Küresel cahiliyenin itikadi, kültürel, siyasi, ekonomik bütün kirleri nefes aldığımız alanlara kanca atmış durumda. Küresel müşrik egemenler katliam ve soykırımlarla yükselttikleri hâkimiyetlerini üst bir medeniyet tarzı olarak sunup ekonomik ve teknolojik üstünlüklerinin cazibesiyle dünya insanlığını şeytan gibi aldatmaya çalışıyor, saltanatlarını devam ettirmeye çabalıyorlar.
24 Temmuz 2024’te hayatımıza kancalarını saplayan küresel egemenlerin bürokratlarının çoğu, İsrail’in lideri katil Netanyahu’yu ABD Kongresinde alkışlarla ağırladılar. Uluslararası mahkemelerde yargılanan soykırımcı Netanyahu’nun bir saatlik konuşmasında Ortadoğu’da yayılma hedeflerini ve katliamlarla ilgili söylemini ABD’nin Cumhuriyetçi ve Demokrat parlamenterleri, Kongre Başkanı dâhil olmak üzere tam 72 defa ayağa kalkarak alkışladılar. Bir saat içinde 72 defa. Yaşanan tam bir tiyatroydu. Bu tiyatro, ABD’nin Gazze’de yaşanan özellikle “sivillere yönelik katliamın durdurulması” ile ilgili demeçlerinin dünya kamuoyuna, ABD üniversitelerinde ve meydanlarda Siyonist soykırımı lanetleyen vicdan sahibi protestoculara yönelik tam bir aldatma ve oyalama taktiği olduğunu ortaya koymuş oldu.
Katillerin ve suflörlerinin sergilediği bu yalan, işgal, katliam ve sömürü stratejisiyle ilgili sergilenen trajik tiyatroya karşı dünyanın adalet arayışındaki vicdan sahibi insanları birleşmeli, küresel intifadayı yaygınlaştırmalı ve Müslümanlar da “Müminler kardeştir.” (49/10) ilahi umdesini direnişleriyle, boykotlarıyla ve dayanışmalarıyla hayata geçirmelidirler.
Filistin ve Gazze’de; ayrıca son olarak Suriye’de, Bangladeş’te ve Sudan’da yaşanan son cürümler küresel cahilî kuşatmanın, kapitalist baronların ve işbirlikçilerinin teknolojik silahlarıyla katliama dönük fiilî saldırılarıyla gerçekleşiyor. İnsanlığa ve özellikle Müslümanlara yönelik bu saldırılar ibâdi olarak bizleri yakından ilgilendiriyor. O zaman bizler de “müminlerin kardeşliği” umdesi doğrultusunda Allah’ın resulü ve rehberimiz Muhammed’in (s) “Müslim, müslimin kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz…” (Müslim, ‘Birr’, 32) uyarısına göre davranmalıyız.
Zaman izafi. İçinde bulunduğumuz günler, yarın bitti diyeceğimiz üç günlük dünya hayatından ibarettir. Ankebut suresinde bildiriliyor: “Bu dünya hayatı yalnızca oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Ahiret yurduna gelince, asıl hayat odur. Keşke bilselerdi.” (29/64) Üç günlük dünyaya geliş sebebimiz, yaratılış ve kulluk açısından hak ile bâtıl arasındaki tercih imtihanımızı gerçekleştirmek içindir. Yaratılış imtihanımız da bu üç günlük dünya hayatında kazanılacaktır.
Rabbimiz Zariyat suresinde “Cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/56) buyuruyor. O halde kulluğumuzu hak üzere Yüce Kur’an’ın bildirimleri öncülüğünde, Resulullah’ın (s) de hak ve adalet umdelerini uyguladığı örnek içeriklerde kavramalı ve tanıklaştırmalı, hayat imtihanımızı kazanmalıyız. Müslim oluşumuzun taahhüdü, “La ilahe illallah”tır. Hayatımızda Yüce Allah’ı en üst ve belirleyici kabul etmek ve O’nun gönderdiği ölçülere itaat ederken öncelikle kirlilikten / rucz’dan hicret etmek, her türlü zulme, şirke ve tuğyana karşı mücadele etmek gerekmektedir.
Âl-i İmran suresinde Rabbimiz buyuruyor: “Siz, hayra çağıran, marufu gerçekleştiren, münkeri engelleyen bir topluluk/ümmet olun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/104) Zulmü, tuğyanı ve her türlü kirliliği reddetmeyen bir kurtuluş olamaz. Bu ayet bağlamında söylenen bir de kelam-ı kibar vardır: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Buhari’nin, Sahih’inde aktardığı bir hadiste de Resulullah (s) “Allah’a masiyet konusunda kullara itaat yoktur.” buyuruyor. Masiyet haddi aşmaktır; Allah’a ve resulünün hükümlerine karşı gelmek; itikadi ve amelî alanda helal, haram sınırlarını aşmak ve çiğnemektir. Bu seyyielere yani kötülük ve çirkinliklere de hakka ve fıtrata isyana da zulüm, şirk ve tuğyan denilmektedir. Bu çirkinlikleri sergileyenlere karşı da “La”sözü ve tavrı yükseltilmelidir.
Bugün tevhid ehli bütün müminler, mümineler Gazze’deki yaşanan katliam ve soykırım musibetine karşı az veya çok tavır geliştiriyorlar. Ayrıca sorumluluk sahibi bütün müminler ülkelerindeki seküler hayat tarzının ifsadına boyun eğmemeye; her türlü zulüm, şirk ve tuğyana güçleri oranında karşı çıkmaya ve kendi aralarında hakka şühedalık yapmak için dayanışmalarını büyütmeye çalışıyorlar. Bu husus çerçevesinde gelen rivayetlere göre Ömer bin Hattab (r) şöyle buyurmaktadır: “Zındıkların atılganlığından, Müslimlerin uyuşukluğundan Allah’a sığınırım.” Ali bin Ebi Talib (r) de “Haksızlık karşısında eğilmeyiniz. Zira eğilirseniz hem hakkınızı hem şerefinizi kaybedersiniz.” buyurmaktadır.
Son dönem ıslah hareketlerinin şairi Mehmet Âkif, gücü oranında şu taahhütte bulunuyor:
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım;
Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.”
İslami Duyarlılığı Perdeleyen Garpzede Kümelerin Fecaati
Rabbimiz biz müminlere her türlü imkansızlığa rağmen hakkı tutup kaldırma ve onun tanıklığını üstlenme dirayetini, azmini ve bu azmin sürekliliğini nasip eylesin.
Dünyada ve yaşadığımız coğrafyada vicdani ve insani hakikat ve adalet arayışından rahatsız olanlar; yaşanan zulüm ve katliamları kamuoyunda görünür şekilde kınayanları marjinalleştirecek şekilde eleştirip gedik arayanlar ya şeytanın safındadırlar ya da şeytanın tuzağına düşen melez kimlikli kişi ve çevrelerdir.
Örneğin Türkiye’de melez kimlikli bu kişiler, soykırımcı Siyonist Yahudilerin, işgal devleti İsrail öncülüğünde Gazze ve Batı Şeria’da kan akıtmasına, yıkım ve tahribatına ve destekçilerine tavır alacaklarına; tepkilerini emperyalist Batılı vasilere ve işbirlikçilerine çevireceklerine; Filistin’in Müslim ve mustazafları için çaba sarf eden -ama güç itibariyle yeterli de olamayan- Filistin dostu Müslümanlara ve Mescid-i Aksa dostu siyasilere yöneltiyorlar.
Türkiye’de sol liberalinden ırkçı kutuplara, Marksist jargonu kullanan bir kısım çoğunluğa ve Kemalistlere kadar insaf, izan ve makuliyet ölçüsünü yitirmiş Batı muhibbi kör taklitçi, art niyetli ve güdümlü bir muhalefet söz konusudur. Bu tutum II. Mahmud döneminden Genç Osmanlılara, Jön Türklerden İttihad Terakki’ye ve bugüne kadar çeşitli renklerden oluşan; melez kimlikli unsurları da ayartabilecek desiselere sahip zengin ve okumuş geniş bir Garpzedeler nüfusuna dayanıyor.
Bu Garpzedeler için PKK-PYD ve yandaşlarının ABD ve İsrail’in emperyal stratejileri doğrultusunda onlarla fiilî iş birliği yapmaları coğrafyamızın ve Müslümanların bekası için tehlike olmuyor; ama Müslümanlara ait kadim coğrafyamızın Müslüman halklarının muhacir ve ensar olarak kucaklaşması tehlike oluşturuyor.
Ayrıca bu insanlar, İttihad Terakki kadrolarının İngiliz kuvvetlerine adam gibi direnmeden 1917’de terk ettikleri Gazze’de, Ramallah’ta, Kudüs’te yüz yıl sonra bugün ABD ve koalisyon güçlerinin yardımlarıyla Siyonistlerin katlettiği kadın, çocuk, yaşlı on binlerce Filistinli kardeşimizin, mustazaf insanın dramını gündemden düşürmeye, yaşanan kitlesel acıları yokmuş gibi göstermeye çalışıyorlar. Günlerce kamuoyunu Avrupa futbol şampiyonasında gündeme gelen pagan bozkurt işaretiyle oyaladılar. Çünkü Garpzedeler, İslami aidiyetleri tasfiye etmeye çalışırken “Ümmetten bir millet/ulus yarattık!” diyen resmî ideolojinin at gözlüklü öğrencileridirler. Onlar bozkurt sembolü hakkında mitolojik tartışmalarıyla ve Avrupa’dan öğrendikleri ırkçı ulusçuluk duygularıyla inşa edilen Türk ulusçuluğunu köpürterek İslami hassasiyetlerimizin önünü perdelemeye çalışıyorlar, çalıştılar ve çalışacaklar.
Şimdi de sokaklarda başıboş gezen, insanlara saldıran, çocukları ısırarak öldüren sokak köpeklerine Avrupa standartlarının çok altında sınırlama getirilen kanun düzenlemesine karşı, mağdur ailelere de hakaretler ederek sosyalistinden Türk ve Kürt ırkçısına, Kemalist’inden liberal soluna, melez kimliklisine kadar cephe açmış durumdalar. Hedeflerinde Hamas’a “mücahidler grubu” diyen iktidar bulunuyor. İsrail’e, ABD’ye ve AB’ye yaranmaya çalışan robot zihniyetli ve Batı ütopyasını Batılılardan daha çok savunan, sömürgecisine sığınan mukallit zihniyetli muhalefet, Siyonist Yahudilere “gözleri tüllenen” Fethullah Gülen ve şebekesi kadar tehlikelidir. Filistin’de on binlerce insan soykırıma uğrarken, yüz binlercesi kuşatma altında açlık ve ölümle imtihan olurken ırkçısıyla, ulusçusuyla, solcusuyla, liberaliyle, laikiyle, muhafazakârıyla Türkiye’deki bu Garpzede güruh yaşadığımız toplumsal yapıda / demografide tasfiye edilmesi gereken bir fecaattir. Bu güruh ya insanileşmeyi seçmeli ya da onlara insanileşme ilkeleri uygulanmalıdır.
Yorumlarımız Garpzedeleri Sevindirmemeli
Müslümanların gündemleri ile ilgili Türkiye İslami mücadele geleneğinden azade, ümmetin tarihî kuşatılmışlığı yanında zaaf ve eksiklerinden bihaber hızlı dava adamı rolü veya kanaat önderi geçinme ya da aksiyoner olma heyecanı köpüren bazı insanlar TV ekranlarında, basında veya sosyal medyada zuhur edebiliyor. Bilinçli müminleri veya bilinçlenemeyen Müslümanları, vesayeti aşma imkânlarını yakalayanları veya ölümcül baskı altında yaşayanları, hicret etmeye gücü yetenleri veya gücü olmayan mustazafları ayırt etmeksizin İslami camia hakkında kötümser hatta karalayıcı yorumlar yapabiliyorlar. Gün geçmiyor ki bu nezaketsiz ve sığ düşünceli kişilerin “Bu Müslümanlardan adam olmaz; biz Müslümanlar bu kadar mıyız? Yazıklar olsun bizlere!” türü serzenişlerine bencil ve hikmetsiz yaklaşımlarına tanık olmayalım.
Ümmetin parçalanmışlığına ve çaresizliğine samimi olarak üzülenler varsa eğer önce bu kişiler hissiyatlarını ve nefislerini “Elbette sizi biraz korku ve açlık; (ayrıca) mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (2/155) ayeti istikametinde terbiye etmeli ve beğenmedikleri hususlarda da ıslah kaygıları var ise hakkın şahitliğini üstlenmeli ve Bakara suresinde gösterildiği gibi yaşayan “şehidler”den olma (2/143) azmi istikametine yönelmelidirler. Ayrıca bu niteliğe sahip olan mümin ve mümine insanları, melez kimliklerinden henüz hicret edemeyen dindarlarımızla aynı konumda tasnif edip bir çuvala doldurmaya kalkmamalıdırlar.
Zaruret Halleri Dışında Önce İslamlaşmak
Tarihî süreçleri içinde Müslümanların büyük ölçüde “Kur’an’ı(n evrensel kaidelerini) mahcur/terk edilmiş olarak” (25/30) bırakmış oldukları aşikârdır. Bu nedenle de muslihun, zaruret-i hamse bağlamında var kalmak için zorunlu çatışmalar ve çalışmalar haricinde önce ümmet bakiyesini veya ait oldukları dindar sosyal çevreyi ıslah etmeye çalışmalıdır; bu konuda 1967 işgalinden bu yana Gazze sahasındaki ıslah projesine bağlı İslami çalışma safhaları da güzel bir örnektir. Bu bağlamda rahmetli Seyyid Kutup sırf öncelikler stratejisi çizgisinde “Yeniden Kur’an neslini inşa etmeliyiz.” çağrısında bulunduğu için Mısır’daki tağuti rejim tarafından idam edilmiştir. 20. yüzyılın başında İstanbul’da yayın yapan ıslah hareketi önderlerimiz de “Önce mevcut Müslüman toplumun İslamlaşması gerekir.” şiarını ön plana çıkarttıklarını da unutmayalım.
Şehirlerin anası Mekke’de gecenin değişik vakitlerinde vahiy eğitiminden geçen “Resul ve ona uyanlar basiret üzere Allah’a davet ediyorlardı.” (12/108) Onlar ve “öğretip talim ettikleri Kitab’a göre Rabbaniler olanlar” (3/79) ilkin vahiy sözüne bağlılık ve inançta, Resul’ün örnekliğine itaatte temel kimliksel inşalarını gerçekleştiriyorlardı. Toplu güçleri daha zayıfken bile Mekke ortamında nazil olan ayetleri Kâbe’nin önünde müşriklerin hakaretlerine maruz kalma hatta dövülme pahasına Abdullah b. Mesut (r) gibi sesi gür sahabiler ahaliye duyurma şahitliği yapıyorlardı. Şahitlik İslam davasına adanmaktı; hakkın tanıklığını yapmaktı. Kur’an eğitiminin sağladığı niteliğin dünya hayatındaki hedefi de buydu. İslami mücadele tedrici ve merhaleleri gözetse de mücadele içinde kazanılmalıydı.
Muhaddis Dârekutnî’nin (ö. 385) İbn Hişam (ö. 218) ve muhaddis ve tarihçi Ebû Nuaym’dan (ö. 219) tahric ettiği üzere ilk Kur’an neslinden 40 kişi civarında bir mümin ve mümine topluluğu, ilk toplumsal şahitliklerini Erkam bin Ebû’l Erkam’ın (r) evinden çıkıp Kâbe’ye yürüme ve orada topluca namaz kılma ibadetiyle yerine getirmişlerdi. Onlar İslam’ın yaşayan şühedasının ilk temellerini oluşturmuşlardı.
Açık tebliğ ve tanıklık için tabiî ki öncelikle Kur’an ahlakı ile yoğrulmak gerekliydi. Aişe annemizin (r) rivayetiyle bunun en güzel uygulayıcısı da Resul-ü Ekrem’di. Zaten güzel hasletler ve meziyetler inançta ve amelde alınan Kur’an eğitimi ve talimiyle oluşmaktadır. Hakka tanıklık yapmak ve hakkın tebliğini yerine getirmek güzel tavır ve nezaketli söz örnekliği ile yaygınlaşmaktaydı. Bu eğitim süreçlerinden geçenler “hayra çağıran, emr-i bil maruf ve nehyi anil münkeri yerine getiren (öncü) bir ümmet” (3/104) nüvesi olmak zorundadır. Ama maalesef ki tarihî sürecimiz içinde bütün zaaf ve dertlerimizin tezahürü olarak bu vasıflara sahip olan büyük “ümmet” yapısının (3/110) dağılması ve sonun da cahilî ulus toplumlara bölünmesi engellenememiştir.
Müminler yeniden iman etmelerini (4/136) ve kendi kimliklerinin olgunlaşmasını, inzivaya çekilerek değil, etraflarındaki olay ve vakıalara duyarlı olup öğrendikleri ilahi ilkeler doğrultusunda yaşananlara “hayır ve şer” ekseninde ilgi göstermeleriyle geliştirebilirler. Zira Kur’an vahyi hayatın içine inmiştir. Hayatın hidayet yolunu gösterdiği gibi, insanları da yanlışlardan arındıracak ve onları zulümattan kurtaracak ilkeler bildirmiştir. Bu ilkeleri hayata geçiren en güzel uygulama da Resulullah’ın (s) örnekliği ve onunla birlikte talim keyfiyetini gerçekleştiren ilk sahabe nesli olmuştur. Onlar 40 kişi civarında bir güce ulaştıklarında ibadet saikiyle ve çevre halkını/kamuoyunu uyarabilmek için topluca Kâbe’ye yürümüşlerdir.
İşte ibadet saikiyle yapılan bu tür yürüyüşler üst bir İslami duyarlılığın tezahürüdür. Bu tür eylemliliklere katılanların Kur’an ahlakı her daim temel vasıfları olmalı, seslerini güçleri yettiğince toplu olarak her türlü zulme, şirke ve tuğyana karşı da yükseltebilmelidirler. Bu tür eylemlere ibadet saikiyle yaklaşanlar namaz erkânına ve saflarına özen gösterdikleri gibi gerçekleştirdikleri veya katıldıkları eylemlere de örnek oluşturmak açısından dikkat etmeli; ibadet niyetiyle yapılan bu eylemler esnasında namaz safının hizasını bozar gibi eylem anında tanıdıklarla gürültülü bir şekilde hasret gidermek; yaranlarla muhabbet oluşturmak hatta şakalaşmak, yüksek sesle konuşmak ve gülüşmek; keyfî ve bireysel davranışlar sergilemek gibi ilgileri çözücü gevşeklikler göstermemelidirler.
Bu tevhid temelli uyarı Müslim gruplar arasında da birbirimize karşı da gereklidir. Hak ve adaletten yana şahitlik görevlerini unutan İsrailoğulları için Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Yapmakta oldukları münkerlerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi.” (5/78)
Her türlü zulüm ve ifsad karşısında ilgisiz, duygusuz, bigâne kalanlara ve her türlü fahşa karşısında tepkilerini yansıtmayanlara insan olarak da Müslüman olarak da “duygusuz” diyebiliriz. Biyolojik özürlülük hali yaşamayanlar için duygusuzluk, eğitim ve bilinç yetersizliğinden kaynaklanır. Duyarlı müminler haksızlık ve zulüm karşısında susamaz; savruk davranamaz; mustazafların da Müslümanların da derdini kendilerine dert edinirler. Çünkü “Andolsun, içinizden size öyle bir elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, sizin üzerinize çok düşkün, müminlere çok şefkatli ve merhametlidir.” (9/128) denilen Resulullah’ın uygulamalı ahlakı onlara örnektir.
Uyarma, Arınma ve Felah
Biz müminler için Kur’an bütünlüğünden zulme karşı ve dayanışma için çıkartılan temel bir hüküm şudur: “Allah, imtihan dünyasında bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istemektedir.”
Kitab-ı Kerim’den çıkartılan başka bir kural da şudur: “Allah cahillere ve zalimlere yardım etmez. Ancak onlara mühlet vermektedir. Ama biz kendimizi değiştirmeden Allah da bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir.” Bunun için ayağa kalkıp nefsimizi ve insanları uyarmamız gereklidir: “Kum fe enzir!”
Kalkmak ve uyarmakla ilgili çabamız içerisinde elbisemizi yani nefsimizi temizlememiz: itikadi, kültürel, siyasi, sosyal, iktisadi, ibadi ve her türlü pislikten hicret etmemiz gereklidir: “Ve siyabeke fe tahhir. Verrucze fehcur.”
Gazze direnişi ve Gazze’de yaşanan soykırım bizlere bir kez daha gösterdi ki eski dünya düzeni veya küresel cahiliye, 24 Temmuz’da ABD Kongresinde görüldüğü gibi değer planında kavram ve kurumlarıyla çöküyor. Batı medeniyeti senaryosunu anlatanların işleri yolunda gitmiyor. İslami direniş, küresel intifada eğilimi ve vahiy temelli çağrılar haktan, adaletten, barıştan, özgürlükten yana yeni bir hayat düzenine ulaşmak için insanlığın önüne yeni fırsatlar sunuyor.
Zaten Muhammed’e (s) nazil olan Kur’an-ı Kerim’deki İbrahim suresine Allah-u Teâlâ “الٓـرٰ۠” ile başlayıp “Bu kitap, insanlığı zulümattan nura (karanlıktan aydınlığa) çıkarandır.” hitabıyla devam ediyor. Tüm engellemelere rağmen de minarelerimiz günde beş vakit “Hayale’l-felah” diyor. “Haydi kurtuluşa!”
Bu çağrının öncülüğü için kalkıp uyarmalıyız. Böyle bir eylem ve bilinç intifadası için de elbisemizi temizlemeli, her türlü rucz’dan hicret etmeliyiz.


