30 Haziran’da Kayseri’de Suriyeli bir sığınmacının yine Suriyeli 6 yaşındaki bir çocuğa cinsel istismarda bulunduğu iddiası üzerinden ayaklanan bir grup, kentte bulunan tüm Suriyelileri hedef tahtasına oturttu. Bunlar en küçük bir olayda bile fırsat kollayan Zafer Partisi ve İYİ Parti’nin öncüsü olduğu ve CHP’nin de doğal destekçisi olduğu ırkçı çetelerdi. Taciz iddiasını bahane eden ırkçı vandallar, daha önce yerlerini tespit ettikleri Suriyelilerin ev ve işyerlerini yakıp yıktı, araçlarını kundakladı. Sokakta gelişigüzel gördükleri Suriyelileri linç etmeye kalktılar. Bu olaylar aynı zamanda birkaç şehre hatta Suriye’nin kuzeyine dahi sıçradı. Bu süreçte ırkçılık karşılıklı olarak tırmandırılırken, Türkiye’de ırkçı saldırılar yapan çetelerin sicilinin kabarık olması da şaşırtmadı doğrusu. Mamafih, taciz iddiasını bahane eden ırkçıların kahir ekseriyetinin tecavüz, taciz, uyuşturucu kullanımı, adam yaralama, hırsızlık, yağma gibi ağır suçlardan sicillerinin olduğu ortaya çıktı. Türkiye genelinde 800’den fazla ırkçı saldırgan gözaltına alınırken sadece 12 kişinin tutuklanması adalet duygusunu hayli zedeledi. Bunun yanında saldırıya uğrayan Suriyeli muhacirlerin mağduriyetlerinin giderilmesi gerekirken tam aksine gözaltına alınarak geri gönderme merkezlerine götürüldükleri ve akabinde sınır dışı edildiklerine dair iddialar çokça dile getirilmeye başlandı. Daha kötüsü Suriyeli ailelere “zorla geri dönüş” formu imzalatıldığı yönünde verilere ulaşıldı. Biz de bu konuda araştırma yapan HÜDA PAR GİK Üyesi Av. Mahmut Şahin ile konuştuk.
Röportaj: Yahya Fırat
Kayseri’de gerçekleştirilen ırkçı saldırıların benzeri daha önce de yaşandı. Bu saldırıların arkasındaki saikler nelerdir?
Bu meseleyi bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek gerek. Türkiye, 2011’den bu yana açık kapı politikası uygulayarak mülteci kabul etti. İnsani anlamda bölgede en büyük desteği verdi. Tabiî mülteci meselesi bir sebep olmaksızın oluşmuş, insanlar sanki çok basit bir nedenle ülkeye giriş yapmış gibi bir hava estirilmeye çalışılıyor. Öncesine baktığımızda Suriye’de çok büyük bir savaş ve katliam söz konusu. 1 milyona yakın insanın katledildiği, milyonlarca insanın ülkesini, taşını, toprağını terk ettiği bir durumdan bahsediyoruz. En büyük mülteci akınının yaşandığı ülkelerden biri de Türkiye oldu. 2011’den bu yana hak ve hukuk temelinde bazı uygulamaların yapılamadığı, bunun uygulamaya konulamadığını hep birlikte gördük. Bundan dolayı da mülteci sorunu büyüdü. Bunu artık çok net olarak kabul etmek gerekir; mülteciler artık Türkiye toplumunun bir parçasıdır. Toplumun parçası haline gelmiş mültecilerle ilgili hak ve hukuk temelli var olan yasal boşlukları doldurmak ve yeni yasal düzenlemeler yapmak önemli. Tüm bunlar yapılmadığından sorunlar büyüdü. Bu sorunu gören ve bunun üzerinden kendini var eden ırkçı-faşist çevreler, bazı siyasi partiler ve klikler bunu kaşıdılar, ciddi provokasyonlara imza attılar. Daha önce Ankara Altındağ’da ve başka şehirlerde birçok provokasyonlar yapıldı. Bunun son halkası da Kayseri oldu. Kayseri’deki olaylara baktığımızda hem yasal boşluklar hem daha önce provokasyonlara imza atanlara yönelik cezasızlık politikasının devam ediyor olması hem de hükümetin bu konudaki ihmalleri nedeniyle bu çevreler daha büyük bir oyunu denediler. Kayseri’deki olayları spontane gelişmiş ve bununla kalacak şeklinde düşünürsek çok büyük bir hata yapmış oluruz. Ve ilerde de çok daha büyük bir hadiseyle karşı karşıya kalabiliriz. Parti olarak buna azami derecede dikkat çekiyoruz. Bu meselenin mutlaka hak ve hukuk temelli çözülmesi, en önemlisi de mültecilere karşı yapılan bu ırkçı-faşizan anlayışın cezalandırılması, sadece sokakta vandallık yapan kitleyi değil, bu işi azmettiren, arka planda olanların deşifre edilmesi ve cesaretle üzerlerine gidilmesi gerekiyor. Meseleyi sadece Kayseri üzerinden okumamak gerekiyor.
Yüzlerce kişi ırkçı saldırılar nedeniyle gözaltına alındı ancak sadece 12 kişi tutuklandı. Böyle olunca bir sonraki saldırı için cesaret alıyorlar. Neden bu çetelere karşı caydırıcı cezalar verilmiyor?
İlk zamanlarda bazı tedbirler, önlemler alınsaydı bu hadiselere karışan ve azmettirenler soruşturulabilseydi ve etkin bir şekilde mahkûm edilseydi bugün Ankara ve Kayseri olayları yaşanmazdı. Meseleye sadece adli süreç üzerinden de bakmamak lazım. Bir defa bu ırkçı-faşizan dile asla prim vermemek gerekiyor. Halkı kin ve düşmanlığa sevk edecek şekilde nefret söylemi yayan, bu anlamda sadece mültecileri değil toplumun bütününü hedef alan bu tür girişimlere karşı çok daha net tavır takınılması lazım. İktidarın bu konuda çok net, şeffaf bir söylem geliştirilmesi ve bunun adli ve idari boyutunun takip edilmesini sağlaması gerekiyor. Buradaki idari boşluk ve irade eksikliği diğer kurumlara da yansıyor. Mültecilere karşı gerçekleştirilen suçlar tabiri caizse sanki ikincil bir sınıfa karşı gerçekleştirilmiş bir hadise gibi karşılanmaktadır. Türk, Kürt vb. etnik gruplara karşı yapılan eylem ile Suriyelilere karşı yapılanlar adeta birbirinden ayrıştırılmaktadır. Biz buna karşıyız. Mülteciler de bizim gibi insandır. Çocukları bizim çocuklarımız gibi çocuktur. Onların da hakları ve hukukları vardır. Bunun üzerinden meseleye yaklaşmamız gerekiyor. Eğer “Bunlar geldikleri gibi giderler.” mantığıyla bakılırsa bu kriz daha da derinleşir.
Saldırılara maruz kalan Suriyeli muhacirlerin mağduriyetlerinin giderilmesi gerekirken tam tersine şikâyette bulunan ya da en ufak bir olay yaşayanların gözaltına alınarak geri gönderme merkezlerine gönderildiği ve oradan da kendilerine “zorla geri dönüş” formu imzalatıldığı iddia ediliyor. Siz de bu konuda çeşitli verilere ulaştığınızı söylediniz. Nedir bunlar?
Sadece Kayseri’de değil, İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa başta olmak üzere Suriyeli ailelerin sudan sebeplerle geri gönderme merkezlerine alındığı, bir suça karışan birinin tüm ailesinin gözaltına alındığı, adli bir suçu olmayanların dahi alıkonduğuna dair veriler bize ulaştı. Özellikle mültecilerle ilgilenen STK’lardan, partimizden, hak ihlalleriyle ilgilenen avukat arkadaşlardan bilgiler bize geliyor. Tabiî biz de bu konuyu takip ettik. Gördük ki birçok aile kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alınmış, hiçbir ifadeleri alınmadan doğrudan geri gönderme merkezlerine gönderilmiş. Oradan da gönüllü geri dönüş formlarının zorla imzalatılmaya çalışıldığı ve buna ilişkin bazı şantaj ve tehditlere dahi başvurulduğu yönünde iddialar var. Bu iddiaları güçlendiren deliller mevcut. Sorunun kurumun başında olan şahıstan kaynaklandığını söyleyenler de var ama meseleyi sadece şahıslar üzerinden okumamak gerekir. Bugün Göç İdaresi olsun, geri gönderme merkezleri olsun maalesef meseleye insani, vicdani ve hukuk temelli olarak yaklaşmamaktadır. Bırakın mülteci konumundakileri avukatlar dahi geri gönderme merkezlerinde ciddi sıkıntılarla karşılaşmaktadır. Bu konunun mutlaka enine ve boyuna bütün boyutlarıyla ele alınması ve bütüncül bir düzenlemenin yapılması gerekiyor.
Hükümet uzun zamandır gönüllü ve onurlu geri dönüş politikasını dile getirdi. Kimsenin zorla gönderilmeyeceği, şartların iyileştirilmesiyle isteyenin gönüllü olarak dönebileceği vurgulandı hep. Ancak şu anki iddialara baktığımızda “zorla geri dönüş” formu imzalattırılıyor. Bu politika neden değişmeye başladı?
Bu insanlar elbette vatanlarına, topraklarına geri dönmek ister. Fakat şu anda Suriye’nin birçok bölgesinde katliamlar sürüyor. Oradakilerin nasıl baskılarla karşılaştıklarını biliyoruz. Böyle bir ortamda bu insanları geri göndermekten bahsetmek, hele hele istemedikleri halde zorla, baskıyla bunu yapmak ne uluslararası hukuka ne de Türkiye’nin iç hukukuna sığar. En önemlisi de biz Müslümanız. Bir taraftan insani olarak olaya bakıyoruz ama diğer taraftan da Allah’ın bize yüklediği sorumluluklar var. Bizim bunları da yerine getirmemiz lazım. Hükümet yetkilileri “Kimseyi geri göndermeyeceğiz!” diyorlar ancak bunu derken mültecileri ırkçı-faşistlerin, provokatörlerin önüne atarsanız sözünüzün bir değeri kalmaz. Tabiî ki bu sözler çok önemlidir. Açık kapı politikasıyla mültecilere bugüne kadar sahip çıkmaları çok değerliydi. Ama bunun gereğini yapmaları gerekir. Eğer uygulamada bunun tersini yaparsanız, artık sorgulanır hale gelirsiniz. Her ne kadar seçim dönemlerinde bu ırkçı söylemlere prim verildiği gibi bir anlayış geliştiyse de bu mesele hiçbir şeye kurban edilmemelidir. Burada mazlum, masum insanların canları, malları söz konusu. Biri suç işliyor, onun üzerinden bütün Suriyelilere yönelik bir vahşet sergileniyor. Bu kabul edilebilir değil. Suç işleyen kim olursa olsun mülteci veya başkası fark etmez herhangi bir iltimas göstermeksizin işlem yapılsın. Suçun şahsiliği ilkesi üzerinden sonuna kadar gidilsin. Ama kişisel bir suçtan dolayı bütün kitleyi suçlayanlara asla prim verilmemesi gerekir. Meseleyi spekülatif iddialar üzerinden okumuyoruz elbette. Ancak Göç İdaresi ve geri gönderme merkezleri İçişleri Bakanlığına bağlı. Yani iktidarın kontrolü altında olan kurumlar. Dolayısıyla sokağa sahip çıkamadınız, vandalizme engel olamadınız ama nihayetinde adli süreçleri işletme yetkisi sizde. Bu kurumlarda çalışanlar memur sonuçta. Böyle olunca Göç İdaresi ve geri gönderme merkezlerindeki hukuksuzluklara kapı aralanıyor. Sokaktaki ırkçılık sanki bu merkezlerin içine kaçmış gibi oluyor.
Irkçı çevreler sürekli “Suriye’de savaş bitti, artık neden gitmiyorsunuz?” diyorlar. Uluslararası insan hakları kurumlarının yayınladığı raporlara göre geri dönenler gözaltına alınarak işkenceye maruz kalıyor. Esed rejimi ve PKK’nın kontrolü dışında kalan kuzeyde de dar bir bölge var ve Türkiye buraya hâkim. Haliyle dönenler buraya gitmek zorunda kalıyor. Sizce Suriye’ye geri dönüş mümkün mü?
Suriye, hiçbir yönüyle güvenli değil. Hiçbir bölgesi tam anlamıyla güvenli değil. Güvenli olmadığı gibi yaşam şartları da tam anlamıyla sağlanmış değildir. İnsanları götürüp dar bir alanda kamplara sığdırmak, yaşamın uygun olmadığı ortama götürmek ne insanlıkla ne vicdanla ne de hukukla bağdaşır. Şartlar oluşturulmadan geri dönüşten bahsetmek asla doğru değildir. Suriye’de çatışmalar halen devam ediyor. İnsanlar kaçırılıyor, kaybediliyor, gözaltına alınarak işkenceyle öldürülüyor. Hâlâ bir sürü hadise yaşanıyor. Türkiye ne kadar Suriye’de olacak onu da bilmiyoruz. Türkiye’nin olduğu bölgelerde bile tam anlamıyla istikrar sağlanmış değil. İnsanların eğitimini, sağlığını, barınmasını sağlamadan onları göndermeye zorlamak asla kabul edilebilir değildir. Bu meseleye insani, vicdani, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar ve iç hukuka göre bakmak daha çözüm merkezli olacaktır.

