Kara haber tez ulaşır Hüseynik'in yamacına
Kale başından, uçurum kenarından süzülür anılarımız.
Harput'un bacasından tüten, al yanaklı dilberin sesidir.
Çığ gibi düşer de ne evimiz kalır ne barkımız
Kargıların izine işlenmiş kara yazgıdan başka
Musul'a haber salmaz fiyakalı telgrafçımız..
Kara haber tez ulaşır Hüseynik'in yamacına
Birazdan başlar zaman durmaya alfabenin ötesinde
Birazdan kelimeler düğümlenir karanlığa
Bilmediğimiz bir dile gömülmeye alışmış bedenimiz.
Birazdan bilmediği bir toprak daha serper alfabesine
Durun..
Durun elleşmeyin sakın a dostlar
Bir Latin lehçesinin feryadı sarsın bedenlerimizi
Acılarımızı anlamayanlar daha iyi duyar belki.
Kara haber tez ulaşır Hüseynik'in yamacına
Telgrafın tellerine kuşlar değil;
Musullu Ahmet'in feryadı konar.
Geçen zamana sorun onu,
Kale duvarına ve kehribar tesbihine
Al yanaklı dilbere sorun, Ati hanıma ve Lütfü'ye.
Bir kurtuluşa verdiği koluna
Ve gardaşına sorun onu.
Musul'dan duyulan hasretin diliyle anlatsın size
Anlatsın baharı, yazı, kışı ve patikaları
Ve darlanmış mevzilerin irin kokan kurşunlarını
Anlatsın da bir tel uzaklığı yapışsın hikâyeye
Bir kol ağrısı ve bir kara yazgı
Musul'dan Hüseynik'i anlatan bir efsunkâr türkü dolsun cebinize
Avucunuzdan kayan dostlar, bu türkünün meşalesidir
Kurtuluş savaşından bu yanı 2000'leri de yakar elbet
Bu gönül değil, para değil, kardeş meselesidir
Bir günün sonunda güneş bize de bakar elbet..
Kara haber tez ulaşır Hüseynik'in yamacına,
Kara haber Ahmet'in sesiyle:
"Hüseynik'ten çıktım şeher yoluna
Yaradanım merhamet et kuluna
Yazık oldu yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne?"


