Cumhuriyet Dönemi Tarihi Romanlarının İdeolojik Mahiyeti
TEMMUZ Sayı: 4 - Kasım 2016

Cumhuriyet’i bir uluslaşma projesi olarak ele aldığımızda; toplumsal çoğulculuktan tekçiliğe geçişi, toplulukların kökleşmiş kadim değerlerinin batılı ve modern olanla yer değiştirmesini, yeni ve yabancı olan ulusal değerlerin halk tabanında yaygınlaştırılması için kullanılan vasıtaları ve bu sürecin hızlı-indi niteliği nedeniyle doğal olarak ortaya çıkan itirazların değerlendirilmesini bir bütün olarak masaya yatırmak gerekir.

Cumhuriyet yalnızca savaştan çıkmış bir toplumun Osmanlı bakiyesi ve elde kalan son toprak parçası üzerine bina edilen bir kurtuluş ideali değildi. Osmanlının son döneminde batılılaşma-modernleşme adına koparılan fırtınanın devamı ve ‘iptidai değerlerin’ karanlığı içine hapsolmuş bir toplumun tepeden müdahale ile çağa uygun olarak biçimlendirilmesi anlamına da geliyordu bu yeni rejim değişikliği. Cumhuriyet’in ideolojik vasfı, resmi söylemi, toplumdan beklentileri rejimin kurumsallaşması sayesinde zamanla ziyadesiyle görünür olsa da bunu bir anlatıya, kabul gören bir söyleme dönüştürme işi çoğunlukla aydınların eliyle gerçekleşecekti. Edebiyat işlevsel bir vasıta, taşıyıcı bir kanal ve topluma nüfuz eden karakteri gereği bu iş için her zaman tercihe şayan oldu. Ulusal anlatının kitlesel karşılığını temin için edebiyat –bilhassa roman- kanonik bir tarzda Cumhuriyet aydını tarafından her dönem sıkça kullanıldı. Özellikle romanın kurgusal mahiyeti, tarihle arasındaki sıkı ilişkisi, onu, ulusçu yaklaşımın ortak tarih anlayışını yeniden -etnik temelde- yapılandırabilme çabaları için eşsiz bir araç kılıyordu. A. Ömer Türkeş romanla tarihin iç içe geçmişliği ile ilgili şunları söylemektedir; “Roman ve tarih arasındaki ilişkinin temelinde her iki entelektüel etkinliğin de aynı anlatım araçları –dil ve yazı- aracılığıyla “zaman” ve “mekan” üzerine inşa edilmişliği, o zamanı bir bilgi, inanç ve değerler sistemine göre yeniden kurgulama girişimi; tarihin bir “an”ını anlamlandırma isteği var. Geçmiş bilgisinin derlenip sınıflandırılması ve bir takım genellemelerle kurulmuş bir anlatıya dönüşmesi halinde tarihsel bir anlatı ortaya çıkıyor”1

Osmanlının son yüz yılını kuşatan modernleşme süreci, yeni siyasi ve kültürel açılımları beraberinde getirse de bu sürecin Cumhuriyet’e intikal eden en önemli unsuru Türkçülük akımının olgusal canlılığını korumuş olmasıdır. Tarihin mitolojik bir anlatı olarak bu etnik değer üzerinden yeniden tasarlanması ve savaştan yılmış, yorulmuş, duygusal anlamda ciddi bir çöküntü içinde olan toplumun “kahramanlıkla” dolu köklü tarihi ile avunması ulusçu damarın da güçlenmesini, ‘milli birliğin’ tesisinin kolaylaşmasını sağlayacaktı. Bu durumu bir nevi sıkışmışlık hissini aşmak isteyen toplumların talebi olarak da görebiliriz. Gregory Jusdanis, millet şuurunu paylaşan insanların, edebiyatı, kendilerini yansıtan hayali bir ayna olarak gördüklerini ifade eder.2 Resmi ideolojinin, ulusal bilinci yerleşik kılmak için biçim ve anlam yönünden milliyetçilikten yararlanması, onun propaganda gücünün kolaylığından ileri gelir. Osmanlının son döneminde milliyetçilik fikri, öncelikle edebiyat-sanat alanında ortaya çıkmış ardından siyasi bir ideolojiye dönüşmüştür. Cumhuriyet kadrolarının öncülleri olan İttihat ve Terakki’nin zihinsel temelleri Türkçülükle karılmıştır. Bu açıdan gerek Osmanlının son döneminde gerekse Cumhuriyet’in tek partili döneminde yazılan tarihi romanları mahiyet bakımından Türkçülüğe yoğunlaşmaları, fonksiyonel olarak da ulusal bilince sağladıkları yarar bakımından ele almak, dönemin icat edilmiş milli edebiyat anlayışını daha iyi çözümlememizi sağlar.

Bir Disiplin mi Etkin Bir Kurgusal Anlatı mı?

Roman, gerçeklikle bağ kursun ya da kurmasın her şeyden evvel kurgusal bir yapıya ve bu temelde zamana-mekâna dayalı bir anlatıya dayanır. Romanın kendisini var ettiği fonda, okuyucunun zihninde canlılığın belirmesi kadar romanın anlatım gücünü arttıran karakterler arası ilişkinin tarihsel zemini de önem arz eder. Romancı için tarih eşsiz bir malzeme deryası, geniş bir anlatım alanıdır. Bu konuyla ilgili Mehmet Kaplan şunları söyler; “her şey gibi tarih de romancı için bir malzemeden ibarettir. Tarihî bir romanı sanat eseri olarak değerli kılan, tarihî gerçeklere ve kaynaklara uygun olmaktan ziyade, kendi içinde bir dünya teşkil etmesidir.”3

Modern çağdan evvel tarih ve roman arasındaki ilişki, ikisinin de aynı tür olarak ele alınmasından ibaretti. Pozitivizm ile birlikte bilimsellik ısrarının, kategorik olarak tüm sosyal disiplinleri birer bilim olarak dayatması sonucu, tarih de bir disiplin olmaktan çıkmış, bilimsel bir alan olarak tanımlanmıştır. Oysa tarihin nesnel biçimde ele alınması ve geçmişin olduğu gibi aktarılması savı tarihçiler tarafından bile kabulü zor bir görüştür. Tarih aslında yorumdan ve onu yorumlayanın dünya görüşünden ibarettir. Carr, tarihçinin tarihle ilişkisini şu çarpıcı sözlerle tanımlar; “Tarihçinin yazgısı insan doğasının bir yansıyışıdır. İnsan, belki ilk çocukluğu ve yaşlılığının sonu dışında, çevresiyle büsbütün ilişkili ve koşulsuz olarak onun etkisi altında değildir. Öte yandan, hiçbir zaman da çevresinden tümüyle bağımsız ve onun kayıtsız şartsız efendisi de değildir. İnsanın çevresiyle ilişkisi tarihçinin konusuyla olan ilişkisidir. Tarihçi olgularının ne aciz bir kölesi ne de zalim bir efendisidir. Tarihçiyle olgularının arasındaki ilişki bir eşitlik, bir alışveriş ilişkisidir. Düşünür ve yazarken bir an durup da "Ben ne yapıyorum?" sorusunu kendisine soran her tarihçinin bildiği gibi, tarihçi aralıksız bir biçimde olgularını yorumuna, yorumunu da olgularına göre kalıplandırma süreci içindedir. Bunlardan birine öncelik vermek imkânsızdır.”4

Tarihin kurgusallığı, tarihçi tarafından ele alınan zaman diliminin her bir yorumunun farklı bir tarihi anlatı olarak var olabileceğini gösterir. Hülya Argunşah, Carr’ın görüşlerinden hareketle; tarihi olayın, ancak tarihçi ona yaklaştığı zaman bir gerçeklik/olgu halini aldığını, fakat tarihçinin kendi birikimleri ve eğilimi ile tarihe baktığı için tarihin olgularının hiçbir zaman bize ‘arı’ olarak gelemeyeceğini, bir anlamda tarihçinin bir yorumcu, tarihin ise tarihçinin ‘zaman’ı yeniden yorumlaması olduğunu söyler.5 Marksist anlayışa göre de her tarihi anlatı bir parça kurgusallık barındırır ve ulusal bilinci aşılamaya dayalı anlatılar, yakın tarihi, önceki tarihin amacı haline getirerek geçmişin soyutlanmasını sağlar. Tarih ve roman arasındaki organik ilişkinin esasını da kurgusallıkla birlikte, tarihin işlevsel mahiyetine yüklenen bu anlam soyutlaması oluşturur.

Tarihi Romanın Hikâyesi

Tarihi romanın hikâyesini ele almadan önce, kavramın tanımını yapmak daha doğru olur. Ne var ki tarihi romanın tanımı konusunda birçok farklı görüş bulunmaktadır. A. Ömer Türkeş kavramı şu şekilde tanımlar; “ ‘Tarihi Roman’, konularını geçmişten, tarihsel olay ve kişilerden alan roman türüdür. Geçmişle ilgili olması, geçmişi bugüne getirmesi ve geçmişi bugünün gözüyle değil, o günlerin gözüyle, o günlerin havasıyla vermesi türün belirgin özellikleridir. Romancı, kişilerin konuşmalarından giysilerine, yerlerin ve yapıların belirlenmesinden edimlerin ve törelerin anlatılmasına değin her şeyin bugün gibi, gerçeğe benzerlikle dile getirir.”6 Ancak roman sanatı ile ilgilenen batılı eleştirmenler, tarihi roman tanımını genelde bu sanatın kurucusu olarak kabul edilen Sir Walter Scott’un romanlarındaki yapı, biçim ve kurguyu esas alarak yapmakta; ‘tarihi romanı’ diğerlerinden farklı kılan şeyi, tarihi bir mekan ve bu mekanın içindeki insanların ve olayların kabul edilebilirliği ve zamanın periyodik olarak ele alınıyor olması şartına bağlamaktadırlar.7 Bu konuya ilişkin Sadık K. Tural’ın yaptığı yalın izaha da değinmekte yarar var; “Yazarı tarafından gözlemlenmemiş bir devri, tarihi hakikatlere sadık kalarak anlatan romanlara tarihi roman adı verilir”8

Tarihi romanın kurucusunun İskoç Sir Walter Scott olduğu ve bu türün ilk eserinin de onun İskoç tarihindeki olaylardan esinlenerek yazdığı “Waverly (1814)” isimli romanı olduğu geniş kabul görmektedir. Tarihi romanın başlangıcı 19. yüzyıldır ve bu dönemde, sonradan dünyaca tanınan birçok yazar, çok sayıda roman kaleme almıştır. İngiliz Charles Dickens, Alman Goethe, Rus Alexandre Puşkin ve Lev N. Tolstoy, Fransız Viktor Hugo ve Balzac gibi büyük edebiyatçılar, tarihi roman türünün en iyi örneklerine imza atmış, bu türün sürükleyicisi olmuşlardır. Bu yazarların tarihi roman yazımı konusunda en önemli ortak özellikleri Walter Scott’un özendiği ‘gerçekçi yazma ve gerçeklik olgusuna sadakat, tarihsel kesiti periyodik olarak işlemek’ ilkelerini gözetmeleridir. 19. yy batılı romancıları, batılı toplumların ve bireylerin tarihini, gerçeklik olgusuna dayandırarak, o toplumların uluslaşma süreci içinde ihtiyaç duydukları ‘ortak tarih’ mitinin üretimine katkı sunmuşlardır. Geç uluslaşan toplumların edebiyat-tarih ilişkisi ise A. Ömer Türkeş tarafından şöyle tarif edilir; “Geç uluslaşma dönemindeki edebiyatlarda birey ve toplum tarihinin yerini –aynı ilerlemeci anlayışın yönlendirdiği- kurtuluşçu ve kurucu bir tarih ideolojisi kaplamıştır.”9 Cumhuriyet dönemi tarihi romanlarının da en belirgin vasfı ideolojik formasyonla tarihi yeniden kurma istekleri ve buna kurtarıcı bir anlam atfetmeleridir.

Cumhuriyet Dönemi Tarihi Roman Anlayışı

Toplumları köklü ve kalıcı biçimde dönüştürerek ulusal bilince erdirmeyi amaçlayan ulusçu paradigmaların kurucu tarih anlatıları, “öteki” üzerinden oluşturulur. Türk ulusçuluğunu üreten tüm araçlar için Cumhuriyet’in erken dönemi ve tek parti döneminin önemli bölümünde, “öteki” olarak konumlandırılan genellikle işgalci-emperyal yönleriyle batı ve hain sıfatı ile Osmanlı olmuştur. Edebiyat ve tarih başta olmak üzere birçok alanda bu öteki olgusu, Cumhuriyet’ten sonra üretilen ve Türklerin İslamiyet öncesi tarihini tüm “kahramanlıklarıyla” gün yüzüne çıkarmayı amaçlayan ‘Türk Tarih Tezi’nin etkisinde kalmıştır. Atatürk’ün talebi ile 1931’de kurulan Türk Tarih Kurumu, ümmetten ulus yaratma projesi çerçevesinde çoğulcu etnik yapıya sahip olan ve İslam bağı ile yüzyıllardır bir arada bulunan bu toplumun İslam’la mecz olan tarihi yerine Türklerin İslam’dan evvel de medeniyetler-devletler kurduğunu ispatlamaya yönelik çalışmalar yapmıştır. Türk ulusu için Osmanlı’dan ve İslam’dan arındırılmış bir tarih arayışı söz konusuydu.

Cumhuriyet’in ilk döneminde yazılan tarihi romanların önemli kısmı, İslam öncesi Türk tarihinden kesitler sunan, kahramanlık ve cesaret temalı, üstün zekâ ve güç ile kazanılan savaşları anlatan örneklerle doludur. Erken uluslaşan batı toplumlarında mitolojik anlatıların uluslaşmaya katkısı bilinmektedir. Türk ulusçuluğu için; uzunca yıllara dayanan (bin yıllık tarih), köklü-yaygın, başkasından etkilenmeyen ari bir ortak etnik aidiyetin güçlü mitolojik anlatılarla edebi ve tarihi malzeme olarak işlenmesi, o dönem için hayati önem arz etmekteydi. Uçsuz bucaksız Asya bozkırlarında destansı zaferler elde eden, zamanla oluşan koşullar nedeniyle büyük göçler yaşayarak bugünkü Anadolu topraklarına yerleşip burayı yurt edinen ‘Türk’e dair üretilen tarihsel anlatı, koca tarihi, bir başarı ve övünç kaynağı, yeniden var oluş hikâyesi olarak takdim eder. Jusdanis, bu mitolojik tatminle ilgili şunları söyler; “Kimliklerin çözüldüğü ve toplumsal ilişkilerin farklılaştığı bir dönemde, kanon eski zamanların bereketine bakıp insanlara kültürel olarak yeniden canlanma umutları sunar. Onunla aynı zamanlarda ortaya çıkan filoloji, arkeoloji ve mitoloji disiplinleri gibi geçmişi yeniden ele almaya çalışır.”10

“Amacım, Türk insanının kendisine güvenmesini, atalarıyla övünmesini, kendisini başarıcı görmesini sağlamaktadır.” diyen Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun yazdığı onlarca roman bu türdendir ve Cumhuriyet dönemi tarihi romanı deyince akla ilk gelen isimdir. Abdullah Ziya(Kozanoğlu), Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu), Turhan Tan, Fazlı Necip, İskender Fahrettin Sertelli, Feridun Fazıl Tülbentçi, Murat Sertoğlu, Ziya Şakir Soku, Peyami Safa, Bekir Büyükarkın, Oğuz Özdeş, Saadettin Culcu gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının yazdıkları romanlar tarihi-macera romanı hüviyetinde olup bunların ortak noktaları, yazdıkları eserlerde Türk Tarih Tezi’nden mülhem Türk toplumunun kahramanlıklarına değinmeleri ve Türk’ü yüceltmeleridir. Nitekim bu çaba, kimi yazarlar için Kemalist öğreti çerçevesinde gelişmiş olsa da mezkûr yazarların bir kısmı Kemalist tesirde kalmadan bu uğraşının gönüllü çalışanı olmuştur. Burada ismi geçen yazarların birçoğunun okullarda okutulan tarih kitaplarının da yazarları olduğu düşünüldüğünde, tarih ve edebiyatın ulusal işlev yönünden bir biriyle ilişkisi daha iyi anlaşılır.

Kızıl Tuğ, Gültekin, Atilla vb. romanlarda, Türk-Çin çatışması ele alınır ve kadim düşman olan Çinlilere karşı üstün kahramanlıklara yer verilir. Afet İnan’ın, Türk Tarih Tezi bağlamında Cengiz Han’ın da Türk olduğunu iddia etmesi gibi uçuk konular bile romanların ana teması olarak ele alınmıştır11. Cumhuriyet döneminde yazılan ve Osmanlı dönemini anlatan romanlarda, başka öteki’ye ihtiyaç duyulmadan bizatihi Osmanlı’nın ötekileştirildiğine değinmiştik. Bu konuyla ilgili Murat Kacıroğlu’nun şu değerlendirmesi oldukça önemlidir; “Eski Türk tarihini konu edinen romanlarla kıyaslandığında ise Osmanlı tarihini konu edinen romanların sayıca daha fazla olduğu görülecektir. Bu romanların genelinde Osmanlı bir ‘öteki’ olarak algılanmış ve dile getirilmiştir. Osmanlı tarihini konu edinen romanlarda, Osmanlı-Türk ayrımı yazarların en fazla dile getirdikleri bir düşünce olarak dikkati çeker. Özellikle Turhan Tan ve Abdullah Ziya romanlarını kuvvetli bir Osmanlı-Türk tezadı üzerine kurarlar. Osmanlı hanedanlığının gerçekte Türk olmadığı fikri dile getirilmekten çekinilmez. Osmanlının Türkleri vergi ve asker deposu olarak gördükleri, padişahların saraylarda cariyelerle eğlene insanlar olarak vurgulanan bu romanlarda, Osmanlı’ya ait olduğu zannedilen zaferlerin aslında Türk kahramanlarının eseri olduğuna da dikkat çekilir. Cehennemden Selam, Kara Davut, Deli Deryalı, Seyit Ali Reis, Türk Korsanları ve Malkoçoğlu gibi romanlar doğrudan bu tezleri ifade etmek için kaleme alınmış izlenimi verirler”12 Bu romanlarda, genel hatlarıyla, Osmanlı-Türk ayrımı yapıldığını, Cumhuriyet’in önemini vurgulamak için Osmanlı padişahlarının zalim, şehvet düşkünü, beceriksiz kişiler olarak resmedildiğini görürüz. Padişahların edilgen ve başkalarının kontrolü altında olduğu, padişah eşlerinin ahlaksızlığı, saray yaşantısının yozluğu, padişahların içki sofraları da birçok romanda sık sık işlenen konular arasındadır. Padişahların annelerinin yabancı olması ve devşirme sistemi nedeniyle Osmanlı padişahlarının Türk olmadığı mevzusu da dönem romancısının Türklüğü vurgularken başvurduğu argümanlar arasındadır.

Cumhuriyet Dönemi Tarihi Romanlarının Sanatsal Yapısı ve Niteliği

1920-1946 yılları arası yazılan ve bugüne ulaşan roman sayısı yüz civarındadır ve bunların çoğunluğu Osmanlı dönemini işlemiştir. Bu romanlar, türün batılı örneklerine kıyasla sanatsal açıdan oldukça düşük kaliteli yazınlardır. Türün okuyucu nezdindeki popülerliği, tarihi müktesebatı sözlü geleneğe (destan, efsane, masal ve menkıbe) dayalı toplumun tarihi romanı kolay ve geleneğine yakın bir anlatı olarak görmesi gibi nedenler, bu türde çok sayıda eser verilmesini sağlamıştır. Türün önemli eserlerinin popülist ve ideolojik mahiyetinin daha fazla önemsenmesi ise eserlerin sanatsal değerinin sorgulanmasını o dönem gereksiz kılmıştır.

Alemdar Yalçın, Cumhuriyet’in ilk döneminde yazılan tarihi romanları, roman tekniği ve sanatsal kalitesi açısından ele alırken; romancıların olayları tarihi gerçeklere uygun biçimde anlatmak istediklerini ancak kahramanlarını tarihi mekan içinde vermek için özel bir çaba sarf etmediklerini, yazarın fazla roman yazmasının önemli kabul edilerek topluma öyle takdim edildiğini, tarihten ders almak veya bir tarih felsefesi yapmak gibi düşüncelerin olmadığını belirtir. Bununla beraber romanlarda yazarın devreye girerek tarihi görüşü yorumladığını, olayları ve kahramanları yönetiyor intibaı verdiğini, okuyuculara seslenerek romanların kalitesini düşürdüklerini söyler. Romanlara yazılan geniş açıklamalı dipnotların da büyük bir kusur olduğunu ifade eder. O dönemde yazılan tarihi romanların dilinin de tam manası ile roman dili olmadığını, romancıların tarihi roman türünü kavramaya henüz hazır olmadan bu romanları yazdığını ve bu yüzden de romancıların itibarî unsurlarla tarihî gerçekler arasındaki dengeyi tam olarak yakalayamadığını vurgular.13 Yalçın bu genel değerlendirmeleri şu şekilde toparlar; “Sonuç olarak zengin bir tarihi mirasa sahip olan Türk romancısı, bu tarihi mirasa bir sanatçı titizliği ile yaklaşarak, onun enine boyuna muhasebesini yapan, oradan yüksek sosyal, kültürel ve insani değerlere yükselen büyük tarihi romanlar yazamamıştır.”14

Milli Mücadele Dönemini Anlatan Tarihi Romanların Gündemi

Resmi ideoloji, ulusal anlatısına toplumsal karşılık ararken ürettiği bir başka ‘öteki’, Birinci Dünya Harbi, Mütareke dönemi ve Milli Mücadele sırasında başta Yunanlılar olmak üzere savaştığı batılı güçler olmuştur. Bu savaşları ele alan romanlarda, bir yandan Osmanlı’nın son dönemi alabildiğince eleştirilmekte, öte yandan batılı işgal güçlerinin ve yerli işbirlikçilerinin Türk’e duyduğu düşmanlık ve buna karşı Türk’ün üstün fedakârlıklarla ortaya koyduğu kahramanlıklar anlatılmaktadır. Romanların birçoğunun genel örgüsü bu şekildedir. Söz konusu romanlardan öne çıkanları şu şekilde listeleyebiliriz: Halide Edip’in “Ateşten Gömlek”(1922), Yakup Kadri’nin “Kiralık Konak”(1922), Ercümend Ekrem Talu’nun “Kan ve “Iman”(1922), Peyami Safa’ın “Mahşer”(1924), Halide Edip’in “Vurun Kahpeye”(1926), Reşat Nuri Güntekin’in “Yeşil Gece”(1928), Aka Gündüz’ün “Dikmen Yıldızı”(1928), “Bir Şöförün Gizli Defteri”(1928) ve “Inkilap Hikayeleri:Meçhul Asker”(1930), Yakup Kadri’nin “Yaban”(1932) ve Ankara(1934), Müfide Ferit Tek’in “Affolunmayan Günah”(1933), Burhan Cahit Morkaya’nın “Yüzbaşı Celal”(1933), Selami Münir’in “Mehmetçik Çanakkale’de”(1937), Mahmut Atilla Aykut’un “Silah Arkadaşları”(1942) isimli romanları türün önemli örnekleridir. Bu listedeki romanlarla ilgili, A. Ömer Türkeş, şu sözleri sarf eder; “Ortada bir savaş olduğunda, doğal olarak biz ve düşman biçiminde iki kategori çıkar ortaya. Savaşın nedenleri, Osmanlı devletinin yapısal sorunları, o yılların milliyetçi akımları gibi temel meselelerden çok düşmanın kimliği önemlidir Kurtuluş Savaşı romanlarında. Söz konusu düşman çoğunlukla Yunan ordusu ve Rum yerli halktır. Doğuya gidildiğinde Ermeni’ye dönüşür düşman. Güneydoğuda ise Araplar ötekileşir.”15

Yakın tarihi, tanık olduğu olayları, toplumla neredeyse aynı psikolojik atmosferi ve duygusal yoğunluğu yaşayarak romana döken yazarların, düşman söylemi üzerinden roman yazma geleneği, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaygın bir alışkanlıktı. Tek parti döneminin son yıllarında ve çok partili dönemde, ulusçu ideolojinin katı baskıcı ve kurtuluşçu havasının dağılması ile beraber bir yandan Milli Mücadele temalı romanlarda Kemalizm vurgusunun yerini belli oranda eleştirel ve analitik yaklaşımlara bıraktığı öte yandan diğer tarihi romanların daha derli toplu, ideolojik körlük saplantısından sıyrılma kaygısıyla sanatsal değeri artırmaya yönelik bir çırpınış içinde olduğu görülmektedir.

Cumhuriyet dönemi romancılarının toplum, tarih ve geleceğe ilişkin yaklaşımlarını, ulusal bilinçle yarattıkları ‘öteki’ ile ilişkilerini ve toplumdan beklentilerini o dönem yazılan roman türlerinin hepsinde müşahede edebiliriz. Anadolu romanları, tarihi romanlar, köy romanları, aşk romanları vb. türlerin, sanatsal değerlerinden evvel tematik ve didaktik karakterleri ile öne çıktıkları, romanın öncelikle eğitici bir mahiyet arz ettiği söylenebilir. Bu dönem romancısının düşünce dünyası ve pratiğine ilişkin Azade Seyhan’ın sözleri ile konuyu noktalayalım: “Erken Cumhuriyet dönemi yazarlarının, genç ulusun yeni bir Batılı Türk kimliğini ve onun, bastırılmış ama hala güçlü bir dini geleneğin gölgesi altında laik bir moderniteyi benimseme yolundaki mücadelesini anlatan, derin bir içgörüyle yaptıkları tasvirler, o döneme ait düşüncelerimizin şekillenmesinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu kişiler, yeni ulusun inşa edilmesi; eğitim ve sosyal konulardaki reformların başarıya ulaşması ve Aydınlanma’nın bilimsel ilerleme, eşitlik ve mitlerden ve batıl inançlardan kurtulma ideallerini gerçekleştirme ülküleri ile görevlendirilmişlerdi.” 16


1- A.Ömer Türkeş, “Romana Yazılan Tarih”, Toplum ve Bilim Dergisi, Sayı 91, s: 166

2- Gregory Jusdanis, ‚Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür-Milli Edebiyatın İcat Edilişi, Metis Yayınları, s: 86

3- Mehmet Kaplan, “Tarihi Romanda Şahıslar Nasıl Konuşturulmalı?”, Türk Edebiyatı, Sayı: 45, s: 7

4- Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, iletişim Yayınları, s:34

5- Hülya Argunşah, “Tarihi Romanın Yükselişi”, Hece Dergisi Türk Romanı Özel sayısı, s: 456

6- A.Ömer Türkeş, a.g.e, s: 185

7- Alemdar Yalçın, Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk romanı 1920-1946, Akçağ Yayınları, s:267

8- Sadık Kemal Tural, Zamanın Elinden Tutmak, Ötüken Neşriyat, s: 259

9- A.Ömer Türkeş, a.g.e, s: 185

10- Gregory Jusdanis, a.g.e, s: 89

11- Murat Belge, Genesis “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, İletişim Yayınları, s: 286

12- Murat Kacıroğlu, “Cehennemden Selam” Romanı Örneğinde İlk Dönem (1927-1940) Tarihî-Macera Romanlarda Kanonik Söylem Yahut Angaje Eğilim, Turkish Studies İnternational Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 5/2 Spring 2010, s: 458

13- Alemdar Yalçın, a.g.e, s: 282-284

14- Alemdar Yalçın, a.g.e, s: 285

15- A. Ömer Türkeş, a.g.e, s:192

16- Azade Seyhan, Dünya Edebiyatı Bağlamında Modern Türk Romanı, Kesişen Yazgıların Hikâyesi, İletişim Yayınları, s: 20

Murat Koç Arşivi