İnsanlık tarihinde dehası ile fark yaratmış kişiler, hayatlarının bir romana veya filme konu olması ile bazen daha anlaşılır bazen de eski gizem ve önemlerinden uzak bir hale gelebiliyorlar. Hayata onların baktıkları yerden bakmak ve bu dehanın inceliklerine varmak adına faydalı bir uğraş olarak görülebilir bu. Ancak bir dehayı örnek olarak almasak, mesela sıradan bir bakkalın yaşantısını dahi önümüze koysak mutlaka onun dahi biricik oluşuna deliller getirebiliriz. Her bir yaşantı özel ve önemlidir. Dehaların buradaki farkı, çaba gösterdikleri alanların insanlığın önünü açacak veyahut kapayacak meseleler olmasından ileri geliyor. Aslında işin riski arttıkça ehemmiyeti de ister istemez artıyor.
2015 yılında gösterimi gerçekleştirilen The Man Who Knew Infinity isimli yapım, Hintli bir matematikçi olan Srinivasa Aiyangar Ramanujan’ın hayatını konu alıyor. Hindistan’ın Madras şehrinde doğan S. Ramanujan, hiçbir diploması olmamasına rağmen İngiliz Kraliyet Topluluğuna üye olabilecek kadar kendisini kanıtlamayı başarıyor. Yönetmenliğini Matthew Brown’ın yaptığı filmin başrollerini Dev Patel ve Jeremy Irons paylaşıyor.
Hintliler İngilizlerin Nesi Olur?
Ülkesinde diploması olmadığı için kendisi kanıtlamayan Ramanujan, ürettiği tezlerden oluşan bir mektubu İngiltere’deki Trinity Kurumuna yollar. Bu tezler onların ilgisini çeker ve Ramanujan’ı İngiltere’ye davet ederler. Böylece Hintli matematikçinin yolu adaya düşer. Burada gördüğü muamele ilk günden itibaren bir öteki olması üzerine kuruludur. Hiçbir zaman “onlar”dan birisi olamayacaktır. Bu, birçok defa, dersine giren hocalar tarafından da dile getirilir. Bir Doğulu olarak o sezgiden, ilhamların dünyasından bahsederken İngilizlerin kanıtlara ihtiyacı vardır. Dinsel inanışı gereği (kendisi bir Brahmi’dir) ilham onun için vazgeçilmezdir. Yaptığı çözümler ile tabiri caizse Batılıları dumura uğratan Hintli, iş kanıtlamalara geldiğinde buna gereksininim duymamaktadır. Bir tartışma esnasında, kendisinin düşünce tarzının onlarınki ile taban tabana farklı olduğunu belirtir. Kendisini en başından beri destekleyen Prof. Hardy dâhil herkes delilleri olmadan bu “muhteşem” tezlerin bir anlamı olmadığını izah eder. İngilizler açısından çıkmaz olan şey ise bu tezlerin delillendirilmemesine rağmen sonuçlara ulaşmada doğru yolu izlemesidir.
Batılıların metotlu düşünme biçimi aslında Doğulu matematikçinin hiçbir zaman kafasına yatmamasına rağmen buna muhtaç olduğunu anladığı için izahlara girişir. B. Russel da adı geçen kurumda çalışmaktadır ve Ramanujan’ın kendi suyunda akması gerektiği, bu tür bir çabanın onun önünü tıkayacağı düşüncesindedir. Netice olarak Ramanujan kanıtları sunar ve başarılı olur. Ancak gene de bu tezlerin kendisine rüyasında Namagari isimli tanrısı tarafından ilham edildiğine inanmaktadır. Yani o hâlâ kanıtlara ihtiyaç duymamaktadır sadece inanmaktadır. İngilizler ve özellikle de ateist olan Prof. Hardy, kanıtlayamadığı hiçbir şeye inanmayacağı söyler. Aslında mesela filmde de birçok kez vurgulandığı gibi Tanrı fikrine takılıp kalmaktadır. Ramanujan, Tanrı’ya inanmadığı için Prof. Hardy’nin kendisini hiçbir zaman tam olarak anlamayacağının farkındadır. Zira artık o bir ateist olarak tüm bunların oldukça uzağında farklı bir düşünsel temelden meselelere yaklaşmaktadır. İnanç, hiçbir zaman tek başına yeterli olmadığı hatta tamamen sübjektif bir şey olduğu ve metafizik alanın içerisine girdiği için Prof. Hardy’ye hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu çelişkinin filmde “kibarca” işlendiğini söyleyebiliriz. Çünkü filmin neşet ettiği ortamda Doğulu matematikçimizin düşünsel alanından oldukça uzak aktarılanlar. Aslında bu çelişkiyi bir Hıristiyan’ın nasıl ele alacağı mevzusu da önemlidir. Ancak Ramanujan’ın destekçisi ve danışmanı ateist olan bir profesördür. Ayrıca bu profesör Hintli olduğu için Ramanujan’ı en azından milliyetçiler kadar ötekileştirmemekte, onu anlamaya çalışmaktadır. Diğerlerinin tutumu, -örneğin Ramanujan’ın bahsedilen kuruma üyeliği söz konusu olduğunda- basitçe bir Hintlinin Anglo-Sakson bir kurumda ne işi var mesabesindedir. Hatta bazı üyeler, bu teorilerin bir Doğuluya ait olamayacağını dahi düşünmektedirler. Giyimi kuşamı, derisinin rengi ile onlardan farklı olan birisidir ve Krallığın kolonisi olan bir ülkede alt seviyeden bir ailenin çocuğudur. Tüm bu detaylar kabaca ifade edersek onu kabul edilemez ve “çirkin” kılmaktadır. I. Dünya Savaşı başladığında yükselen milliyetçiliğin etkisi ile Hintli deha, askerler tarafından ırkçı bir saldırıya dahi uğramış ve darbedilmiştir.
Sömürü Toplumları ve Diğer Meseleler
Sömürge toplumlarının emperyalist güçler tarafından özgürlüklerinin ellerinden alınması salt fizyolojik hapsedilme, baskı ve işkence ile izah edilemez. Kolonyalizm ulus-devlet süreçlerinin sömürgeci güçler tarafından sömürülen toplumlar üzerinde denediği ve bir toplumu Batılılaştırma adına zihinsel köleliğe hapsettiği bir süreçtir. Bunun bedelleri fiziki işkencenin çok ötesindedir. Zira artık benlik bir başka kültürel ortamın yönlendirmesi ile hareket etmeye başlamaktadır. Bu durumun psikolojik birtakım neticeleri de vardır. Sonuç olarak “Garpzedeler” Doğu toplumlarında idareyi ele almış ve özellikle eğitimden başlayarak birçok alanda egemenliği ele geçirmiştirler. Sömürülenin durumu böyle iken bir sömürücü gücün, sömürgesine karşı bir tutumu vardır ki yukarıdaki örneklerin birçoğu bu tutumu anlatmıştır. Açıkçası Hintli matematikçi Ramanujan, inançları noktasında hiçbir taviz vermez ve basitçe özenti veya psikolojik bir mağlubiyetin neticesi olan onursuz davranışlar içerisine girmez. Domuz eti yemekten kaçınması diğerleri tarafından anormal olarak karşılanırken bu durum onun için inancının bir gereğidir. Zaten Hindistan’dan ayrılırken annesinin ona tavsiyeleri de bu korkuyu taşımaktadır. Annesi, ibadetlerine devam etmesi ve “onların” yemekleriyle vücudunu kirletmemesi hususunda oğlunu dikkatle uyarmaktadır.
Aslında hikâye bu bağlamda bizimkiyle de oldukça yakınlaşıyor. Tam anlamıyla sömürge toplumu olmasak da bizler de Batının veyahut yerli işbirlikçilerinin bu tür taarruzlarına maruz kaldık. Ramanujan, Hindistanlı bir deha ve matematikçi olarak aslında Doğu toplumları için bir tipolojiyi temsil ediyor. Örneğin, İngiltere’ye gittiğinde devasa binaları ve müthiş bir şekilde dizayn edilmiş parkları incelediğinde şaşkınlığını gizleyemiyor. O sırada orada bulunan ve Prof. Hardy’nin de yakın dostu olan bir başka öğretim görevlisi onun şaşkınlığı karşısında “Evet, beklenen etki bu… Ancak şunu unutmayın, büyük ilimler her zaman tevazu sahibi kaynaklardan çıkmıştır.” diyerek durumu özetliyor. Ramanujan’ın milliyetçi veya kendisine daha olumlu yaklaşan savaş karşıtı akademisyenler arasında yaşadığı şey aslında bir sarmaldır. Sonuçta bir kara derili ve Doğulu olarak hiçbir zaman gerçekten “onlardan” birisi olamayacaktır. Savaş şartlarının üstüne bir de İngilizlerin hoşgörüsüzlüğü ve anlayışsızlığı eklenince, verem hastalığına yakalanan Ramanujan’ın (öksürük krizleri geçirmekte ve derslere geç kalmaktadır ancak hiç kimse bu durumun sebebini öğrenmeye çalışmaz) son isteği eğer İngiltere’de ölürse naaşının Hindistan’a yollanmasıdır. Bahsettiğimiz bu hoşgörüsüzlük meselesi önemlidir. Materyalist felsefenin ruh ve duyu âlemini yok saymayan düşünceleri örseleyen yapısı (özellikle hikâyenin geçtiği 1920’li yıllarda bu tür düşünceler tam anlamıyla revaçta olduğu düşünüldüğünde) Ramanujan’ın bir tartışma esnasında her şeye rağmen kendisine karşı en anlayışlı insan olan Prof. Hardy ile bir burukluk yaşamalarına sebep olur. Kendisinin bir makine olmadığını ve inançsız insanların bunu anlamayacaklarını kasteder. Yukarıda bahsettiğimiz hastalığı gittikçe şiddetlenir. Hastaneye kaldırılır ve burada son çalışmaları ile alakalı delillendirmeleri gerçekleştirir. Ardından boş kaldığı ilk zaman diliminde Hindistan’a dönen Ramanujan, bir sene sonra İngiltere’de yakalandığı verem hastalığının nüksetmesi sonucu hayatını kaybeder. Ramanujan için sevindirici olan tek şey gurbette; hele ki onun anlam dünyası, inanış biçimi ile taban tabana zıt bir evrende hayatını kaybetmemiş olması, en azından memleketini ve kendi insanlarını görmüş olmasıdır herhalde. Hikâye son derece trajik aslında. Belki de kurduğumuz birtakım paralellikler nedeniyle bizim için böyle bir anlam ifade ediyor. Filmin bu bahsettiğimiz son kısmı iyi yansıttığını söylemek biraz zor. Netice itibariyle Ramanujan’ı bizim kadar iyi anlamaları pek mümkün değil. Ancak gene de Batı sinemasının son yıllarda en çok işlediği konuları düşündüğümüzde (eşcinsellik vs.) içerisinde en azından Tanrı ile barışık, olumlu bir karakter barındırdığı için bile böyle bir filmin çekilmiş olması sevindirici.


