24 Temmuz tarihinde ABD Kongresine hitap eden Gazze kasabı Netanyahu’nun salonu dolduran Kongre üyelerince tazimi tam 300 gündür aralıksız devam eden Siyonist vahşete adeta tüy diktirdi. Soykırımcı bir katilin baştan sona yalanlarla dolu konuşmasına gösterilen bu iğrenç yaklaşım Filistin topraklarında süregelen işgalin, katliamın, sömürgeciliğin görülenden çok daha derin olduğunu açıkça ortaya koydu. İnsanlık adına tiksinti duymayı getiren bu manzara aylardır, daha doğrusu on yıllardır Ortadoğu’da yaşanan şeyin Filistin halkı ile İsrail arasında bir çatışma olmayıp Müslümanlar ile ABD merkezli sömürgeci koalisyon arasında topyekûn bir savaş olduğu hakikatini bize bir kere daha haykırıyordu.
Ne Haçlı Seferleri Bitti Ne de Sömürgecilik!
İsrail’in bir asrı aşkın Batılı sömürgeci bir proje olarak coğrafyamızdaki necis varlığının arka planını bilmiyor değildik elbette. Bilakis İngiltere’siyle, Fransa’sıyla, ABD’siyle ve Sovyetler Birliği/Rusya’sıyla Filistin topraklarının nasıl parçalandığı ve yutulduğu tarihî bir gerçek olarak hep önümüzde duruyordu. Ayrıca modern bir haçlı seferi mantığıyla bu topraklara monte edildiği günden itibaren İsrail isimli işgal çetesinin kendi haline bırakılmayıp hayatiyetinin tümüyle söz konusu küresel sömürge düzenince sağlandığı da bilinmekteydi.
Ne var ki bilhassa 7 Ekim’den sonra yaşanan süreçte, Siyonist çetenin tüm dünyanın gözleri önünde, en küçük bir çekinme, gizleme ya da gizlenme ihtiyacı hissetmeksizin vahşice, zalimce işlediği suçlar karşısında bir nebze utanılacağı, geri çekileceği beklentisi de yok değildi. Medeniyetin öncüleri ve insan haklarının yılmaz savunucuları geçinenlerin her ne kadar pek arzu etmeseler de mecbur kalarak da olsa, zevahiri kurtarma sadedinde Siyonist çetenin barbarlığı ile aralarına bir miktar mesafe koymaları umulurdu.
Ama yapmadılar. 7 Ekim’den beri sergiledikleri suç ortaklığını pervasızca bir üst seviyeye taşıdılar. Dost zor durumda belli olur mantığıyla, soykırım ortaklarına kayıtsız şartsız destek vererek Müslümanlara karşı işlenen insanlık suçlarına sonuna kadar ortak olduklarını ilan ettiler.
ABD-İsrail Soykırımı
Amerikan devleti Kongre rezaletiyle Filistin halkına ve İslam ümmetine bilhassa son süreçte sistematik biçimde sergilediği düşmanlığı zirveye taşıdı. ABD yönetimi 7 Ekim’den bir gün sonra iki adet devasa savaş gemisi göndererek İsrail’le dayanışma ve kalkan vazifesini göstermişti. Ardından Gazze’ye bomba yağdıran Siyonist orduya gemilerle ve kargo uçaklarıyla her türlü silah, mühimmat ve savaş ekipmanı yağdırdı. Gazze’de tonluk bombalarla katledilen çocukların kanlarına ortak oldu.
Pek çok Amerikan şirketi ve Yahudi kuruluşu seferberlik halinde İsrail’e yardım kampanyaları başlattı. Yönetim de bu seferberliğe ortak oldu. Büyük bir iktisadi sarsıntı yaşayan Siyonist devlete tek bir seferde 14 milyar dolarlık yardım paketinin Meclis’te ve Senato’da onaylanmasıyla İsrail’in daha rahat işgal ve katliam politikası izlemesine katkı sunuldu.
ABD BM’de İsrail’in kınanmasını ve ateşkesi öngören her tasarıyı veto etti. Yetmedi, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılarını ve hâkimlerini İsrail aleyhinde bir hüküm vermemeleri için tehdit etti. Gazze’de hunharca, vahşice katliamlarını sürdüren İsrail’e destek amacıyla başta Başkan Biden olmak üzere Dışişleri Bakanı Blinken ve diğer Amerikalı yetkililer defalarca Netanyahu’nun ayağına gittiler. Siyonist olduklarını gururla tekrar edip dünya kamuoyuna hiç utanmadan “Hamas’ın başlarını gövdelerinden ayırdığı Yahudi çocuklar” türünden masallar dillendirdiler.
Aynı süreçte ABD’de gerçekleşen protestolar Amerikan devletinin sürekli hedefinde oldu. Eylemlerin kitleselliği nedeniyle tümüyle engellemeyi başaramamakla beraber polis baskısı sürekli biçimde protestocuların üzerindeydi. Bu durum bilhassa Nisan ve Mayıs aylarında pek çok üniversiteye yayılan kampus intifadasını bastırma çabalarında çok net ortaya çıktı. Eylemleri hiçbir şiddet içermemekle birlikte Filistin yanlısı öğrenciler ve öğretim üyeleri yerlerde sürüklendi, yaka paça gözaltına alındı, okuldan uzaklaştırıldı.
Vahşete, Katliama Alkış Tutmak
Nihayet tüm bu günah ve zulüm dizisi 24 Temmuz’daki Kongre rezaleti ile taçlandırılmış oldu. Netanyahu gibi uluslararası mahkemelerde çok ağır ithamlarla yargılanması devam eden, tüm dünyanın tepkisine rağmen sadece iktidarının ömrünü biraz daha uzatabilmek için ateşkes görüşmelerini tıkayıp katliam politikasını vahşice sürdürmekle suçlanan, küresel nefret markasına dönüşmüş bir isim ABD Kongresinde coşkulu tezahüratlarla karşılanıp konuşması onlarca kez ayakta alkışlandı.
Gerçekten akıl almaz bir manzara, insanlık adına tam manasıyla bir utanç tablosuydu. Evet, ABD tarihi, sayısız işgal, katliam, soykırım tarihidir, bu biliniyor ama aylardır tüm dünyanın gözleri önünde, canlı yayınlarda cereyan eden böylesi bir vahşete, kıyıma rağmen soykırımcı canavarla bu derece özdeşleşmek Amerikan devleti için bile fazlaydı, çok çok fazlaydı. Knesset’te bile asla böyle bir hüsnükabulle karşılanması imkânsız Netanyahu gibi alabildiğine kirlenmiş, yıpranmış bir katile gösterilen bu teveccüh tam manasıyla soykırımcıların dayanışma gösterisiydi. Bu şekilde Filistin halkının acılarının hiçbir şey ifade etmediği, İslam ümmetine düşmanlıkta sınır tanınmadığı, sömürgeci zihniyetin aynen korunduğu ilan ediliyordu.
Tüm bu tablo bize ne söylüyor? Özelde ABD’nin, genelde tüm Batı dünyasının tavrı bilinmiyor mu zaten? Neden bu şekilde detaylı bir tasvire ihtiyaç duyduk?
Kendimize Haksızlık Etmeyelim!
Tabloyu netleştirmek gerekiyor çünkü düşmanın gerçek mahiyetiyle kavranması önem arz ediyor. Düşmanın gücünün, kapasitesinin tespiti ve mücadele ruhunun korunması, güçlendirilmesi açısından bu bir zorunluluk. Zaman zaman yaşanılan acıların büyüklüğü karşısında Müslümanlar arasında acziyet ve zaaf halinin vurgulanması bağlamında dile getirilen “İsrail ile baş edememek, İsrail karşısında acze düşmek” söylemlerinin haklı ve gerçekçi olmadığının görülmesi gerekiyor.
Düşmanımız sadece İsrail değil, kendisiyle savaştığımız güç İsrail’den ibaret değil. Doğrudan ABD ve Batı ile savaş halindeyiz. Güç dengesi yok bu savaşta. Şartlar alabildiğine aleyhimizde gözüküyor. Bu yüzden her fırsatta eleştiri oklarını içe çevirip kendimizi aciz ve zavallı konumda algılamak, İslam ümmetini değersizleştirmek, kınamak, aşağılamak tutarlı ve anlamlı bir tutum olmuyor. Bunun hayırlı olmadığı da çok açık.
Askerî, mali, siyasi açıdan çok güçlü bir sömürgeci düzenle, küresel bir sistemle mücadele içindeyiz. Düşmanımız İsrail’den ibaret olmadığı gibi, işgal altındaki coğrafyamız da Filistin’den ibaret değil. Çok boyutlu bir kuşatma altında ve son derece zor şartlarda mücadele ediyoruz. Ve Rabbimize hamd olsun ki direniyoruz, her şeye rağmen, tüm zorluklara, imkânsızlıklara, güç dengesindeki büyük orantısızlığa rağmen, düşmanın vahşiliğine, sınır tanımaz zulmüne rağmen direniyoruz.
Direnişi Küçümsemeyelim!
Tam 10 aydır Gazze’de yaşananlar sadece zulmün büyüklüğünü, sınır tanımazlığını, bu zalimlerin insanlar üzerinde tesis etmeye kalktıkları ilahlık iddialarının reddedilmesi halinde nasıl canavarlaşabildiklerini göstermedi sadece. Gazze aynı zamanda direnişin alt edilemeyeceğini, sindirilemeyeceğini, sadece Rabbu’l-Âlemin’e teslim olanların zalimlere asla boyun eğmeyeceğini de gösterdi. Kana doymamaları, vahşet ve barbarlık çıtasını mütemadiyen yükseltmeleri bu yüzden.
Hedeflerine ulaşamamış olmanın hırsıyla, öfkesiyle delirmişçisine saldırıyor, yakıyor, yıkıyorlar. Mamafih Filistin halkına baş eğdirememiş olmanın ezikliğini yaşıyorlar. Bunca desteğe, bunca silaha, yıkıma, soykırıma rağmen teslim bayrağı çekmeyen Filistin halkına karşı çok öfkeliler. Bu yüzden cezalandırıyorlar! Bir anlamda bu direngen halka “Madem önümüzde eğilmiyorsunuz öyleyse ölümlerden ölüm beğenin!” diyorlar.
Çekilen acıların haddi hesabı yok ama tüm dünya, Müslümanların sabır ehli olduğunu görüyor. Zalimlerin ise belki çok paraları, silahları, orduları var ama sabırları yok. Bir an önce dünya nimetlerini elde etmeyi, rahat ve konforlu hayatlarına geri dönmeyi, korkulardan, kaygılardan azade olmayı düşlüyorlar. 100 yıldır yaşadıkları gerilimin bitmesini arzuluyorlar.
Ama yağma yok! Bu coğrafyada asla huzurlu olmayacaklar, başlarını rahatça yastığa koyamayacaklar. Yaşadığımız büyük acılara, ödediğimiz ve daha da ödeyeceğimiz büyük bedellere rağmen asla onların hayallerindeki statükoya müsaade etmeyeceğiz. Belki biz ölmeye, kitleler halinde katledilmeye devam edeceğiz ama onlar da asla kazanamayacaklar. Ta ki günleri aramızda döndüren Rabbu’l-Âlemin bizim zayıflığımızı giderip onların kuvvetlerini helak edene ve hükmünü hâkim kılana dek! Sabırla direnecek ve o günleri bekleyeceğiz.
Zalimlerin Akıbeti Birbirine Benzeyecek!
Netanyahu, Amerikan Kongresindeki konuşmasında “Sizin için de savaşıyoruz, ortak düşmanla mücadele ediyoruz. Bu, medeniyetin barbarlıkla savaşıdır!” diyordu değil mi? Bu sözler 11 Eylül 2001 ertesinde birebir ABD Başkanının sözlerini hatırlatıyor. George Bush da İslam ümmetine açtığı savaşı böyle savunmuş ve koalisyon ortaklarıyla giriştiği Afganistan işgaline böyle güzellemeler düzmüştü.
20 yıl süren bir işgalden; Tomahawk füzeleriyle, B2 bombardıman uçaklarıyla, 6,5 ton ağırlığa sahip ve atıldığı alanda 600 metre yarıçapında her şeyi yok eden ‘papatya biçen’ adı verilen devasa bombalarla acımasızca işlenen katliamlardan; milyonların tehcirinden; Guantanamo barbarlığından geriye kalan nedir diye bugün dönüp baktığımızda ancak zalimlerin zilletini görüyoruz. Evet, çok acı yaşattılar ama sonunda zelil biçimde defolup gittiler.
Siyonistler de gidecek. Bu coğrafyaya ait değiller. Ne kadar efor sarf etseler, devasa ordular teşkil etseler, büyük yatırımlar yapsalar da iğreti duruyorlar. Nesillerdir Filistin halkına boyun eğdirmeye, onlara Filistin davasını unutturmaya çalıştılar ama başaramadılar. Filistin halkı işgali bitirebilecek bir güce ulaşmadı belki ama 4-5 nesildir dava bilincini korumayı sürdürdü. Şu yaşananlardan sonra kıyamete kadar hiçbir Filistinlinin davasından vazgeçmeyeceği de açıkça anlaşılmış oldu. Şimdilik anlamazlıktan, görmezlikten gelseler de Siyonistler de er geç bunu anlayacak, bu gerçekle yüzleşecekler.
“4000 yıldır Kudüs bizim yurdumuz ve ebediyen burada yaşayacağız!” diyordu Netanyahu. Azgınlaşan atalarının nasıl korkunç cezalara çarptırıldıklarını unutmuş görünüyordu. Ama Allah’ın izniyle hatırlayacaktır. Müslümanlar sabırlıdır, pek çok sorunun çözümünün, pek çok mücadelede zaferin sabırlı olmaktan geçtiğini bilirler. Allah yolunda bedel ödemenin kayıp değil, nimet olduğunu bilenler asla yılgınlığa düşmezler, ümitsiz olmazlar. Biz Allah Teâlâ’nın sabredenlerle beraber olduğuna ve O’nun vaadinin hak olduğuna iman ediyoruz.


