında milliyetçilik, muhafazakârlık, mukaddesatçılık soslu eklektik/sentezci düşünce ve yaklaşımlar, süreç içerisinde tercüme eserlerin de katkısıyla daha sahih bir çizgiye ulaştı. Temel kaynaklara, yani Kur’an ve Sünnet’e dönüş olarak ifade edilen bu öze dönüş çabaları hâlihazırda Türkiye’de çok farklı tecrübeler yaşayarak tarihî yürüyüşüne devam etmektedir.
Yenilenme-Yıpratma Sarmalında Özeleştiri Sorumluluğu
Yukarıda özetlemeye çalıştığım koşullarda temelleri atılan Türkiye İslami hareketinin öncüleri, Yeniden Milli Mücadele, Akıncılar, MTTB vb yapılar içerisindeki sağcılık, muhafazakârlık, mukaddesatçılık düşüncesinin tartışıldığı bir ortamda Mısır, Suriye, Pakistan (İhvan-ı Müslimin, Cemaat-i İslami, Hizb-ut Tahrir) menşeli tercüme eserlerin katkısıyla daha sahih bir İslami çizgiye evrilen; hayata dair tecrübesi olmayan, sisteme ve topluma dair bilgisi yetersiz, geleneksel/klasik İslami müktesebata yabancı, çoğu bıyıkları henüz terlemiş üniversite öğrencilerinden oluşuyordu.
Bu samimi, ihlaslı ve fedakâr genç öncüler, üniversiteyi bitirip memleketlerine döndüklerinde kendilerinden daha genç olanlara ağabeylik/rehberlik yapmaya gayret ettiler. İfrat ve tefrit arasında farklı tecrübelerin yaşandığı bu süreçte silahlı/silahsız, gizli/açık, legal/illegal yapılanma biçimleri; toplum değerlendirmesi anlamında tekfire varan yaklaşım ve değerlendirmeler; sistem değerlendirmesi anlamında daru’l-harp, tağut, şirk tanımlamaları; geleneksel İslami müktesebatla ilişkilerde Kur’an dışındaki diğer tüm teorik ve pratik birikimi zararlı ve Kur’an’a ulaşmanın önünde engel olarak gördüğü için düşmanlık besleyen yaklaşımlar vs…
Düşünce anlamında ağırlıklı olarak Mısır ve Pakistan, daha sonra İslam devrimiyle birlikte kısmen İran; pratik eylemlilik boyutuyla İhvan-ı Müslimin ve Türkiye’deki sol hareketlerden devşirilen tecrübe ve çoğunlukla deneme yanılma yoluyla mesafe katetmeye çalışan bu samimi, ihlaslı ve fedakâr gençlerin yaşanan tüm bu süreçlerde hata yapmamış olmaları mümkün mü?
Yanlışıyla, hatasıyla, sevabıyla bu bizim tecrübemizdir. Amacımız, yaşanan bu tecrübeyi tahfif etmek, mahkûm etmek veya değersizleştirmek değildir. Dile kolay, hızla değişen bir dünyada yüzyıllardır siyasi ve toplumsal hayattan büyük oranda uzaklaş(tırıl)mış olan Müslümanların el yordamıyla küllerinden yeniden doğma arayışı ve çabasının meşakkatli ve sancılı olacağı muhakkaktır.
İslami hareket elbette nevzuhur/türedi bir hareket değildir. Kökleri insanlık tarihi kadar eskidir. Hz. Âdem’den günümüze kadar gelen nübüvvet/risalet çizgisinin mirası üzerinden yolculuğuna devam etmektedir. Özellikle hilafetin dağılması sonrasında hayata müdahil olma imkânını yitirmiş bu fetret dönemi akabinde hızla değişen ve dönüşen; temel felsefesi aydınlanma ve modernleşme, siyasal yapılanması ulus devlet, iktisadi yapısı kapitalizm/liberalizm, ideolojik anlayışı pozitivizm üzerine inşa edilmiş bir dünyaya cevap üretme ve yeniden hayata nüfuz eden etkin bir güç olma çabasından söz ediyoruz. Referansta bulunduğumuz Asr-ı Saadet ile aramızda bin dört yüz yıl geçmiş, apayrı bir tecrübe ve gerçeklikle karşı karşıyayız. Daha sonraki süreçlerde de farklı coğrafyalarda farklı şekillerde Müslümanların hükümran olduğu tecrübeler yaşanmış fakat tüm bu tecrübeleri mezcederek günümüz koşullarına uyarlayacak bilgi, donanım ve tecrübe eksikliğini izale etme çabası ve sancısı halen devam etmektedir.
Dönüp dönüp geçmişi yeniden okumalı ve yeniden anlamaya çalışmalıyız. Zira her yeniden okuma faaliyeti aynı zamanda bir anlama faaliyetidir.
Yapılan hatalardan gerekli derslerin çıkarılması, doğru yapılanların daha da geliştirilmesi ve ileriye taşınması adına hâlihazırda bu değerli mücadelenin içerisinde olan veya gelecekte bu kutlu davayı sırtlayacak nesillere bu mirasa dair tecrübelerin sağlıklı bir aktarımının yapılması gerekiyor.
İslami Hareket Tepkisellikten mi Besleniyor?
İslami hareketin Batılı sömürüye ve modernleşme sürecine bir itiraz ve karşıtlık temelinde güçlü bir muhalefet ortaya koyduğu doğrudur. Ancak, bu tespitin doğruluğu İslamcılığın salt bir tepki hareketi olduğu değerlendirmesini haklı çıkarmaz. Esasında tüm peygamberler risalet görevlerinin ilk gününden itibaren toplumdaki haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı güçlü bir itiraz ve muhalefet temelinde tebliğ ve davet çalışmalarını yürütmüşlerdir. Lakin egemen cahilî sistemi hedef tahtasına koyarak toplumdaki çarpıklıkları bütün açıklığıyla dile getiren vahyin dili bununla sınırlı kalmamış, hayatın tüm alanlarında salim bir fıtratın kolayca reddedemeyeceği güçlü bir alternatif ortaya koymuştur.
Sağcılıktan ve milli dindarlıktan ayrışarak yoluna devam eden İslami hareket aynı zamanda seküler milliyetçiliğe ve solculuğa karşı da özgün kimliğiyle başarılı bir direniş sergilemiştir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde “Ne sağcıyız ne solcu, İslamcıyız!” söylemi bir slogan olarak kalmamış, hem moral üstünlük hem söylem düzeyinde güçlü bir karşı koyuş sergilenmiştir. Bu motivasyon, inanç ve kararlılığın beraberinde getirdiği özgüven, sağ ve sol hareketlere mensup birçok kişinin hidayetine vesile olmuştur.
Hâlihazırda meta anlatıların ve ideolojik hareketlerin yeryüzü ölçeğinde cazibesini büyük oranda yitirdiği; yerine çevre, kadın, cinsel kimlikler vb. yeni toplumsal hareketlerin sahne aldığı; değişken, parçalı, göreceli anlayışın beraberinde getirdiği silik/hibrit kimliklerin revaçta olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz.
Diğer ideolojiler karşısında son derece güçlü ve direngen olan İslami hareketin, ideolojilerin etki gücünü yitirerek silikleştiği tüketim ve haz temelli bu yeni durum karşısında toplumsal hayatı etkileme gücünün paralel bir şekilde zayıf kalması düşündürücüdür.
Tüketim, haz ve konforun tüm toplumları esir aldığı; ahlaki, epistemolojik, siyasi ve entelektüel anlamda ciddi bir krizin yaşandığı bu ortamda İslamcı potansiyelin ahlakî ve entelektüel olarak kayda değer bir etki ve sonuç hâsıl edemediğini teslim etmek gerekir.
Modern Zamanlarda İktidar Tecrübesi
İslam dünyasının birçok yerinde benzer atmosfer içerisinde sâlih niyetlerle büyük bir mücadele verildiği söylense de uygulamada başarı imkânı bulduğu söylenemez.
Modern dönemde İslami bir şiarla kurulan ilk devlet; Pakistan İslam Devletidir (1947). Mısır, Türkiye ve İran İslamcılarının politik tasavvur ve projeleri üzerinde büyük bir etki bırakan ve büyük umutlar bağlanan bu devlet, pratikte umulan sonucu doğurmadı. Ardından, 1979’da İran'da bir İslam devrimi yaşandı. Büyük bir coşku ve heyecan dalgası oluşturan bu devrim yerini ulusal ve mezhepçi bir devlet anlayışına terk etti.
Daha sonraki dönemlerde farklı iktidar tecrübeleri yaşandı. 1991 yılında İslami Selamet Cephesi (FİS) Cezayir’de kısa süreli iktidar oldu, ancak bu iktidar bir yıl geçmeden ordu tarafından gerçekleştirilen darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı ve ülke kaosa sürüklendi.
1996 yılında Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Millî Görüş hareketi seçimlerden birinci parti çıkarak koalisyon hükümeti kurdu. İslami Selamet Cephesinin başına gelen benzer bir akıbetle iktidardan uzaklaştırıldı. Ardından, tüm İslami kurum ve şahsiyetleri hedef alan 28 Şubat darbesiyle İslami kesime yönelik bir sürek avı başlatıldı.
Arap intifadaları sonrasında Mısır’da İhvan bağlantılı Özgürlük ve Adalet Partisinin 2012 yılındaki iktidarı Körfez ülkeleri ve Batı’nın desteklediği askerî darbeyle sona erdi.
2011 yılında Tunus’ta yaşanan darbe sonrasında yapılan seçimlerde birinci parti çıkan Nahda hareketi, iktidarını diğer partilerle bölüşerek koalisyona razı olduğu tüm tavizkâr ve ılımlı tutumuna rağmen iktidardan uzaklaştırıldı.
2002 yılında başlayan ve hâlihazırda devam eden 22 yıllık AK Parti iktidarının İslami kesim açısından kazanç ve kayıplarının sağlıklı bir çetelesi henüz çıkarılmış değil.
Yukarıda özetleyerek aktardığım, farklı siyasal/sosyolojik iklimlerde gerçekleşen tüm bu iktidar tecrübelerinin her birinin eksiğiyle gediğiyle geniş çerçevede muhasebesinin yapılması, küresel sistemin doğası ve darbe mekaniğinin işletilmesindeki etki düzeyi ve rolü, diğer yerel aktörlerle iş birliği ve iktidar paylaşımının sınırları, resmî iktidar dışındaki diğer sivil iktidar alanlarının tespiti, modern zamanlarda iktidarın doğası, Müslümanların iktidar tecrübesi ve yetkinlikleri gibi başlıklar çerçevesinde mütalaasının yapılması gerekir.
İslami Hareket ve Siyaset
Din ile siyaset kurumu arasında ikisinin de toplumsal hayatı düzenleme talebi taşıması bakımından benzerlik vardır. İnsanın doğduğu günden öldüğünde gömülmesi için belediyeden almak zorunda olduğu defin kâğıdına kadar hayatın tüm alanlarının modern devletlerin gözetim ve denetimi altında tutulduğu bir gerçektir. Dolayısıyla, insana ve topluma dair sözü olan bir dinin müntesiplerinin siyasete bigâne kalmayacakları izahtan varestedir.
Sözünü ettiğimiz bu gerçeklik, İslami hareketin iktidar bağımlı olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim risalet süreci içerisinde kendi kavimleri tarafından testereyle biçilen peygamberler olduğu gibi, kral peygamberler de var olmuştur. Müntesibi olduğumuz İslam dini, belli bir çağ veya bölge için değil, cihanşümul bir din olarak nazil olduğu dönemde, günümüzde ve kıyamete kadar tüm siyasal ve sosyal şartlarda insanlığın kurtuluşu, yeryüzünün ıslahı ve hayatın her alanında büyük bir medeniyet oluşturma vasfını ve potansiyelini kendi içinde barındırır. Dolayısıyla ister iktidar ister muhalefet olsun Müslümanın düşünce ve eylemlerini belirleyen temel çerçeve ve sabiteler bellidir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz Pakistan, İran, Türkiye, Mısır, Tunus ve Cezayir’deki iktidar tecrübelerini başarısızlığa götüren iç ve dış sebeplerin iyi etüt edilmesi gerekiyor.
Daha dar çerçevede ise kendi yerelimizde on yıllardır çok farklı yöntem ve araçlar kullanılarak ortaya konulan düşüncelerin, çabaların, eylemlerin oluşturduğu bir İslami birikim mevcut. Ancak, oluşan bu İslami birikimin kimlik düzeyindeki sahihliği, ilkesel anlamdaki tutarlılığı ve belirlediği hedefler itibariyle de gerçekçiliğinin ciddi bir muhasebesinin yapılması gerekiyor.
İlave olarak, her ne kadar kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlasa da İslami kimlikleriyle bilinen kişilerin çoğunluğu teşkil ettiği bir partinin iktidar serüvenine başladığı nokta ile vardığı menzil arasındaki mesafe hayret vericidir. Daha sahih bir çizgiye ulaşması umulurken AK Parti'nin yeniden 70'li yıllardaki mukaddesatçı, muhafazakâr ve milliyetçi reflekslerin de ötesine Kemalist söylemlere sarılma sebeplerini iyi tahlil etmek gerekir.
Görünen o ki İslamcıların 28 Şubat'ın baskı ortamında İslam devleti kurma söylemini bir kenara bırakarak dillendirdikleri demokrasi, çoğulculuk, eğitimde fırsat eşitliği, inanç özgürlüğü, farklılıklara saygı, gerçek laiklik gibi söylemler konjonktürel şartların ve anın gereği olarak baskıyı hafifletmeye yönelik taktiksel bir söylem olmaktan öte, İslamcı paradigmadaki düşünsel veya pragmatik bir kırılmayı yansıtmaktadır. Nitekim 2011 Eylül’ünde Mısır'a ziyareti sırasında Erdoğan'ın İhvan'a yönelik yaptığı laik devlet çağrısının ciddi bir eleştiri veya tepkiyle karşılanmamış olması bu tespiti doğrulamaktadır.
Doğru veya yanlış anlamında söylemiyorum ama ister toplumdaki gerçeklik ister iç-dış baskı veya ister paradigma kısıtlılığından/değişiminden kaynaklansın İslam devleti fikrinden niçin vazgeçildiğinin düşünsel veya konjonktürel sebepleri izah edilmedi. Eğer İslam devleti kurma fikri bir yanılgıysa o zaman bu yanılgının ilmî dayanakları ve Müslümanların nasıl bir devlet modeli önerdiklerini izah etmeleri gerekir.
Sorular, Sorunlar...
İslamcıların sisteme yönelik muhalif tutumlarında AK Parti iktidarıyla birlikte büyük bir esneme ve değişim yaşandı. İslamcılık düşüncesi iddia edildiği gibi İslamcılar açısından iktidara ulaşmak için bir uçan halı işlevi mi görüyor?
İslami hareketlerin büyük bir heyecan ve motivasyonla yürüttükleri davet ve tebliğ çalışmalarını ihmal ederek bir hayır kurumu gibi sadece yardım faaliyetlerine yönelmelerinin sebepleri nelerdir?
Diğer ideolojilerin aktif bir şekilde arzı endam ettikleri bir ortamda güçlü bir karşı koyuş ve temsiliyet ortaya koyan İslami hareketin tüketim ve yozlaşma karşısındaki halleri nasıldır?
Dindar kesimlerin çoğunluğu teşkil ettiği bahse konu hükümetin; iktidar nobranlığı, kibir, hesap vermezlik, liyakatsizlik, yolsuzluk, adaletsizlik gibi yapısal zaaflar sebebiyle kitlelere umut olma vasfını yitirmesi gelecekte önümüze nasıl bir fatura çıkarır?
Topluma ve özellikle gençlere ulaşmakta yaşanan zorluğun sebebi tembellik mi konfor mu eski alışkanlıklar mı yetersizlik mi?
İslami devlet fikrinden vazgeçtiysek yeni toplum ve devlet tasavvurumuz nedir?
Bu yeni durum karşısında kullanacağımız dil, söylem, araç ve yöntem nasıl olmalıdır?
Bu ve benzer soruları daha da artırabiliriz. Tüm bu sorularla şunu ifade etmek istiyorum: Türkiye ölçeğinde Müslümanların ontolojik, epistemolojik ve ahlaki çerçevede sosyo-politik referans olma iddiasını devam ettirme başarısını gösterebilmesi, söz konusu ettiğimiz bu soru(n)lara sahici cevaplar üretme güç, irade ve yetkinlikleriyle paralellik arz edecektir.


