Öz Yurdunda Garip Bir Şehit: Mustafa Cambaz
TEMMUZ Sayı: 4 - Kasım 2016

Gözü ile bakıp gönlü ile gören adamlar çağını yaşadı bizim neslimiz; çok şükür…

Son iyileri saymaz isek dünya ‘adamsızlık’ çağına girdi-girecek…

Bu nasıl bir şeydir ve neden önemlidir?

Yaklaşık 150 yıllık geçmişe ve özellikle son çeyrek asra kişiler, olaylar ve olgular bağlamında baktığımızda fotoğrafı çok net görebiliriz.

15 Temmuz 2016 akşamı başlayıp, ertesi gün öğle civarında ‘kontrol’ altına alınabilen hain darbe girişimi sırasında zihnimi meşgul eden en önemli meselelerden biri bu idi: Adamsızlık çağı!

Tankıyla, tüfeğiyle, askeriyle…

Afyonlanmış bir sürü halinde sokaklara, binalara ve insan kalabalıklarına doğru akan bu ‘milli düşman kuvvetler’ (!) karşısında, elinde Müslüman taşlar ve kalplerinde imanla cepheye çıkmış milletin evlatları neyin kavgasını veriyordu ya da verdi?

Aylar sonra geriye dönüp baktığımda ne çok şeyi kaybettiğimizi bir kere daha görüyorum.

250 güzel adamın/insanın sapıkça bir ütopyaya kurban edilişini öfke, hayret ve dehşetle hatırlıyorum.

Bizler…

O gece hak ve halk için sokaklara çıkmış insanlar…

Elbette geri dönmeyi düşünmedik. Belki hain bir G-3 mermisi, yahut aşağılık bir tank paleti, veya kahpe bir dipçik darbesiyle can vermeyi istedik.

Hep öyle değil midir ve buna iman etmedik mi: “Onlara ölüler demeyin!”

Aradan geçen bunca zaman sonra derinleşen zehirli bir girdap gibi 15 Temmuz gecesi…

Ne çok şey kaybettik öfkesiyle, ne çok şey kazandık gururu bir sarkaç gibi…

Gidişi Benzemedi Hiçbirine…

İşte tam da böyle bir anda…

Ve içime doğru burgu kaviliğiyle sokulan deli-dolu, nüktedan, dost, âşık, derviş, sanatkâr…

Adam gibi adam tanımını her zerresiyle hak eden şehit Mustafa Cambaz’lı hatıralar yokluyor zihnimi…

Her daim taze…

Diğer şehitlerden, mesela Erol Olçok ve kıymetli evladı Abdullah’tan ayrı tutmuyorum elbette Mustafa’yı…

Hepsinin aynı rahmet şemsiyesi altında buluştuğuna inanıyorum.

Fakat Mustafa Cambaz’ın gidişi benzemedi hiçbirine…

Hikâyesi, 1963’te ‘Evlad-ı Fatihan’ diyarı Batı Trakya/Gümülcine’nin Menetler Köyü’nde başlayan Mustafa’yı önce İstanbul’a, ardından bütün Anadolu’ya bağlayan aşk, 15 Temmuz’da anladık ki şahadet özlemi imiş…

Çiftçi bir ailenin evladı idi. Eğitim için 1977’de İstanbul’a geldi. Batı Trakya Türkleri’nin haklı davasının sancaktarlığını yapan Dr. Sadık Ahmet’in izinden yürüyordu. Liderinin isteğiyle gazetecilik okuyacak, mezun olduktan sonra memleketine dönecek ve halkının davasına adayacaktı kendini.

Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi’ne kaydını yaptırdı fakat hedefini başta tayin ettiği için 5. sınıfta bu okulu bırakarak bir ‘düz’ liseye geçti. Üniversite sınavına girerken tek bir tercih hakkı kullandı ve hedefini tutturdu: İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nu kazandı.

Âşık oldu üniversitede okurken…

Ve büyük aşkıyla birleştirdi hayatını…

Hem okumak hem de çalışmak zorunda idi artık...

Birçok dergiye dosyalar hazırladı, foto muhabirliği yaptı, idarecilik görevlerinde bulundu ama yerleşik ve ‘sağlam’ bir işi olamadı. Çünkü Mustafa hâlâ T.C. vatandaşı değildi! Oysa, “Ben Yunan Ordusu’nda askerlik yapmam” diyerek doğduğu topraklara geri dönmemeyi göze almıştı. (Türkiye, 15 Temmuz’dan sonra vatandaşlık verdi kendisine!)

Aşk derecesinde sevdiği bir şeyi daha vardı; fotoğraf!

Selçuklu ve Osmanlı Hayranı

Ben, Yeni Şafak Gazetesi’nde yazı işleri müdürü olduğum dönemde tanıdım onu. TV NET’te çalışıyordu. Çok seviliyordu. Fakat her zaman ve her yerde olduğu gibi burada da hakkı yeniyordu. Sesini çıkarmıyordu. “Ekmek parası” diyerek kendine yapılan her türlü muameleye ‘eyvallah’ diyordu. Gönlünün daraldığı anlarda benim odamda alıyordu nefesi. Sigara içilmiyordu bu adada ama Mustafa’ya her zaman serbestti. Sanat kitaplarını karıştırıyor, dergilere bakıyor, yeni fotoğraflarını paylaşıyordu.

Her Cuma farklı bir camiye gitmeye gayret ediyorduk. Şair dostumuz Mehmet Şeker de zaman zaman katılıyordu bize. Hatta Mustafa Cambaz ile Mehmet Şeker daha çok birlikte ‘takılıyordu.’

Yolculuklarımızda fotoğraf makinesi her zaman elinin altında idi. Anadolu’yu köy köy dolaşıp camileri en ince ayrıntısına kadar fotoğraflıyordu. Gücünün yettiğince… Bazen de görevli gittiği yerlerde yapıyordu bu işi. Selçuklu ve Osmanlı dönemi mimari eserlerine hayrandı. Çektiği bütün fotoğraflara o mekanlarla ilgili notlar ve yorumlar düşüyordu. Bu şaheserlerin kayıt altına alınması gerektiğini söylüyordu.

Tek bir ideali vardı: “Türkiye’nin Ulu Camileri”ni bir kitapta toplamak. Anadolu ve İstanbul’un 118 büyük camiine ait 10 bin kare fotoğraf çekmişti. Bu fotoğraflardan oluşan bir veya birkaç kitap yayınlamayı çok arzu ediyordu. Bu hedefine şahadetinden sadece birkaç hafta önce ulaşabilmişti. Yani, daha keyfini bile sürmeye fırsatı olmamıştı bu dev eserinin…

Zaman zaman Boğaziçi’ne gider, uzun uzun denizi seyrederdi. Denizin onda çok farklı çağrışımları vardı. “Bazen suyun kudretine teslim olmak geliyor içimden” diyordu. Bir adım atsa başka bir boyuta geçeceğine inanıyordu.

Tez canlı idi Mustafa Cambaz… Bir şey söylediğimizde “ertelemeyelim, hemen yapalım” diyordu.

Soyadına bakmayın; ona çeşitli hile ve desiselerle tuzak kurmaya çalışanlara karşı hiçbir cambazlığa girişmiyordu. Sahih bir adamdı. Samimi idi…

Gitmek Var Dönmek Yok

15 Temmuz gecesi evde yaşananları çok sevgili eşi ve biricik evladı çeşitli vesilelerle anlattı. Boğaz Köprüsü üzerinde tankların yürüdüğü haberini alır almaz, eşi ve evladının bütün engellemelerine rağmen bir zıpkın gibi evden çıkışını, cansiperane bir gayretle ‘cephe’ye koşuşunu, kalbinin hemen altından giren ve kocaman delikler açarak çıkan G-3 mermisinin tahribatını, sonra güzel bir tebessümle şahadete yürümesini…

Okuduk ve dinledik…

Ülke işgal edilmek isteniyordu.

Pensilvanya’dan kurulmuş FETÖ’cü hain kuklalar, bu milletin vergileriyle alınmış silahları milletin alnına dayamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, büyük tuzağın farkına varıp demokrasi ve istikbal için insanları sokağa çağırmıştı. Evde oturmak olur muydu?

Nitekim o da “Cumhurbaşkanı çağırıyor, nasıl dururum” diyerek sokağa fırlamıştı.

Kuleli’den Çengelköy’ü ‘işgal’ için çıkan asker kıyafetli hainlere karşı göğsünü siper etmek için koşuyordu. Zaten Çengelköy’de oturuyordu.

‘Kafa kâğıdı’ yoktu henüz ama olmasındı!

Kendine vatan bellediği, ekmeğini yediği, suyunu içtiği bu topraklara karşı vefa borcu olduğunu biliyordu. Evden bir veda edasıyla çıktığı için geri dönüp dönmemeyi düşünmüyordu bile.

Darbeci alçaklar tarafından işgal edilmeye çalışılan Çengelköy Polis Karakolu’nun önünde idi. Çelimsiz cüssesine rağmen bir dev edasıyla “Ya Allah, bismillah” diyerek öne atılmıştı. Sol göğsünün altından giren kurşunun sıcaklığını…

Aklından geçenlere tebessüm ederek karşıladı: “Görmedin mi, Rabbim fil sahiplerine ne yaptı!”

Sahi Mustafa Yaşadı mı?

Biricik evladı Abdullah, şöyle anlatıyor babasının evden çıkarkenki halini:

“Ben de annem de gitme dedik. Hatta gitmesin diye kızıp bağırdım. Israr edince, ben bu sefer içimde hiçbir heyecan hissetmiyorum sen git dedim. Sonra babam gitti. Bana telefon açtı. Halka ateş açıyorlar dedi. Asker karakolu bastı dedi… Ben tabi nasıl olur diye kavramaya çalışıyorum, o sırada arkadan silah sesleri geliyor. ‘Sen neredesin’ dedim. ‘Duvarın dibindeyim’ dedi. ‘Ani hareketler yapma’ dedim. Onu tanıyan bilir. Ani hareketler yapar, fevridir, hareketlidir… Ben onu çıldırtacak laflar söylerim bazen, o hafif hafif alevlenir, tartışırız tatlı tatlı… Telefon kesildi bir müddet sonra… Ben de tabi film koptu. İçeri gittim hemen abdestimi aldım. Bir tane tişörtüm var ‘ondan geldik ona gideceğiz’ ayeti yazıyor üzerinde, onu giydim. Silah olsa, silah da alacağım yanıma. Babam orada, kurşunların arasında, kurşun yağıyor üzerine. Çakı aldım bir tane… Akla bak o an zaten sopa mı çakı mı ne geçerse artık… Çengelköy’e bir indim hareket etmek mümkün değil öyle bir yoğun atış var ki. Sağdan gidin sağdan gidin diye bağırıyorlar… Sağa sola bakıyorum insanlar vuruluyor, vurulanları taşıyorlar… Her taşınana babam mı değil mi diye bakıyorum. Sonra… 05.30’da görebildim, cesedini...”

Mustafa Cambaz, öz yurdunda garip bırakılmış bir adamdı.

Cesareti, adanmışlığı ve şahadetiyle üzerinde zaten eğreti duran bütün olumsuzlukları silkeledi. Giderken bir ders verdi hepimize:

“Vatansızım… Bir kimliğim yok. Hasta olmaya bile hakkım yok. Hastalansam ibraz edebileceğim bir kimliğim yok. Anam-babam Gümülcine’de, ben buralardayım. Bakın şehit oldum. Bu millet için, bu memleket için. İşgalcilere karşı göğsümü siper ettim. Tam iki kurşun yedim. Bir zamanlar beni kapılarından çeviren, maaşımı bile ödemeyen, her fırsatta kapının önüne koyulacaklar listesine adımı yazanlar bile şimdi beni kahraman olarak görüyor. Boy boy fotoğraflarımı basıyor. Sayfalarca yazılar yayınlanıyor gazetelerde. Evimi şen tutuyorlar. Acılı eşime, biricik evladıma kol kanat geriyorlar. Sadece babam geldi cenazeme, anam gelemedi. Hasta. Şimdi evladıma, eşine beni soracak, yaşıyor muyum diye. Sahi ben yaşıyor muyum sizce?”

Özcan Ünlü Arşivi
4 Sayı: 4 - Kasım 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler