“Sizi topraktan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”
Toprak ve İnsan İlişkisi
İnsan, varlığının hammaddesi olan toprakla yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda varoluşsal bir bağ taşır. Bu bağ, yaratılışın ilk anından itibaren insanın doğayla ve onun ardındaki yaratıcıyla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Toprak, insanın bedenini şekillendiren unsur olmanın ötesinde; onun yaşamını sürdüren, besleyen ve sınayan bir varlık alanıdır. Bin bir çeşit ürün veren toprak, sessiz bir cömertlik içinde insana hayat sunarken, bu cömertlik insanın yaratıcıyla kurması gereken bilinçli ilişkinin sembolik bir hatırlatıcısıdır.
Kutsal metinler, insanın yaratılışını toprakla ilişkilendirir: “Sizi topraktan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”1 Bu ifade, insanın toprakla olan varoluşsal yakınlığını vurgularken, aynı zamanda ölümden sonra devam edecek ahiret hayatının da habercisi niteliğindedir. Bütün evreni mikro düzeyde en ince ayrıntısına kadar programlayan yaratıcının ölümden sonra yeniden dirilişi hatırlatması insanoğlunun ölüm ve dirilişi sembolize eden topraktan anlaması gereken en önemli mesajların başında gelmektedir.
Doğadaki diğer canlılar yalnızca hayatta kalacak kadar bazı nimetlerden faydalanırken, insanoğlu tüm ürünlerden kapsamlı bir biçimde yararlanabilmektedir. Evrende var olan her şey (güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar, su, hava vb.) yeryüzünün en ayrıcalıklı varlığı olan insana hizmet etmektedir. Doğanın tüm nimetlerinden faydalanabilecek şekilde yaratılan insana bahşedilen hava, su ve güneşin yaratılış kodları; bunları işleyerek insan organizması için en ideal ürünleri sunan toprağın içindeki ölçü sistemleri ve çeşitliliği, insan ile toprak ve bu sistemi kuran yaratıcı arasında güçlü bir ilişki olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Doğanın sunduğu nimetler ve bu nimetlerin asıl sahibi yaratıcıyla kurulan bağ, insanın hem bedensel hem ruhsal canlılığı için vazgeçilmezdir.
Doğanın bir parçası olan insan, hem doğaya hem de onu var eden yaratıcıya bağlı ve bağımlı bir varlıktır. Bu bağın güçlü biçimde kurulması hem bedensel hem de ruhsal canlılığı destekler. Toprak, yalnızca yaşamı besleyen fiziksel bir zemin değil; insanın yaratılışının en temel unsurudur. Onunla kurulan ilişki, maddi ihtiyaçların ötesinde, yaratıcıyla olan bağın sembolik bir yansımasıdır. Toprağın sabrı, verimliliği ve sessiz cömertliği; insanın varoluşsal yolculuğunda önemli ve öğretici bir rehberdir. Bu bağ, insanın hem kendini hem de hakikati tanıma sürecinde manevi bir derinlik kazanmasını sağlar.
Tarım Toplumu ve Medeniyet İlişkisi
Tarım toplumlarında doğayla kurulan ilişki ihtiyaca dayalıdır; israf yoktur, tahribat yoktur. Bu ölçülülük, medeniyetin estetik ve ahlaki sınırlarını belirler. Tarih, doğayla uyumlu yaşam biçimleriyle yüksek medeniyetler inşa eden toplumlardan bahseder.
Mesela bu konuda ünlü İslâm düşünürü İbn-i Haldun, toplumların doğayla olan ilişkilerinin medeniyetin temelini oluşturduğunu belirtir.2 Ona göre toprağa bağlılık hem ekonomik hem de kültürel devamlılığın ana unsurudur. Tarım toplumlarında toprağın bereketi, yalnızca maddi üretimi değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmayı, ahlaki değerleri ve manevi sürekliliği de beslemektedir.
Topraktan Kopuş ve Manevi Kriz
Topraktan kopma, sadece ekolojik değil aynı zamanda manevi anlamda yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Modern insanın Allah ile olan bağı zayıflamış; bu bağın yerini tüketim kültürü, haz merkezli yaşam biçimleri ve bireysel menfaatler almıştır. Doğayla uyumlu bir yaşam için “İhtiyacın kadar üret.” ilkesi yerine, kapitalist sistem “Her şeyi dönüştür, üret ve tüket.” döngüsünü dayatarak insana “İhtiyaçlar sonsuzdur!” anlayışını empoze eden, arzuları ve hırsları körükleyen bir yaşam modelini geliştirmiştir. Bu model, insanın doğaya ve dolayısıyla yaratıcıya sırtını dönmesine neden olmuştur.
Yaratıcıdan kopuş Kur’an’da “kalplerin katılaşması” olarak ifade edilmektedir. Gıdasını yeterince almamış canlı organizmalar nasıl ki kuruyup katılaşıyorsa Allah’a sırtını dönen ve uzaklaşanların kalpleri de katılaşmaktadır. Bu durum Kur’an’da; “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı oldu. Çünkü öyle taşlar vardır ki içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi vardır ki yarılır da bağrından su çıkar. Öylesi de vardır ki Allah korkusuyla yere yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”3 Bu ayet, vahiy karşısında duyarsızlaşan kalpleri eleştirirken, taşın bile Allah’ın kudreti karşısında tepki verdiğini; buna karşılık bazı insanların kalplerinin taştan bile daha katı olduğunu ifade etmektedir. Bu ayet manevi ölümün en dikkat çekici ayetlerinden biridir. Oysa insan, ruhsal bir derinliğe sahip; anlam arayışıyla var olan bir varlıktır. Bu anlam arayışı, toprakla ve yaratıcıyla kurulan bağda yeniden hayat bulabilir.
Modernleşme ve Varoluşsal Kriz
Modern insanın tarihsel serüveni doğa ile kurduğu ilişkinin dönüşümüyle yakından bağlantılıdır. Toprak hem üretimin hem ölümün mekânı olarak insanın varoluşsal döngüsünü temsil eder. Tohumla başlayan bu yaşam döngüsü, toprağın rahminde gelişir, ürünle vücut bulur ve nihayetinde insanın tüketimiyle tamamlanır. Bu döngü, yaratıcı ile insan arasında yalnızca maddi değil, aynı zamanda manevi bir ilişkinin kurulması gereğini çağrıştırır. Zira bu ilişkiyi doğru kuramayan insan hem bedensel hem de ruhsal canlılığını kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Kur’an’daki şu ayet, bu hakikati sembolik bir dille ifade eder: “Görmedin mi Allah nasıl bir örnek verdi? Güzel bir söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”4 Bu ayette geçen “kökü sabit, dalları gökte” ifadesi; sağlam bir inancı, hikmetle beslenen bir düşünceyi ve semaya yönelen bir varoluşu simgelemektedir. İman, bilgi ve ahlak gibi değerlerin köklü bir zemine oturması, bireyin hem dünyevi hem de mana âleminde yükselmesini sağlar. Nasıl ki kökü toprakta olan bir ağacın su ve ışıktan mahrum kalması canlılığını sona erdiriyorsa insan da yaratıcıdan uzaklaştıkça hem biyolojik hem de manevi canlılığını kaybetmeye başlar. Böylece yaratılış kodlarının dışına çıkarak hem kendisiyle hem de yaratıcıyla olan kadim bağlarını yitirir. Bu durum aynı zamanda varoluşsal bir kopuşu berberinde getirmektedir.
Kadim zamanlarda insan, doğayla ihtiyaç temelli bir ilişki kurmuş; doğanın bir parçası olarak ona saygı ve ölçüyle yaklaşmıştı. Tohumun toprağa düşmesinden hasada kadar geçen süreç, yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda yaratıcıyla kurulan dua, minnet ve şükür temelli manevi bir bağın ifadesiydi. Bu bağ, insan-toprak-yaratıcı üçgeninde hem varoluşsal hem de ahlaki bir ilişki biçimini doğuruyordu. Ancak modern teknolojilerin gelişimiyle birlikte bu ilişki kökten değişti; toprak artık kutsal bir emanet bağlamından çıkarılarak “kaynak deposuna” indirgenmiştir. Tarım ürünleri de sanayi malları gibi pazarlanan nesnelere dönüştü. Artık toprak, üzerinde yaşanılan, tanrının bir emaneti değil; üzerinde hükmedilen savaşlara konu olan bir nesneydi.
Alman felsefeci Martin Heidegger, modern teknolojiyi “doğayı yalnızca kullanılacak bir stok hâline getirme”5 olarak tanımlar. Bu tanım, modern insanın doğaya karşı geliştirdiği araçsal aklın en çarpıcı ifadesidir.
Modernleşme süreçlerinde hızlı kentleşme, köyden kente göç ve kapitalist üretim ilişkileri, insanı toprağa yabancılaştırmıştır. İnsan artık doğa ile temas eden bir varlık değil, doğaya hükmettiğini düşünen bir “efendi” olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bakış açısı, kapitalist endüstrinin her şeyi tüketim ürünü olarak dönüştürmeye yönelik yok edici anlayışını destekler. Bu da toprağın varoluşsal anlamını anlamaya değil, onu kontrol etmeye odaklanır.
Modern mimari, betonlaşma ve dijitalleşme süreçleri, insanın doğayla olan temasını daha da zayıflatmıştır. Artık toprak, ayak basılan ve yaşanılan doğal bir zemin değil; ekranlardan izlenen bir manzara hâline gelmiştir. Bu yabancılaşma, insanın hem çevresel hem de ruhsal bağlamda köksüzleşmesine neden olmaktadır.
Bu konunun sosyal psikolojik çıktılarına dair Polonyalı ünlü sosyolog Zygmunt Bauman, modern toplumlarda “anlamın buharlaştığını” ve bireyin sürekli bir tatminsizlik girdabına sürüklendiğini vurgular.6 Bu tatminsizlik yalnızlık, ruhsal boşluk ve depresyon gibi modern çağın ruhsal hastalıklarının yaygınlığına sebep olmaktadır.
Algoritmalar ile yönlendirilen modern insanın varoluşsal yönelimi de köklü değişikliklere uğramıştır. Modern insan; üretimden tüketime, yaratılış gayesinden ve anlam zincirinden hazza ve geçici arzulara yönelmiştir.
Modern insanın her şeyi sahiplenme arzusu ve kibirli duruşuna karşı, toprak eksenli mütevazı bir varoluş biçimi; insanın sınırlılığını, geçiciliğini ve yaratıcıya olan mutlak bağımlılığını hatırlatır. Bu bağlamda, topraktan kopuş yalnızca mekânsal bir uzaklaşma değil; aynı zamanda insani varoluşun asli gayesinden saptığının bir göstergesidir. Bu sapma, insanın neden yaratıldığını ve canlı hayatın sınırlı süresini unutarak dünyaya meydan okuyan, doğayla ve kutsalla bağını koparmış insan modellerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca bu kopma insanı hem ekolojik hem de manevi bir krize sürüklemiştir. Sonuç olarak bu kopuş; savaşlara, yıkımlara ve manevi çöküşlere sürükleyen bir medeniyet krizini de beraberinde getirmiştir.
Ekolojik Kriz
Topraktan kopuşun bir diğer yıkıcı sonucu da ekolojik krizi derinleştirmesidir. Çevre ve hava kirliliği, küresel ısınma, su kaynaklarının tükenmesi ve biyolojik çeşitliliğin yok oluşu; insanın doğayı yalnızca tüketilecek bir nesne olarak görmesinin doğrudan bir sonucudur. Doğayla kurulan ilişkinin bozulmasının bedelini, sel felaketleri, toprak kaymaları, kuraklık, orman yangınları ve asidik yağmurlar gibi olaylarla ödüyoruz. Ancak bu durumu doğanın insanı cezalandırması değil, insanın kendisine emanet edilen doğaya ihanetinin bir tezahürü olarak görmek daha doğru olacaktır. Yani gerçekte doğa, insana karşı değil; insanın doğaya karşı işlediği acımasız ihlallerin bedelini insana geri ödetmektedir. Bu kriz yalnızca çevresel değil; aynı zamanda insanın kendi varlık zeminiyle bağını kopardığı bir ontolojik krizi de beraberinde getirmektedir. Çünkü insan, doğayı tüketirken aslında kendi yaşam alanını, kendi anlam dünyasını da tüketmektedir.
Ekolojik kriz, insanın kendini doğadan ayrı ve üstün görmesinin bir sonucudur. Oysa insan, doğanın bir parçasıdır; onunla uyum içinde yaşamak zorundadır. Bu uyum, yalnızca teknik müdahalelerle değil; aynı zamanda ahlaki bir yeniden yöneliş ve manevi bir dönüşümle mümkündür. Böylece doğayla barışmak yaratıcıyla barışın da bir yansıması olacaktır.
Toprağa ve Yaratıcıya Dönüş
Bu krizden çıkış, yeniden toprak merkezli bir varoluş bilinciyle mümkündür. Bu dönüş, salt tarımsal üretime değil; aynı zamanda maneviyata, sadeliğe ve tevazuya yönelmeyi de gerekli kılmaktadır.
Bosna Hersek’in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç, “Doğu ve Batı Arasında İslâm” adlı eserinde, modern dünyanın krizine karşı çözümün, insanın “hem maddi hem de manevi boyutunu birlikte kuşatan bir hayat anlayışı” geliştirmesiyle mümkün olacağını belirtmektedir.7 Bu anlayış, insanı yeniden doğayla barışık, yaratıcıyla irtibatlı ve toplumla bütünleşmiş bir varlık hâline getirebilir. Toprağa dönüş, aynı zamanda yaratılış gayesi olan hakikate dönüşü ifade eder ki o da ancak yaratıcıya yöneliş ile mümkün olabilir.
Modern insanın çıkış yolu, teknolojiyi reddetmekte değil, onu ihtiyaca binaen hikmetle kullanmakta, doğayla uyumlu bir yaşam biçimi geliştirmekte ve varoluşsal köklerine yeniden bağlanmaktadır. Bu bağ hem ekolojik hem manevi bir restorasyonu gerçekleştirebilecek tek çare olarak gözükmektedir.
Sonuç olarak topraktan kopuş, insanı varoluşsal anlamda köksüz bırakan ve medeniyeti krize sürükleyen temel bir olgudur. Hem ekolojik hem de manevi restorasyon, ancak toprakla ve dolayısıyla yaratıcıyla olan kadim bağımızı yeniden keşfetmekle, onun bir emanet olduğu bilinciyle yaşamakla gerçekleşecektir. Manevi bağın yeniden tesisi, kalplerin duyarlılığının artması yalnızca bireysel bir dönüşüm değil; aynı zamanda toplumsal bir inşa sürecini de gerekli kılmaktadır. Böylece; kalplerin yumuşayacağı, anlamın yeniden inşa edileceği, insanın kendiyle, doğayla ve yaratıcısıyla barışacağı bir diriliş mümkün olacaktır.
2- İbn Haldun, Mukaddime, (Çev. Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2014, s. 270.
5- Heidegger Martin, Tekniğe İlişkin Soru (Çev. Doğan Özlem), Paradigma Yayınları, İstanbul, 2002, s. 25.
6- Bauman Zygmunt, Akışkan Modernite, (Çev. İsmail Türkmen), Alfa Yayınları, İstanbul, 2003, s. 86.
7- İzzetbegoviç Aliya, Doğu ve Batı Arasında İslâm, (Çev. Edina Nurikiç), Ketebe Yayınları, İstanbul, 2019, s. 12.
