Röportaj: Temmuız
- Roman ve öyküleriyle tanınan bir yazarsınız. Bunların dışında, bizim bilmediğimiz, farklı türlerde çalışmalarınız, denemeleriniz oldu mu? Hiç şiir yazdınız mı söz gelimi?
Roman ve öykünün dışında asla görünmek istemem, bu sebeple hep bu tarz sorulara başka bir türde yazmadım diyorum. Ama şiir yazmadan insan neye başlayabilir ki. Ben de elbet şiir yazdım ilk başlarda. Hem de epeyce. Ama hiçbirisini şiirden saymadım, kimseye de göstermedim. Başka türde çalışmam ise olmadı.
- Çocukluğunuzun, ilk gençlik yıllarınızın İstanbul’da, Kadırga’da geçtiğini biliyoruz. Bazı öykülerinizde de bunun izleri var. Çocukluk, gençlik, aile ortamı, arkadaş çevresi gibi unsurlar, olumlu ve olumsuz yönleriyle, kişiliğin yanı sıra edebi eğilim ve birikimi ne ölçüde etkiliyor sizce?
İnsanı her şey etkiliyor. İnsan yumuşak hamurdan. Yaşadığım her şeyin, yetiştiğim çevrenin, dostlarımın, ailemin, okuduğum okulların yani aslında her şeyin eğilimlerimde etkisi var. Kadırga, sur içi, mahalleler, Kapalıçarşı, tuhaf insanlar, yoksulluk, derme çatmalık, bunları bir yana koyup, sadece okulla, sadece doğru denen şeylerle, sadece size öğretilenlerle, sadece kitaplarda okuduklarınızla şekillenemiyorsunuz. Öte yandan bir de tabiatımız var. Adına ne denirse artık, insan nasılsa öyledir ya. Kimi muziptir, kimi kederlidir daima, kimi gevezedir, kimi suskundur, umutlu olanı vardır, karamsar olanı vardır. Bunlar çok köşeli tanımlar gerçi ama herkesin bir fıtratı vardır, bu fıtratın üzerine yaşadıklarınız o fıtrat gereği nasıl olacaksa öyle etkiliyor sizi. Bir yere baktığında ne gördüğü, insanın bir ölçüde kim olduğuyla, nasıl olduğuyla alakalıdır. Bende de doğal olarak öyle olmuştur. Kendimle çok uğraştım. Tabiatım buna müsaitti, yaşadıklarım da buna çanak tuttu.
- İlk bakışta sakin, telaşsız, mütevekkil bir duruşunuz, görünüşünüz var? Fotoğraflarınızda bile hissediliyor sanki. Hayatınızın geneline yayılan bir görüntü mü bu? Küçükken de böyle miydiniz?
Hiç afacan olmadım, hiç çok akıllı ya da çok zeki de olmadım, hiç çok hareketli de olmadım. Belli bir yaştan sonra insan belli muvaffakiyetlerin ardından, özel’liğine, standart ötesi oluşuna çocukluğundan delil getirir ya, ben çok yaramazdım, yerimde duramazdım filan diye, ben bunu yapmak isterim ama doğru olmaz. Aşırı derecede standart ve normal bir çocuktum. Her ortalama sanatçı gibi içe dönüktüm elbet. Dünyayı gözüm görmezdi, kendime çarpar dururdum sürekli. İnsan kendine çarpa çarpa akıllanıyor belki.
- Çok okuyan, kitaplara düşkün biri miydiniz? Geriye dönüp baktığınızda hangi yazarlarla, kitaplarla, eğilimlerle akrabalığınız olduğunu düşünüyorsunuz?
Hayatım boyunca kitaplara düşkün olmadım. Kitap düşkünlüğü çok başka bir şey. Ben hikayelere, romanlara, enteresan hayatlara filan düşkündüm. Onlara da kendimden pay biçebilmek için, kendimi orada tanımlayabilmek için düşkündüm aslında. Onları görebileceğim yaşayabileceğim yer-mecra-araç ise kitaptı ve filmlerdi. Benim hastası olduğum şey kurmaca belki. Kitap düşkünlüğüm yok. Her şeyi okuyayım, her şeyi bileyim, bundan da haberdar olayım diye bir derdim yok. Bir de gördüğüm, kitabın nesnesine çok özellik atfediliyor. Kitaplık kurmak, onları dizmek... fotoğraflarını çekmek, sosyal medyada paylaşmak. Cümleler alıntılamak... bana, engelli bir güzel adamın koltuk değneğini sosyal medyada filan süslü laflarla paylaşması kadar tuhaf geliyor. Öte yandan benim yazarlarım var. Onlar çok güzel adamlar. Hep andığım için yine söylememde beis yok, misal Oğuz Atay ve Cahit Zarioflu çok özeldir benim için. Marquez, Borges ve Kundera da... günümüzden kendi öyküsünü kuran Aykut Ertuğrul geleceğe kalacak nadir yazarlardan olacak. Bu, kendi öyküsünü kuran ifadesi anlamlı. Çok düşünülmez üstüne bunların. Bir de Dilek Kartal şiirleri beni çok yaralıyor.
- Geçmişten, tarihten, mitolojiden ziyade günümüze, günümüz dünyasına ve gerçekliğine bağlı kalan bir yazarsınız. Bunu kendiniz için bir tercih mi yoksa zorunluluk olarak mı görüyorsunuz? Kendini “modern / postmodern zamanları” yazmaya koşullandıran biri mi Güray Süngü?
Koşullandırmıyorum elbet. Neyse odur pek çok şey. Gelenekten, geçmişten beslenen metinler yazan yazarların o yönde gelişmiş bir duyarlılıkları vardır. Bu duyarlılık pek çok şey ile gelişebilir, misal dedeniz size bir masal anlatmıştır, o sizde bir kuyu açmıştır, siz kuyuyu isteyerek ya da istemeden derinleştirirsiniz. Ben hiç masal dinlemedim. Ben duyduğumu, sezdiğimi anlatmak zorundayım. Zaman içinde değişiyorum, görüyorum, kulak kesiliyorum ve duyuşum kendimce gelişiyor, bu doğrultuda başka anlatılara da kapılabiliyorum. Mitoloji, fantastik dahil. Şunu yazarım ben, şunu yazmam diyemem bu yüzden. Son uzun hikayem-kısa romanımda bu etki var zaten. Değişimin ya da arayışın diyelim etkisi. Bana küçükken anlatılmayan masallara kırkımda özlem duymuş ve o masalları kendime anlatmak istemişim gibi hissediyorum bazen.
- Kullandığınız dil de ilginç. Temanın, içeriğin getirdiği bir durum bu sanki. Özellikle öykülerde konuşma, diyalog yok denecek kadar az. Yargı cümleleri fazla değil. Kallavi, okkalı cümleler yok. Anlatım daha çok içrek. Bir tedirginlik, bir üşüme, bir çıkmazda olma durumu mu eşlik ediyor size yazarken?
Çok katıldığım bir tespit olmaz aslında bu. Bir anlatı dialogla da mümkündür, dialogsuz da mümkündür. Bir anlatı neyle mümkünse, onunla mümkündür çünkü. Tedirginlik... emin değilim. Çıkmazda olma hali, muhakkak. Ama bu, temaya dair olabilir, anlatıya dair olması temanın gereğiyse olur. Galiba anlatamadım. Bir şeyi sırf ben öyle yaptığım için savunamam elbet ama bir gereği olduğunu inkar etmek de doğru olmaz.
- “Düş Kesiği” ile Oğuz Atay Roman Ödülü’nü, “Kış Bahçesi” ile TYB Roman Ödülü’nü aldınız. İki yıl önce Necip Fazıl Hikâye Ödülü de size verildi. Zararı oluyor mu ödülün, ödül almanın?
Ben bir zararını görmedim. Ödülün zararını görebilmek için çok daha bilinçli, çok daha gelişmiş kafalarımızın olması lazım. Biz henüz ooo ödül de almış kafasındayız toplum olarak. Misal bayramlarda eş dost toplantılarında filan akrabalarınız kitabınızın çıkması nedeniyle tebrik etmenin akabinde kitabın kaç adet basıldığını sorarlar. Kitabın ne olduğu gündem dışıdır. Ben ödüller nedeniyle bu çitlere hiç takılmıyorum. Tescilli iyi yazardır ödülün anlamı. Bu okumayan için böyle. Okuyan kesim içinse durum farklı. Lobiler, hasetler, halbuki ben durduğum yerde durmaktayım. Hiç bir ödüle ben başvurmadım. Ama öte yandan dünyanın en büyük ödüllerini almak da isterim. Takdir isterim. Alkış isterim. Saygı isterim. Görülmek isterim. Çünkü önce o hikayeyi anlatmak isteyenim. Sonra o hikayenin muhatabına ulaşmasını isteyenim. Daha sonra o hikayenin muhatabının nefesini kesmesini isteyenim. Daha daha sonra muhatabının nefesini kesen hikayenin yazarı olduğumun bilinmesini isterim. Bu yüzden derviş değil de sanatçıyım.
- Son dönemlerde, öznelliği biraz daha zorlayarak toplumsal konulara, siyasal gelişmelere de temas eden öykülerinizi okuduk. Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı romanında da 28 Şubat atmosferi vardı mesela. Hayat ve toplum mu değişiyor, yazma anlayış ve alışkanlığımız mı?
Bende değişen bir şey yok dersem kendimi inkar etmiş olurum ama değişmeye çalışıyorum diyemem. Hep söylediğim şey, neyse onu anlatma derdindeyim. Bir zaman önce görmediğim şeyi şimdi gördüysem, şimdi anlatırım. Şimdi görür gibi olduğum ama içimde duymadığım şeyi ise, bugünün konusu bu deyip de yazamam. Çirkin olur. 28 şubat benim öğrenciliğime tekabül ediyor. Son sınıftaydım. Tadını kokusunu sancısını biliyorum. Ama 28 şubat teknik bir detaydır. Aslolan o dönemi yaşayan insandır. Hikaye ya da romanın peşine düştüğü şey benim sanat anlayışıma göre 28 şubatın acıları olmaz. Mehmet’in, Çiğdem’in acıları olur. Mehmet’i sakat bırakan, Çiğdem’i yaralayan o dönem, kendi hayatlarındaki o dönem etkisidir. Onların kendi hayatlarını kurmadan 28 şubat hikayesi yazarsanız bu proje olur. Bir takım insanlar alkışlar, ama hiçkimsede iz bırakmaz. Alkış yani takdir, yazarken arzuladığım şeyler sıralamasında son sırada, bunu önceki soruda izaha çalışmıştım zaten.
- 15 Temmuz’da açıkça söz alan, tavır koyan, hareketlilik içinde olan bir Güray Süngü vardı. Edebiyata, sanata yeni kapılar açılabilir mi bu noktadan, bu önemli dönemeçten hareketle?
Buradan edebiyata ve sanata açılacak kapı bence iyi olmaz. Buradan bize, biz insanlara açılacak kapının içinde tekrar nefes almaya başlamamız, kendimizi farketmemiz, hatırlamamız ise bizim eserlerimize iyi yansır. Bu ikisi farklı şeyler. Hadi sanatımızı toplumsal konulara odaklayalım dediğimizde ortaya saçma sapan toplumcu eserler çıkabilir. Dünya Müslümanlarının sorunlarını anlatan birisi olursak kötü metinler bizi bekler. Sorunlar içinde debelenen, sorunlar içinde debelendiğinin, debelenildiğinin farkında bir Müslüman olursak, iyi metinler bizi bekler. Derdi anlatan değil, çeken olmalıyız. Esere değil derde talip olmalıyız. Yoksa anlattığımız derde bakan hakiki bir dert sahibi, bize güler, bize acır. Bu çok oldu. Hep de olacak.
- Hem roman ve hikâyelerinizdeki izdüşümlerinden hem de bazı söyleşi ve sohbetlerde duyduklarımızdan, zor yıllar geçirdiğinizi biliyoruz. İşsizlik, düzgün bir iş arayışı, koşuşturmalar… Şimdi editörlük yapıyorsunuz. Mesai edebiyata, sanata ne kadar düşman?
Ben hiç işsiz kalmadım. Hayatımın bir ayını bile işsiz geçirmedim. Buna lüksünüz yoksa kalmıyorsunuz. Bir de Kapalıçarşı gibi çok güçlü bir referansım vardı. Sadece yazmaya ve okumaya biraz daha elverişli bir iş hayali kurdum. Pek olmadı. Ama bundan da şikayetçi değilim, (misal siz işin bu kısmını özel sohbetlerimizden biliyorsunuz, çünkü ben hiçbir seminerde ya da mülakatta bundan şikayet etmedim, dostlarım bilir sadece) çünkü ne yazdıysam o işlerde çalışırken yazdım. Bazen biz nimetin ne olduğunu bilmeyiz. Belki her sabah yazı masasının başına oturup roman yazma lüksü olan birisi olsaydım, gerzek bir herif olup çıkardım, bilemeyiz. Ama çok isterdim başka bir işim gücüm olmasın da sürekli düşüneyim okuyayım yazayım. Kim istemez ki...
- Yeni çıkan öykü kitabınız Vicdan Sızlar adını taşıyor. Farklı temalara ve biçem kaygılarına sahip öyküler yer alıyor kitapta. Adına uygun öykülerin de ağırlıkta olduğu söylenebilir. Rahat ve doğal bir anlatımla kurulan ve fakat okuyup bitirdiğimizde içimizi sızlatan, çocuklara değgin öyküler daha baskın sanki. İnsan büyüdükçe, yaşı ilerledikçe çocuğa, çocukluğa daha çok mu sokuluyor sizce? Dünya en çok onları mı incitiyor, üzüyor?
Bir taraftan bakıyorum, dünyada korkunç şeyler yaşanıyor. Bir taraftan bakıyorum, dünya tarihi hep kan ve gözyaşının tarihi zaten. Hangi sayfasını açsak büyük savaşlar yıkımlar. Burada masum edebiyatı yapmanın anlamı yok, çocuklar ölmesin filan gibi laflar, hep çocuklar ölüyor duyarlılığı, bunlardan hoşlanmıyorum. Daha yukarıdan baktığımız -bakmayı becerebilirsek eğer-, zaman gördüğümüz, ‘asra andolsun, insan ziyandadır,’ hakikati. Biz bu konuda ne yapacağız. Bir sınav veriyoruz. Ama bu sınavdan alnımız ak nasıl çıkacağız. Tivit atarak mı, roman yazarak mı, savaşarak mı? Misal Gazzze bombalandığında sınav kimin sınavı. Bombadan kaçan kumsaldaki o çocukların sınavı değil. Onların gideceği yer belli. Bu, dünyanın geri kalanının sınavı. Bakalım ne yapacaksınız deniyor bize. Biz de bakalım ne yapacağız diyoruz kendimize. Böyle böyle yaşıyoruz. Bir şey biliyormuş gibi konuşmuyorum, bilmediğimden konuşuyorum. Bazen korkunç bir utanç ve suçluluk duyuyorum. Sonra geçiyor. Sonra geçiyor ya, işte bu sebeple asra andolsun insan ziyandadır deniyor.
- Bir de novella yahut uzun öykü yahut kısa roman sayılabilecek bir kitapla selamladınız okuru. İnsanın Acayip Kısa Tarihi de yeni yayımlandı. Kendi içinde sürekli devinen, yenilenen, sıçramalar yaşayan bir metin bu. Bu tür denemeler devam edecek mi? Cesur bir yazar mı Güray Süngü?
Cesur bir yazar ifadesi iddialı olur. Ben iddia sahibi değilim. Bu bir tevazu da değil, aman efendim ben kendi çapımda bir şeyler yazmaya çalışıyorum demeye kastediyor değilim yani, iddiasızım demekle. Tutkulu olmak daha kıymetli. Bu uzun hikaye benim ileride yapmak istediğim bir şeyin ön hazırlığı. Bir nevi taslağı. Bir denemesi. İlk adımı. Ben çok sevdim. Okuyanlar benden de çok sevdi şimdilik. Beklemediğim bir etki yaptı. Bakalım zaman ne gösterecek. Gerçi biliriz ki her yazar, yazmak istediği o büyük eserini yazamadan ölür.


