İnsanlığın dünyadaki hikâyesinin sonuna dair, ancak bir tek muhtemel ve mukadder sondan söz edebiliriz: Kıyamet. İnsanlığın bu ana hikâyesi, kıyamete kadar kendi mecrasında soy bir şekilde akmaya devam edecek. Allah’ın peygamberleri aracığı ile gönderdiği hemen bütün kitaplar, bu ana hikâyeden uzaklaşan insanlığı, yeniden kendi fıtri ve soy hikâyesine döndürmek içindir. ‘Hikâyeye yeniden dönüş çağrısı’ diyebileceğimiz bu metinlerin en temel beş emri; öldürmeyin, çalmayın, yalan söylemeyin, iftira atmayın ve kimseyi haksız yere yurdundan çıkarmayın şeklinde özetlenebilir. Bu maddelerin ortak özelliğiyse, insanın fıtri mecrasını, yani asıl ve soy hikâyesini yeniden hatırlatmasıdır. Zira insan, Yaracı ile bir misak yapmıştır ve zaman zaman bu misakı unuttuğu için ana hikâyesinden uzaklaşmıştır. Kur’an bu hatırlatmayı yaparken insanlığa şöyle seslenir: “Ve hatırlayın Allah’ın size olan nimetini ve “işittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman Allah’a karşı kendinizi bağladığınız taahhüdü; Allah’a karşı da sorumluluğunuzun bilincinde olun: Kuşku yok ki Allah kalplerin içini bilir.” (5 / Maide: 7)
XX. yüzyılda, iki dünya savaşı ve sayısız soykırımlar yaşayan insanlık, büyük anlatıların çöktüğü, ideolojilerin tükendiği, tarihin sonunun geldiği iddiasıyla karşı karşıya kaldı. Bu iddia ayrıca zımnen bir teslim oluşu da içermektedir. Bu modernizme ve kapitalizme karşı şartsız ve önkoşulsuz bir yenilgiyi ifade etmektedir. Büyük anlatıların çöktüğüne dair iddia, aslında büyük bir anlatının parçası olsa da, haritaların yeniden çizildiği, güç dengelerinin değiştiği, insanlığa yön veren düşüncelerin kökünden sarsıldığı bu dönem, kendinden sonraki zamanların kaderini de kökünden etkilemiştir. Özellikle son yirmi yıldır, Bosna ile başlayan ve İslam Coğrafyası’nı sistematik bir şekilde kan gölüne dönmesinin sebebi de, bu sarsıntının bir uzantısıdır. İnsanlık hikâyesine dışarıdan ve hoyratça yapılan bu müdahale aslında kimsenin işine yaramıyor gibi göründe de, bu işten yine en kârlı çıkanın kapitalizm olduğu açıktır.
Kapitalizm, insanlık hikâyesine kuşatıcı, vahşi, acımasız ve çürütücü bir baskı uygulamaktadır. Bugün dikkatimizi en çok, insan hayatını direkt etkileyen iç savaşlar ve göçler çekiyor olsa da, daha arka planda başka dramlar da yaşanmaktadır. Kamboçya ve Bangladeş gibi kimi ülkelerde sağlıksız koşullarda günde bir dolara çalıştırılan ve daha yirmili yaşlara gelmeden ölen çocuk işçiler de bu hikâyeye dâhildir. Ünlü markalar için yüzlerce dolarlık ürünleri imal eden çocuklar, ömürleri boyunca hiçbir zaman giyemeyecekleri giysileri, hiçbir zaman oynayamayacakları oyuncakları üretirken kimyasallardan zehirleniyor. Bir başka çarpıcı örnekse, ‘V For Vendetta’ filmiyle özdeşleşen ve filmde baskıcı İngiliz yönetimine karşı anarşist bir tavrı simgeleyen maskların üretimidir. Bu masklar, Brezilya’nın Rio de Janerio kenti yakınlarında yer alan Sao Goncalo kasabasında üretildiği basına yansımıştı. Bu maskları üreten fabrika, müşterilerinin kişisel zevk ve tercihlerine göre de üretim yapıyor. Küçük yaştaki çocukların çalıştırıldığını ve sağlıksız çalışma koşullarında kimyasal boyama yaptıklarını da basından öğreniyoruz. Söz konusu maskların, sisteme bir başkaldırı ve itiraz sembolü olduğu düşünülürse, meseledeki ironi daha da acı bir hale gelmektedir. Bu durum bile kapitalizmin nemalanabileceği bir alandır. Dolayısıyla insanlık hikâyesine sürekli ve acımasız bir baskı uygulanmaktadır. İnsanlık ile asıl fıtri ve soy hikâyesi arasına sürekli yeni duvarlar örülmektedir.
Dünya nüfusu yedi milyarken, yıllık oniki milyar insana yetecek gıda üretimi yapıldığı halde iki milyar insanın her gün aç yattığı düşünüldüğünde, geri kalan gıdanın kimin işine yaradığına bakmak gerekir. Yemek kampına gitmek üzere iki çocuğuyla birlikte yola çıkan bir annenin, yolda açlıktan bitkin düştüğü için, hepsinin birden ölmesini önlemek amacıyla evlatlarından birisini ölüme terk ettiğini öğrendiğimizde, geri kalan gıdanın akıbetini ister istemez merak ediyoruz. Yıllık kozmetik pazarının yalnızca yüzde ikisiyle, dünyadaki bütün su sorunu çözülebilecekken, özellikle Afrika’da her dört dakikada bir insanın, temiz su içemediği için öldüğü göz önüne alınırsa meselenin vahameti daha rahat anlaşılabilir.
Kapitalizm insanlık hikâyesine hunharca, acımasızca ve saldırganca bir müdahalede bulunuyor. Bu müdahale, insanı yalnızca üreten ve tüketen robotlar haline getirme çabasıdır. Hikâyesini unutmuş, unutmasa bile kapana kısılmış ve çaresiz bir insan tipi yaratmak istiyorlar. İnsana hikâyesini unutturmak ya da zorla elinden almak onlar için önemli. Çünkü hikâyesi olan insan yeniden hatırlar, yeniden bilinçlenir ve kapitalizme karşı bir düşünce geliştirebilir. İnsanın yeniden bu bilince erişmesinin, kendileri için sonun başlangıcı demek olduğunu bildikleri için, son yirmi yılda bu kadar acımasızca saldırmaya başladılar. Büyük anlatıların öldüğünü iddia edenler, bunu söylerken bir yandan da insanlığa diriltici ve yeni bir söz söyleyebilecek olanların hâlâ Müslümanlar olduğunu elbette biliyordu. Köklü ve soy bir hikâyesi olan Müslümanlar, karşılarındaki en büyük engeldi. Bunun için bertaraf edilmeleri şarttı. Bir ölçüde başarılı oldular. Arap Baharı sırasında şehit edilen Rabia’nın kolyelerinin yapılması ve bu sembolün bir pazarlama aracına dönüşmesi kapitalizm adına bir başarıdır. Arabistan’da hacı adaylarının aldığı seccade, tespih, takke ve diğer İslami sembol taşıyan ürünlerin tamamının Çin malı olması da manidardır. Sosyalizm bile kapitalizm karşılarında eriyip bitmiş, bazı ülkeler, sosyalizmi yalnızca bir diktatörlük aracı olarak kullanan kapitalizmin şubelerine dönmüştü. Çin bunun için en büyü örneği teşkil etmektedir. Hâl böyle iken, kendilerine en ciddi rakip gördükleri Müslümanları, kimi sahte siyasi manevralar ve dış müdahalelerle saf dışı bırakmaya çalışmaları bir korkunun ürünüdür.
7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu (Metis / 2015) kitabında Jonathan Crary, Alaska ve Kuzey Meksika arasında göç eden bir serçe türünden söz etmektedir. Bu serçe, diğer akrabalarından ayrı olarak, göç esnasında yedi güne kadar uykusuz kalabilmektedir. Kimi üniversitelere bu konunun araştırılması için ciddi kaynak aktaran Amerikan devleti, insanlar üzerinde uygulanabilecek bilgiler öğrenebilmek amacıyla araştırmalar yapıyor. Kuşların bu uzun uykusuzluk dönemlerindeki beyin faaliyetlerini inceleyen araştırmacılar, aynı yöntemle insanların daha fazla uykusuz kalabilmesini, üretebilmesini ve verimli bir şeklide iş görebilmesinin yollarını arıyor. İnsanın en fıtri ihtiyacı olan uykuya bile göz diken kapitalizm, vardiya usulü çalışma modeli ile zaten bunu kısmen başarmıştı. Şimdi ise insanı 7/24 uyanık tutup, verimli ve üretken hale getirmek peşinde. Asıl varoluş alanı emek sömürüsü olduğundan, insan onun için yalnızca bir araç. Kendini beslemeli ve varlığını sürdürmelidir. İş kazalarında, helâl ekmeğinin peşinde ölen yüzlerce işçinin canları ve kanları üzerinden nemalanmaya devam ediyor. Yüksek binaların kıyamet alameti sayıldığı Müslüman ülkelerde bile, gökdelen inşaatlarında her yıl yüzlerce işçi ölüyor. Hâl böyle iken hikâyesi unutturulan insan, gökdelenlerin çok olmasını bir güç belirtisi ve zenginlik olarak görüyor. Kâbe’nin hemen dibinde Haman’ın Babil kulesi gibi arsızca yükselen gökdelenler de kapitalizmin bir başarısıdır. Hac mevsimi sırasında milyonlarca insan sokakta yatarken, Zemzem Tower’ın 98. Katından Kabe’ye bakan bir Müslüman’ın hikayesi kapitalizme teslim olmuş demektir.
Kapitalizm, reklam ve medya aracılığı ile birçok gereksiz şeyi ihtiyaçmış gibi dayatarak, lükse özendirerek daha fazla çalışmaya ve daha fazla tüketmeye teşvik ediyor. Cazip banka kredileriyle kendisine bağımlı hale getiriyor. Aslında insana sunduğu her şey için bir tek şey istiyor; hikâyemizi.
Oysa insan, yalnızca hikâyesi varsa ve ona tutunuyorsa insandır. Yenidünya düzeninin yapmaya çalıştığı şey, hikâyesiz bir insan modeli yaratmaya çalışmaktır. Dününden kopuk, günlük yaşayan, kullan at zihne sahip ve kalıplara sıkışıp kalmış bir insan tipi. Bu tip gevşektir. Sorgulamaz. Düşünmez. Her şey hazır kalıptır. Ezbercidir. Konforunun bozulmasından korkar. Bu bağlamda aslında kapitalizm, kapalı devre muhafazakârlar yetiştiren bir seradır.
Bunun dışında olmak, düşünmek ve insanlığa yeniden hikâyesini hatırlatacak yeni bir söz söylemek demektir. Her sanatçı verdiği eserle işte bu farkındalığını ortaya koyar. Çünkü onun söyleyecek yeni sözleri vardır. Bunu da yine kapitalizmin hazır kıtası haline gelmeden yapmalıdır. Zaten anlatacak hikâyesi olanlar eser verir.
Öykü de bu yollardan birisidir. Bakma ve görme konusunda yazarla okuyucu arasında bir fark yoktur aslında. Ama yazar, sanatçı sezgilerinin de yardımıyla gördüğünü bilinç düzeyinde yeniden ele alır. Dolayısıyla bu bilinci anlatacağı hikâye ile yoğurur. Bunun için ortaya koyduğu eser özgün ve biriciktir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, hazır kıta olmamış bir sanat anlayışı, kapitalizmin dayattığı tekdüzelik karşısında muhkem bir kale gibidir. Eserlerini bu bilinçle veren her yazar, insanlığı, soy hikâyesine geri çağırmaktadır. Elbette bu tek başına yeterli değildir. Ama bir söz söyleme biçimi ve imkân olarak öykü, niyetimize göre şekil almak için elimizdedir. Onu ya mazlumların ve ezilenlerin namı hesabına, kapitalizm başta olmak üzere, onun beslediği bütün kötülüklere karşı kullanacağız ya da… Bir Müslüman için tersinin mümkün olmayacağını düşünüyorum.
Hikâyenin sonunu ilan eden küstah kapitalistlere karşı Müslümanların her zaman söyleyecek bir sözünün olduğuna inanıyorum. Bu açıdan baktığımızda sanatın muhalif dilini kullanmak çok önemlidir. Bu muhalif dil aynı zamanda bir önerme de içermelidir. Bir medeniyet tasavvuru olmalı ki bunun hikâyesini, dünden tevarüs ettikleriyle birlikte anlatabilsin. Bu bağlamda öykü, yazarın kimi hayali kurgular etrafında oyunlar oynadığı bir saha değildir. Anlatacağı hikâyeyi dile getireceği, itiraz edeceği meseleler üzerinden sözünü söyleyebileceği bir mecradır. Üstelik bu sözün, bir sanat değeri taşıyarak biricik olması ayrıca çok önemlidir. Bu düşünceyle yazılmış her öykü bir mevzidir. Her kitap bir cephedir.
Hikâyenin sonunu ilan edenler, hikâyesiz bir birey yaratma peşinde koşanlar, attıkları bombalarla, yıktıkları şehirlerle bunu başarabileceklerini sanıyor. Akdeniz’de boğulan bir mültecinin kişisel hikâyesi bitmiş olsa da, insanlığın omuzlarına bıraktığı hikâye devam etmektedir. Başa dönecek olursak; söyleyecek yeni sözlerimiz olduğu sürece hikâyenin kıyametten başka bir sonu yoktur.


