​​​​​​​Ayrıntıların, Kanayan Yaraların, İncitilen Çocukların Öyküleri: Vicdan Sızlar
TEMMUZ Sayı: 4 - Kasım 2016

Günümüz öykü yazarlarından Güray Süngü’nün on yedi öyküden oluşan yeni kitabı Vicdan Sızlar, İz Yayıncılık’ın “Muhayyel” serisinden çıktı.

Kitabın daha adı bile, içerdiği çok anlamlılığın öykülerde de devam edeceğine dair ipucu veriyor okuyucuya. Hayattan gözlemleri öykülerine taşıyan, ayrıntıları ustalıkla işleyen yazar, öykücülüğümüze getirdiği yeni nefesi büyük bir yetkinlikle tazeliyor bu kitapta.

Sözün uzatılmaması, neyin nasıl söyleneceğinin çok iyi biliniyor olması, yazarla sohbet ediyormuş hissi oluşturuyor muhatabında. Ağırlıklı olarak ironik bir dille kaleme alınan kitapta, hayatın olağan akışı içindeki ayrıntıların ıskalanmadığı özgün bir öykü evreni ile karşılaşıyoruz.

Edebi kamunun çoğu zaman görmezden geldiği konulara el atmasıyla bilinen yazar, bu kitapta daha çok evrensel düzeyde yaşanan problemler sarmalında yaklaşıyor meselelere. Yaşam, yürek burkan bir incelikle Süngü’nün satırlarına yansıyor.

Bitmek bilmeyen savaşlar, mülteci sorunları, terör saldırıları gibi konuların ele alındığı öykülerde ironik gerçeklik ile yalın gerçekliğin bıçağa dönüştüğü noktada okuyucuyu, olaylarla ve de kişilerle yüzleştirmeye varan bir perspektifin hâkim olduğunu görüyoruz:

“Televizyon izliyordum. Dört çocuk koşuyordu kumsalda. Arkalarında deniz vardı. Denizde gemiler vardı. Sonra toz oldu ortalık. İki çocuk yerdeydi, birinin bacağı ters dönmüştü, yüzü kumun içindeydi… Adamla göz göze geldim. Kanalı değiştirdim.” (Unutursam)

“Evler yıkılmış ve sokak evlerin yıkıntılarıyla dolmuş, sokak oyun oynadığımız park gibi gitmiş, orası da çok çirkin ve çok kötü bir de toz içinde kalmış.” (Dünyanın En Orta Yeri)

“Ben ağladım. Gözlerimden yaş aktı. Yaş çok aktı. Boğuldum. Kıyıya vurdum. Kırmızı bir tişört vardı üzerimde. Kumsala yüzümü gömdüm, bekledim.” (Vicdan Sızlar)

“Lan” ve “Unutursam” adlı öykülerde görüldüğü üzere, sonu ihtimalli öykülerde, biçimsel olarak öykünün imkânlarının zorlandığını, subjektif bir tersten okumayla farklı izlenimlere imkân sağlandığını söyleyebiliriz.

Öykülerin genelinde; hayal-gerçeklik, bilinç-bilinçaltı unsurlarının hâkim olduğunu görüyoruz. Bir çırpıda okuyabileceğiniz bu öykülerde tıpkı yaşam gibi acılar, hüzünler ve sevinçler bir arada. Komik trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için değerlerin farklı bir atmosferde ele alındığını söylemek mümkün:

“Annem insanlığın son umuduydu. Birleşmiş milletlerde çalışıyordu. Birleşmiş milletler kendi kendilerine birleşmişlerdi. Eşeysiz üreme gibi bir şeydi galiba.” (Vicdan Sızlar)

Mahalle aralarına sıkışmış olsa da toplumsal travmaların tarihe tanıklık eden ayrıntılarını işleyen öyküleri bize bizi anlatıyor şaşırtarak, hüzünlendirerek. Okudukça biz çıkıyoruz ortaya ve kahramanlarla doğal olarak yakın duygu bağları kurabiliyoruz. Mesela Harf Devriminin ele alındığı öyküde bir gecede, diğer ülkelerdeki eşitlerinin aksine, âlim iken cahil duruma düşen Mustafa Efendi’yle beraber vicdan sızlar:

“Bu hızla giderlerse bahar gelmeden okumayı sökecekti Mustafa Efendi. Ömrünün elli yılını ilime adamış Mustafa Efendi. İhtiyar çınarın yakasına belki kırmızı kurdele bile takacaktı o zaman sekiz yaşındaki öğretmeni.” (Dil Yarası)

Yine düne kadar kanayan bir yara olan anadil meselesi “Açılım” öyküsünde ele alınır:

“Anam Türkçeyi on yaşında ağabeyinden öğrenmiş ama diyeceğim bu değil, şu; Hayat çok acımasız diyenler olmuştur belki size de. Aldırmayın onlara. Hayat, insanın yanında nedir ki.”

Artık yadsınamaz bir gerçek olan kentsel dönüşümün sosyo-psikolojik anlamda taraflar üzerindeki etkisini anlatır “Yağmacılar” öyküsünde:

“Aslında o evler mahalleye çok yakıştı da önceki derme çatma yıkıldı yıkılacak allı morlu karalı kahverengili evler bu yakışıklılığa yakışmadı.”

“İki bayram arifesinde yunup yıkanıp ütülenip kıyamaya kıyamaya giydiği üstüne iki beden büyük takımına tiksinerek bakılmasına alışamıyordu.”

Öykülerin genelinde kullanılan yalın dil ve sadelik, ele alınan konuların hüznünü, acısını hiçbir şekilde hafifletmiyor; tam tersine dilin sadeliği acıların sadeliğini billurlaştıran bir hale dönüşüyor. Giriftlikten uzak anlatımı ve kelimeleri öncelikle asal anlamlarıyla kullanması, bu sadeliğin temel taşlarını oluşturuyor.

Ulusal ve evrensel anlamda insanlığı “ağrıtan”, acıtan yaşanmışlıkların, ağrıyan yerleri derinden hisseden biri tarafından yazılmış bir kitap diyebiliriz Vicdan Sızlar için.

Adı, kapak tasarımı, çok uçlu çağrışımları, hareketli anlatımı ve tabii ki içeriğiyle, içimize işleyen öyküleriyle tam bir dünya görüşü sunuyor yazar okuyucuya Vicdan Sızlar’da. Şu cümlelerde, bizzat kendisinin de tarif ettiği gibi:

Yazmak ve yaşamak iç içe… Yaşadıkların, yazdıkların avucunun içinde. Arada bir bakarsın avucunun içine; nazarlar parmak uçlarına iner, oradan da ete kemiğe bürünür. Macit olur, Hande olur,Aslı olur,Kerem olur. Fark eder mi ki kim olduğu? İlham Allah’tandır. İlham yaşadıklarındır, biriktirdiklerindir. Yaşatan, Hayy olan, O. Ve öldüren, insanı türlü türlü öldüren de O…”

Güray Süngü, Vicdan Sızlar, İz Yayıncılık, İstanbul 2016, 124 s.

Selma Aksoy Türköz Arşivi
4 Sayı: 4 - Kasım 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler