Kalabalıklar içinde yalnızlaşmak modern insanın adeta kaderi. Yalnızlaşma olgusu giderek katmerleşiyor. Komşuluk, akrabalık, dostluk zemini daralıyor, marjinalleşiyor. İş ve istihdam alanına ait ilişkiler dışında neredeyse tüm ilişkiler sıfırlanmaya doğru gidiyor. İnsanların birbirlerine güzel yüz, sıcak ve yakın ilişki göstermesi ancak mesleki, ticari, akademik beklenti ya da bir alışveriş söz konusu olduğunda gerçekleşiyor. Böyle bir şey mevcut değilse kurulacak ilişki de gösterilecek yakınlık da çoğu kez gereksiz, anlamsız bir uğraş, bir zaman kaybı olarak algılanıyor.
Tam da böylesi bir vasatta müminlerin Allah için sevme, Allah’ın kullarına merhametle yaklaşma, kendisi için istediğini kardeşinden esirgememe vasıfları önem arz ediyor, belirleyicilik kazanıyor. Allah için dostluk, Allah için fedakârlık, Allah için infak duyguları hayatımıza anlam katıyor; bizi sıradanlaşmaktan, sürüleşmekten uzaklaştırıyor.
Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’de naklettiği bir hadiste Resulullah’ın (s) şöyle buyurduğu bildirilmiştir: “Mümin ülfet eden ve kendisi ile ülfet edilendir. Ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı insanlara yararlı olanıdır.”
Rabbimiz Lütfeder, Kalpleri Yakınlaştırır!
İnsanların birbirine yakınlaşması, kaynaşması anlamına gelen ve ilf/elf kökünden türeyen ülfet kavramı bu anlamda Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçmektedir. Âl-i İmran suresinin 103. ayetinde Müslümanlar hep birlikte Kur’an’a (hablullah) sarılıp tefrikadan kaçınmaya çağrıldıktan sonra, Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki düşmanlığa atfen çok uzun zamandır birbirleriyle çatışan toplulukların Allah Teâlâ’nın kalplerine indirdiği ülfet sayesinde kardeş oldukları belirtilmekte ve bu olağanüstü değişim “bir ateş çukurunun kenarından kurtulma” şeklinde tanımlanmaktadır:
“Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti (fe ellefe beyne kulubikum). İşte O'nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı…”
Enfal suresinde ise Resulullah’a (s) hitaben, dünyanın servetini harcamış olsaydı dahi o parçalanmış kalpleri birleştirmesinin imkânsız olduğu, bunun ancak Allah Teâlâ’nın müminlerin kalplerine yerleştirdiği ülfet duygusu ile mümkün hale geldiği hatırlatılmaktadır:
“Ve kalplerinin arasını telif eyledi, yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini sarf etse idin yine onların kalplerini telif edemezdin ve lakin Allah onları birbirlerine kaynaştırdı (ellefe beynehum) çünkü o azizdir, hakimdir.” (Enfal, 8/63)
Allah Teâlâ müminlerin kalplerini birbirine yakınlaştırmış, kaynaştırmıştır. Müminler arasında tesis edilmiş bu ilişki biçimi hamd etmeyi ve en güzel biçimde korumayı, sürdürmeyi, geliştirmeyi gerektirir. Bu ilişki biçiminin, bilhassa da içinde yaşadığımız şu menfaat, haz ve heva merkezli insan ilişkilerinden farklılığının her durumda netleştirilmesi çok elzemdir.
Yalnızca namaz ibadetinin dahi bu konuda ne kadar öğretici ve insanı yücelten bir mahiyet taşıdığını görmek durumundayız. Tek başına yaptığınızda kazanacağınız ecrin kat kat fazlasını elde etmek için sizden başkalarına ihtiyacınız var. Kardeşlerinizin varlığı size güç katıyor, amellerinizi bereketlendiriyor. Cemaat oluyorsunuz, saf tutuyorsunuz ve saflarınızı sıkılaştırıyorsunuz.
Saflarımızın düzenini ihmal ettiğimizde, sık ve yakın durmadığımızda kalplerimizde ayrılıkların belirebileceği tehlikesine karşı Resulullah (s) bizi uyarıyor. Müslim, Sahih’inde ve Ebu Davud, Sünen’inde Numan b. Beşir’den rivayetle şu hadisi nakletmişlerdir: “Resulullah okları düzeltir gibi namazda saflarımızı düzeltirdi. Hatta saf tutup bağlandığımızı gördüğünde de bunu yapardı. Bir gün evinden çıkıp şöyle dedi. Ey Allah’ın kulları! Ya saflarınızı düzeltirsiniz ya da Allah yüzlerinizi birbirinizden çevirir.” (Bir rivayette ise ‘kalplerinizi çevirir’ denmiştir.)
Buradan anlaşılan şu ki Resulullah (s) safların düzgün tutulması ile ilgili dahi olsa zahiri ihtilafların, ayrılıkların kalplerin ihtilafıyla sonuçlanacağına işaret etmektedir. Bu da dışarıya yansıyan amellerin iç dünya üzerinde etkili olduğunun delilidir. Bu yüzdendir ki topluluk içinde ayrı ayrı oturmayı nehyettiğini de biliyoruz.
Cabir b. Semure’den rivayet edilmiştir: “Bir gün Resulullah (s) yanımıza geldi. Halkalar halinde (yani ayrı ayrı) oturuyorduk. Şöyle buyurdu: Neden sizi gruplar halinde bölünmüş görüyorum.” [Müslim, Ahmed, Taberani]
Müstağnileşme Tehlikesine Karşı Yakınlık
Namazda olduğu gibi, hayatın her safhasında kardeşlerimizle iç içe olmalı, yakın durmalı, sıcak ve samimi ilişkiler kurmalıyız. Hepimizin giderek daha fazla bizleri kuşatan ve insanlardan, insanlıktan tecrit eden şu modern hayat tarzının soğukluğuna karşı yakınlığa, dostluğa, muhabbete ihtiyacımız var. Bunun için de mutlaka gayret sarfetmemiz, hüsnüniyetle hareket etmemiz, fedakârlıkta bulunmamız, gerektiğinde görmezden gelmemiz, kusurları affetmemiz ve insanlardan bir şey beklemeden, karşılığını sadece Rabbu’l-Âlemin’den umarak hayırlı, sâlih amellerimizi çoğaltmamız gerekir.
Cabir b. Abdullah ile Ebu Talha b. Sehl el-Ensari Resulullah’ın (s) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Her kim bir Müslümanı saygınlığının kaybolması, şerefinin elden gitmesi söz konusu olan bir yerde yardımsız bırakırsa Allah da onu kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yalnız bırakır. Kim de bir Müslümana şerefinin elden gitmesi ve saygınlığının yitirilmesi söz konusu olan bir yerde yardım ederse Allah da ona kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yardım eder.” (Ebu Davud)
Yaşadığımız toplumda menfaat beklemeksizin tesis edilen sohbet, muhabbet ortamlarının giderek nasıl zayıfladığına yönelik şikâyetler çoğalıyor. İnsanlar en yakınlarını, ebeveynlerini bile arayıp sormaz hale geliyorlar. Bir müstağnileşme dalgası her yeri kaplıyor.
Kimsenin kimseye muhtaç olmadığı, dostluğa, muhabbete ihtiyaç duymadığı bir ortam oluşuyor adeta. Oysa bu fıtrata aykırıdır. İnsanlar birbirlerine muhtaçtırlar. İnsanlar ancak birbirleriyle yakınlaşmak, yardımlaşmak suretiyle insan olma erdemini, ayrıcalığını, sıcaklığını hissedebilir ve hissettirebilirler.
Birlikteliğe Değer Vermek
Şüphesiz Müslümanların birbirlerine bakışları, birbirleriyle ilişkileri değerlidir, anlamlıdır. Müslümanların ortamları ibadet ortamlarıdır. Bu yüzden korunmayı, gözetilmeyi, ihtimam gösterilmeyi hak eder. Ortamın saygınlığına halel getirebilecek her türlü zaaftan, sözden, fiilden kaçınmayı gerektirir.
Müminlerle birliktelik zemininin hakkını vermek, bu zemini sabote edici tavırlardan kaçınmak elzemdir. Bu tür ortamları bozan yaklaşımlardan, tutumlardan uzaklaşmak vazifemizdir. Bu tür zeminlerde bizim ne söylediğimiz ya da ne yaptığımızdan ziyade muhataplarımızın bizim söylediklerimiz ve yaptıklarımızdan ne anladıklarının, sözlerimizi ve fiillerimizi nasıl yorumladıklarının daha önemli ve belirleyici olduğunu kabul etmeliyiz. Niyetimiz ne olursa olsun tutumumuzla muhataplarımızı sıkıntıya sokma ihtimali mevcutsa, yanlış anlaşılma riski ortaya çıkabilecekse bu durumda azami dikkat göstermeliyiz.
Uzaktakini Yakınlaştırırken Yakını Uzaklaştırmamak Gerekir
Bu vesileyle sohbet ortamlarına zarar veren bazı hususları hatırlatmakta fayda var.
Hayatımızı pek çok açıdan kolaylaştıran cep telefonlarının sohbet ortamlarını zaafa uğratan unsurlar arasında öne çıktığını görmek durumundayız. Tam sohbet esnasında çalan bir telefonun ortamı sabote etmemesi zordur. Bazen aynı ortamda bulunanlardan birilerinin telefonlarıyla uzun süreli meşguliyetleri de aynı şekilde sohbeti bölmekte, dikkatleri dağıtmaktadır. Bu tür görüntüler o sohbette bulunanların, hassaten de o anda konuşan kişinin muhatap ya da muhataplar tarafından dikkate alınmadığı, sözüne değer verilmediği, kendisine saygı duyulmadığı hislerine kapılmasına neden olabilir. Bu yüzden gerektiği yerde telefonlarımızı kapatmayı, telefonla meşguliyetimizi ertelemeyi becerebilmeliyiz.
Düşünün ki birini ziyarete gidiyorsunuz, belki zahmetli bir yolculuk yapmış ve yorulmuşsunuz, vakit harcamışsınız. O esnada ziyaret ettiğiniz kişinin telefonu çalıyor ve sizi bırakıp uzun uzadıya arayanla konuşuyor. Bu tür durumlara zaman zaman maruz kalıyoruzdur mutlaka ve biz de birilerini aynı duruma maruz bırakıyoruzdur muhtemelen. Oysa her şeyi yerli yerince yapmak, nazik olmak Müslümanların vasıflarındandır. Bu yüzden dikkat edelim, kırıcı olmayalım, muhataplarımıza değer verelim, Müslümanların ortamlarına saygı gösterelim.
Dinlemek Değer Vermektir
Yakınlaşmanın, kaynaşmanın en kolay yollarından biri kardeşlerimize samimiyetle, ciddiyetle kulak vermekten geçer. Herkes karşısındaki tarafından fikrine, değerlendirmesine kulak verilmesini, sözünün dikkatle dinlenilmesini arzu eder, bekler. Velev ki yanlış dahi olsa kanaatlerinin öğrenilmeden, etraflıca kavranmadan reddedilmesinden rahatsızlık duyar.
Bu konuda sıkça yapılan yanlışlardan ve muhabbet, dostluk ortamını sabote eden tutumlardan biri de insanların birbirlerine karşı giderek daha bir tahammülsüzleşmesi, muhatabını dinleme konusunda sabır göstermemesidir. Maalesef adeta herkesin konuştuğu, sürekli konuştuğu, karşılıklı sohbet ederken gözüktüğü ortamlarda dahi muhatabını dinlemediği, sanki televizyon kanallarındaki tartışmaları andırır bir atmosfer her yerde karşımıza çıkmaktadır.
Muhatabını dinlemekten, ondan bir şey öğrenmekten ya da en azından dinleyerek karşı çıkmaktan ziyade kendi sözüne odaklanmanın, karşıdaki sözünü bitirsin de söz bana geçsin haletiruhiyesi ile davranmanın belki münazara mantığında bir yeri olabilir ama dostluk, muhabbet zemininde bir yerinin olamayacağı açıktır. Öyleyse konuşmaktan önce dinlemeyi öğrenmeliyiz. Dinleyerek kardeşimizden istifade etmeyi bilmeliyiz. Kendi sözlerimizi aktarmaktan ziyade, kardeşimizin sözlerine kulak vermenin daha içten, daha sağlam bir yakınlaşma vesilesi olabileceğini aklımızdan çıkartmamalıyız.
Uygun Ortam ve Bağlamı Gözetmek
Konuştuğunda hakkı söylemek, hakikati ifade etmek müminin şiarıdır. Mümin haktan başkasını söylemez, gerçeğin hilafına beyanda bulunmaz. Ama hakkın, hakikatin de söylenme biçiminin, zamanının gözetilmesi şarttır. Doğruyu söyleme adına muhatabın halini, şartlarını dikkate almayan bir tutum sadece muhatabı rahatsız etmekle kalmayıp icabında doğruya da zarar verebilir. Yakınlaşma yerine bıkkınlık ve buğza yol açabilir. Her halükârda muhatapların ruh halini, kapasitelerini, vakitlerinin olup olmadığını gözetmek gereklidir. Bıktırmamak elzemdir.
Sahih-i Buhari’de “Bezmemeleri İçin Resulullah’ın Vaaz ve İlim Sohbeti İçin Ashabının Uygun Vakitlerini Gözetmesi Bahsi”nde; Sahih-i Müslim’de ise “Vaaz Vermekte Orta Yolu Tutma Bahsi”nde Şakik b. Ebi Vail’den aktarılan şu rivayet çok dikkat çekicidir: “Abdullah b. Mesud’un kapısında oturmuş kendisini bekliyorken Yezid b. Muaviye en-Nehai geçti. ‘Burada beklediğimizi kendisine bildirin.’ dedik. Hemen yanına girdi. Az sonra da Abdullah yanımıza çıktı ve ‘Burada olduğunuz bana söylendi. Sizi usandırmaktan çekindiğimden yanınıza gelmedim. Çünkü Resulullah bizi bıktırır endişesiyle vaaz vermek için uygun günleri gözetirdi.’ dedi.”
Kökü itibariyle birlikte olma manasındaki sohbet arkadaşlık, yakınlık ifade eder. Usulüne uygun sohbet muhabbeti, dostluğu, yakınlaşmayı getirir. Dikkat ve hassasiyet gerektirir. Boş lakırdılardan, malayanilikten, kalpleri birbirinden uzaklaştıran günah ve düşmanlık sözlerinden ise kaçınmayı mecbur kılar. Aslolan sohbet ortamlarında doğru, yerinde ve faydalı bilginin aktarılmasıdır. İnsanların işine yarayacak, kendilerini Rablerine yakınlaştırdığı gibi, başkalarına daha faydalı insanlar haline gelmelerine de katkı sağlayabilecek bilgilerin aktarılması için gayret edilmelidir.
Sohbet ortamlarında ve daha genel düzlemde bilgi aktarımında muhatapların kafalarının karışmasını getirecek, şüpheleri besleyecek, zan temelli bilgilerin boca edilmesi ise yanlıştır. Nitekim Ali (r) bu konuda uyarmış ve “İnsanlara anlayacakları şeyleri rivayet ediniz. Allah ve Resul’ünün yalanlanmasını ister misiniz?” buyurmuştur.
Kardeşlik İklimi Samimi Yakınlıklar Gerektirir
Allah Teâlâ birr ve takva yolunda yardımlaşmayı, dayanışmayı emrederken, günah ve düşmanlık hususunda birlikteliği ise yasaklamıştır. (Maide, 5/2) Kardeşlerimizle güçlü ilişkiler tesis etmek, hayırlı amelleri teşvik için oluşturduğumuz birliktelikler her adımda bu hassasiyeti yansıtmalıdır. Eğer ortamlarımızdan yeterince istifade edemiyor ve tat alamıyorsak, dostluk ve münasebetlerimizin kalıcılığı hususunda birtakım şikâyetlerimiz oluyorsa mutlaka bir şeyleri eksik bırakıyoruz ya da gereken özeni göstermekte gevşek davranıyoruz demektir.
Bu noktada yeterince hassas olmamak, hedefsizliği, malayaniliği, gıybeti, dedikoduyu besleyebilir. Bu tür zaafların, günahların ortaya çıktığı ortamlarda ise kardeşlik, samimiyet, ülfet duygularımız ister istemez yıpranır. Mesafeler artar, kırılmalar yaşanır. Kin ve haset duygularının yeşermesi kaçınılmaz olur. Özetle modern hayat tarzının çekim alanında her geçen gün daha bir yalnızlaşan, bencillik rüzgarlarının önüne katıp sürüklediği yığınlara benzeriz.
Oysa biz Müslümanlar birbirimizle sağlam bir duvar gibi sımsıkı kenetlenmeliyiz. Bu veçhile ilişki tarzımızın, birlikteliğimizin, dostluk ve muhabbet ortamlarımızın farklılığını herkese hissettirmek; kardeşlik iklimini yeşertmek ve yaşatmak sorumluluğumuzdur. Giderek bencilleşen, amaçsızlaşan, Rabbinden uzaklaştığı oranda kendisine de yabancılaşan yığınlara yönelik güzel örneklikler oluşturmakla mükellefiz. Bunun için de öncelikle kendi içimizde sıcak, samimi, verimli ortamlar oluşturmak, dostluk ve muhabbet zeminini geliştirmek, derinleştirmek durumundayız. Unutmayalım ki etkili bir tebliğ ve davet çabası mutlaka kardeşlik ikliminin sıcaklığını hissettirmeyi gerektirir.

