“Sancısı geçmemiş ilk yara, görmek olsa gerek.”
Eyüp, bunu söylerken yüzü gergin değildi.
Safi, şaşkın şaşkın Eyüp’e baktı.
“Ağabey, şimdi sana anladım desem yalan olur. Saygısızlık etmek de istemem. Hani başkası olsa affına sığınıyorum sallıyorsun, derim ama sen başkası değilsin. Eyüp ağabeyimsin. Hani şiir gibi konuştun desem ben şiirden de anlamam ki. Hülasa bu dediğinden hiçbir şey anlamadım. Senden hep tuhaf şeyler duydum da bu, hepsinden tuhaf oldu be abi. Körlük, yaradır. Amenna. Ama görmeye inan bir kusur bulamadım.”
Şaşkınlık sırası bu sefer Eyüp’teydi. Hemen yan sıradaki nalburiyenin emektar kalfası, elinde çayıyla yine yanına sokulmuştu. Yıllardır ne zaman dükkândan dışarıya çıkıp da bir soluk alayım dese yanında biten Safi’den böyle bir cevap beklemiyordu. Safi’yi dikkatli gözlerle süzerek:
“Safi, söylesene kaç senedir buradasın?”
…
“Ben söyleyeyim on altı yıl oldu. Tam on altı koca yıl. Dediğimde hiç yanıldım mı? Haksızken haklıyım dedim mi Safi?”
“Yok ağabey. Doğrusu hep seninle sohbet etmek isteyişimin de sebebi bu ya. Doğruya doğrusundur.”
“Şimdi, söyle bakalım görmenin yarası nedir?”
Safi, yalvaran gözlerle Eyüp’e baktı:
“Ağabey, yine sınama beni n’olur? Bak olur olmaz laflar ederim. Bir tuhaf olurum yine. Bana böyle sorular sorma ağabey. Gözünü seveyim.”
Bu kez susma sırası Eyüp’teydi. Safi, çaydan son yudumu da aldıktan sonra devam etti:
“Bazen yanına gelip hiç konuşmadığım zamanlar oldu. Doğru. Etrafına toplanan onca adama anlattıkların değil de anlatırken halden hale girişin beni hep seninle konuşmaya itti. Hani bir abim olsa anca bu kadar severdim, dediğim çok olmuştur.
Sen hani yaralar içindeyken... Aslında yatak döşek yatman gerekirken buraya, bu arastaya gelip dükkânın kepengini açardın da bir gün kepenkleri açmaya gelmedin. Sordum soruşturdum. Evde istirahat ediyormuşsun… Aha iyi adam lafının üzerine gelirmiş işte bu kuşçu kardeşlerle birlikte gelmiştik. Sen yatak döşek yatıyordun. Kendinde değildin. Ellerin, ayakların hep yara içindeydi. Hani bismillah, bazı yerlerinde kurtlar da dolaşıyordu. Çok korkmuştum.
Sen sayıklıyordun… Ne tuhaf, niye ben, demiyordun? Ne günahım var ki, demiyordun abi.”
“Niye ayakta duruyorsunuz Sami? Oturun. Hami, sen de çayları tazelet şu çaycıya.”
Sonra Safi’ye döndü:
“Bak bunları ilk defa anlatıyorsun.”
Safi, yine kendini kaptırmış anlatmaya devam ediyordu:
“Hani bağışla beni ağabey yanına kokudan yaklaşılmıyordu. Biz üçümüz kapının eşiğinden sana bakıyorduk uzun uzun. Epeydir dükkân da para getirmiyordu ki alacaklıların biri geliyor biri gidiyordu. Bela bu, geldi mi küllisi gelirmiş derler ya evin depremde yıkılmış, bir oğlun bir de kızın depremde enkazın altında kalmışlardı ki geride bir yengem bir sen kalmıştınız. Allah sizi esirgemiş. Daha ne diyeyim? Şükretmek gerekirdi ya sen de zaten habire şükrediyordun.
Rahmi hoca öğütlemişti de yengem küllerin içinde yatırıyordu seni. Bir dilin bir de kalbin kalmıştı yara bere içinde olmayan. Sen yine de şükrediyordun durmadan. Niye şükrediyordun bilmiyorum. Onca yara bere içinde, onca evlat acısı, onca alacaklının derdi… ”
Eyüp, Safi’nin sözünü kesti:
“Hele bir dur, bir soluklan. Sana Safi değil de hep Sufi, diyesim var da sonra kırılırsın diye vazgeçiyorum. İşte tam da istediğim cevabı vermeye yaklaştın. Sence niye şükrediyordum?”
Safi, düşünceli ama bir o kadar da sözünü tamamlamak için can atan biri gibi sorunun hemen ardından devam etti:
“Eyüp ağabey, Eyüp ağabey, gözünü seveyim. Deme öyle işte. Sonra nah işte şu zibidiler, Hami ile Sami tutup yine benimle maytap geçecekler. Deme öyle. Konuşturma beni…”
“Sen, de hele Safi. Değil bunlar, kimse sana laf edemez… Sen benim canda, halde yoldaşımsın. Bak bu kadar diyorum. Senden başka hiç kimseye dedim mi böyle? Niye şükrediyordum, anlat hele.”
“Ne bileyim? O ara kapı çalındı. Sami, koşup açtı. Adamın biri seni soruyormuş. Yukarı gelip anlattı. Söyleniyormuş. Kaç zamandır borcunu ödememişsin falan filan. Herkes kapıdaki zıvanadan çıkmış alacaklıyla uğraşırken ben de dayanamayıp aşağıya iniyordum ki sen, yine sayıklamaya başladındı.
Sus, şeytan sus. Ne yaralarımın ağrısı ne evlat acısı, diyordun. Ya da buna benzer şeyler. Bağışla beni, söylediklerini daha iyi duyabilmek için burnumu tuta tuta yanına yaklaştım. Ellerini kaldırıp işaret parmağını boşluğa salladın. Benim yerime sen ağla, diyordun... Her şükürde sen ağla. Benim gözümden dökülecek pınarlarım yara bere içinde. Sen ağla benim yerime…
Ağabey, dedim. Dönüp bakmadın bile. Beni duymuyordun belli ki. Sonra oradan ayrıldık ama aklım hep o günde kaldı.”
Eyüp, gelen çaydan ilk yudumunu aldı:
“Safi, Safi. Hep eşiğe gelip oturuyorsun da içeri girip yaraya ortak olmuyorsun. Yara gibi söze de hep eşikten bakıyorsun…”
Beriki çaresizlikle bir Eyüp’e bir de kuşçu Sami’ye bakıyordu. Hami’ninse güvercinlerinden birinin kanadı kırıldığı için hiçbir derdi dinleyecek hali yoktu. Eyüp’e döndü:
“Ağabey, beni hep benle sınarsın da sonra kendime yenik düşerim. Aha şu Sami, tuzak kurmada ustadır. Ben garip bir kuşum. Bir Hami’nin bir Sami’nin dilsiz dillerinde oyuncak olurum. Sen, herkesten de ustasın. Bilirim. Ne olur bırak beni. Susayım.”
Hami ile Sami, dilsizdiler. Safi’nin kolunu çekiştirirken kendilerince kışkırtıyorlardı.
Eyüp’ün yüzü gerildi:
“Seni niye bırakayım Safi? Sen bana ayna oluyorsun. Ben de sana. Hadi hadi eşiği atla da gel yaranın yanına. Hani her şeye yüzünden bakan biri olsan anlarım. Gördüklerinin, duyduklarının adamı değilsin. Her şeyin bir gölgesi var ya buradaki yaranın gölgesi nerede Safi? Hani harflerin de gölgesi vardır. Sen, bunları, bütün bunları bilirsin de o yüzden yüklenirim sana. Yarayı, kötü belleme. Yarayı da iyileştiren yaradır.
Elin kesilir. Kesilen yer, sonra kızarır. Artık yaranın hamlesi başlamıştır. Durur mu? O bir başka yara açar. Kırmızılık başlar kesiğin etrafında. Sen bıçaktan sanırsın. Yanılırsın. O da vücudunun yarasıdır. Çünkü yaraya yarayla cevap vermek gerek. İki, bilemedin üç gün içinde derin değilse kesiğin iyileşirsin.
Geçenlerde duydum. Ben, küllerin içinde yatıp dururken hanım, diyesiymiş ki niçin kahırlanıp da isyan etmiyorsun? Ama diyeceğim o ki insanı canından, cananından bile ayrı düşürmek için uğraşanların başında şeytan gelir.
O kötü günlerimden birinde, gözlerim tavana bakıp dururken içimdeki vesveseler bir kıyafete bürünmüş de kanatlanıp odanın tavanına konmuşlardı sanki. Kızıl ateşten iki kanada bürünen abus suretli şeytan karşımdaydı. Tavan yüksekti. Ama o yükseklikten bile gözümün içine değil bakmak dokunuyor gibiydi. Kirpiklerimin hemen bitimindeydi sanki. Keşke gözlerim de yara bere içinde kalaydı da görmeyeydim. O an görmek de en büyük yaraymış, diye düşündüm. İşte bu yüzden sordumdu sana.”
Oradakiler, bu sözler karşısında afallamış, donup kalmışlardı. İçlerindeki ürperti, bütün vücutlarını sarmıştı. Titremelerle bu anı geçirdiler.
Hami, kuşlarının en güzelinin kanadının kırılmasını bile unutmuştu. Safi’ninse içine derin bir korku düştü. Evvelden beri korkardı cinden, şeytandan. Salâvat getirdi. Eyüp, sakindi:
“Gör, dedi bana. Yaralarını gör. Kurtlanan yaralarına bak. Şu kokuyu almıyor musun? Kendini geçtim de etrafındakilere de mi acımıyorsun? Böyle dedi. Acımasızca… Doğrulup ona ağız dolusu laf söyleyecektim ama kalbime bir yorgunluk, bir azap geldi. Halsizdim, güçsüzdüm. Kalbimle lanet ettim. O an def olup gitti. İşte o yüzden sorarım sana Safi. Söyle bakalım… Sancısı geçmemiş ilk yara, görmek değil de nedir?”
“Ne diyeyim Eyüp Abi?”
“De bir şeyler…”
Sessizlik çöktü dükkânın içine. Safi, yutkundu. Kelimeler düğümlendi boğazına. Sonra Hami’nin kuşları havalandırırken donup kalması gibi bütün kaygılarını saklayarak devam etti:
“Ağabey, görmekten daha ağır sancılar vardır da bunu bana mı sorarsın? Senden daha çok acı çeken mi var? Niye bana sorarsın? Zan altında mı tutmak istersin?... Ağabey, zaten seni her gördüğümde Rabbime şükürler ediyordum. Titreye titreye ayrılıyordum yanından.”
“Ee tamam işte.”
“E si benim için görmekten daha ağırı yoktur da aynı ağırlık şimdi seni görmekle bahtiyarlığa dönüşüyor. O yüzden acı, kötüye varmıyor sadece. İyiye de varıyor yolu. Safi, bildim ki insan gördüğünü hayra yorarsa içindeki yara da iyileşir tenindeki de. Var bunu böyle bil.”
Hami ile Sami, göğe havalanan güvercinlere bakıp kim saldı bunları der gibi işaretler yaparak hızla uzaklaştılar.
Safi, gül gibi kızardı. Sustu.
Eyüp, onun sessizliğine de sabretti.


