Yüksek. Kule gibi. Dört odası var, iki tuvaleti var, kış bahçesi var. Duvarları kâğıtlı. Silinebilir. Aman oğlum dikkatli ol, kapıyı kibarca… Ara sokakların, kirli duvarların, günde iki kez hücum eden lağım kokusunun uzağındayız artık. Burası. Açtı kapıyı. Kiler. Yatılır burda. Büyük, kullanışlı. Yatalım o zaman, hem gözlerimizi yummuş oluruz. Görmemiş oluruz bir canavar gibi ağzını açıp eşya isteyen dev odaları. Uff bana da yaranılmaz. İki yüz kırk artı iki taksitle ödeyeceksin işte. O kulpu bırak oğlum, çocuk şükür sağlıklı, kıymetini… Yerler granit. Yerler su izi bırakmaz. Yerler çatlayıp kırılmaz. Çatacak yer arayanlar için yerler çok müsait bence de. Yer; dört artı bir mi? Az mı? Ayakkabılarını dışarıdan alıp şu vestiyere koyacak artık Muzaffer. Gazete kâğıdının üzerine ayakkabı mı konurmuş zaten. Ben boyar vestiyere yerleştiririm, bundan sonra. Valla bak.
Hey de hey. Bakın. Pencereyi açtı. Manzara güzeldir hanımefendi. Uzak yerler güzel görünür daima. Evler küçüldükçe daha güzel görünür. Uzak evler. Uzak camiler. Onlar minare? Değilmiş. Balkona çıkalım isterseniz. Bir de oradan bakın. Tamam, siz çıkın ben çay… Eski evimin mutfağında dibi kireçli çaydanlığım var. Granit gibi kireç. Altından sular damlayan demliği elime alsam, buharın içinde yüzüm kaybolurken demin üzerini suyla tamamlasam. Yanına şöyle kahvaltılık birkaç şey. Muzaffer sofra hazır. Olmaz mı? Niye hepimiz öldük mü, sabahı geçip akşam kızıllığına burun deliklerimize kadar gömüldük mü? Ne gudubet kadınım. Sus. Balkona geç.
Telefon çalıyor. Açtı. Üç artı iki. Evet efendim. Var, olmaz mı? Ne zaman gelirsiniz? Fatma’nın eşyalarını kapının önüne koyuver demişler. Kedi gibi azıt demişler. Çocuğunu da istemeyiz demişler. Oğlum o mermeri bırak, şükür iştahsız ama hastalanmıyor, balık yağı… İnsan camlarını silmez mi? Onu bile yapmamış. Fatma, aciz. Şimdi banyoya bakalım hanımefendi. Bakalım. Musluklar. Çevirdi. Akıyor. Kışın sıcak, yazın serin efendim. Çoraplarımızı sıcak, ayaklarımızı serin sularla yıkarız artık Muzaffer. Renkli çoraplar giyeriz. Cıvıl cıvıl. Yer yer mor çiçekler açsın çoraplarımızda. Sen siyah. Sen elbette karanlık. Akşam karanlığının şırıltısını ayaklarımla vurup vurup dağıtsam. Gözlerimi kapatıp vurup vurup. Çamur birikintisini vurup vurup. Vurma. Artık fiyata geçelim mi hanımefendi. Bir merdiven, bir köprü, bir halat verin geçelim. Olmadı avaz avaz bağırayım, sese tutunup geçelim. Bez var mı camları şöyle bir güzelcene… Olmaz. Çok yüksek. Bezsiz çıkayım çok yüksekse. Ne biçim kadınsın sen, boş boş. Çocuğum fazla yaklaşma, dişin sallanıyor, yepyeni diş çıkacak yerine, küçücük çocuğun yanında…
Cevap vermediniz hanımefendi. Telefon. Açtı. Kibar adam. Beş artı bir. Var beyefendi. Üç seçenek var. Büroya gelin. Sonra mı? Peki, peki iyi günler. Dış kapı çelik hanımefendi. Ayakkabılarını çıkarıp çelik kapıyı itip. Ayakkabılarını eline alıp çelik kapıyı itip. Ayakkabılarını alıp vestiyere koyup, arkasını dönüp çelik kapıyı itip. Yeni ayakkabılar, yeni vestiyerin içinde yepyeni… Fatma aç kapıyı. Çelik melik dinlemem kırarım. Kapı yeni. Bunu yeniden yaşamayalım Muzaffer.
Bakın efendim fayanslar kabartmalı. Dokunun dokunun. Bir içim. İçime benziyorsa dokunmaktan korkarım. Pütürlü. Kabarmış, yükselmiş. Dokunun dokunun. Toprak oyuklar, meyilli yollar, ıssız söğüt dipleri, camlarına muşamba çakılmış odalar, duldalar var içimde. Dokunun dokunun. Yakınlarda kazma kürek var mı? Zımpara da olur.
Babam ödemede yardım edecek dediniz değil mi hanımefendi? Hı hı. Çok güzel. Burası oturma odası. Odama girdim. Şuraya kıvrılır otururum artık. Tövbe tövbe. Namaza kalkmayacak mısın hâlâ? Hep oturma, hep oturma. Kalkma odası yok mu? Aman kızım çocuğa dikkat et, emanet o. Allah’ın emaneti o, Muzaffer’in değil.
Karar verdiniz mi hanımefendi? Yine telefon. Çalıyor. Bakıyorum. Bakıyor. Daldım. Açtı. Ooo Mehmet Abi. Tabii ki geleceğim. Bu maç kaçmaz. Akşama pilavı ısıtırım olmazsa, yanına da. Mutfak malzemelerini de koymuş mudur kapının önüne. Çelik kapı, evet güzel. Önüne çelik tencereler güzel yığılır. Anlamadım hanımefendi.
Maç diyorum. Maç mı varmış. Evet. Evet. Maç var. Akşam. Doksan dakika sürer değil mi? Tabi ama bazen de uzatmalara gidilir. Doksan artı bir. Doksan artı iki.
Anladım. Pek sevmem de maç muç.
Doksan artı bir ev var mı?
Çıktık. Kapıyı. Çelik kapıyı kendine doğru çekti. Kilitledi. Bir şey mi dediniz hanımefendi? Yok. Daha küçük bir ev olsa dedim. Bir artı bir falan. Stüdyo onlar. Daha pahalı. Çelik kapıyı kendine doğru… kilitledi. Sonra sarsıp tekrar açmaya çalıştı.
Bizim bir araya gelmemiz imkânsız. Bu tarafa vurucan Muzaffer. Niye işaret bekliyorsun. Bak topu bekliyorum. Beklediğim belli değil mi? Bu tarafa vur, ayağında çevirip durma. İyi günler hanımefendi. Karar verirseniz arayın.
Tamam. Teşekkür ederim. Kapıyı kilitlersin sonra tekrar açmaya çalışırsın. Bu kontrol içindir, açmak için değil. Çok saçma. Bu kontrol çok saçma. Çocuğum gel artık gidiyoruz, bak çıkınca seni markete… Deden, sana ne alacak biliyor musun…


