Toprak Egemenliğinden Dijital Egemenliğe Otoriterliğin Dönüşümü
HAKSÖZ Sayı: 419 Şubat 2026

“Dijital veriyi kontrol eden, geleceği kontrol eder.”

Antik çağlardan itibaren insan toplulukları, egemenliklerini toprak işgali ve bu toprak üzerinde kurdukları mülkiyet ilişkileri aracılığıyla tesis etmişlerdir. İktidar, doğrudan üretimin maddi zemini olan toprak üzerinden şekillenmiştir. Egemenlik anlayışı, işgal edilen toprak üzerinde kurulan askerî güç ve idari denetimle sağlanmıştı. Feodal düzenlerde otorite, toprak üzerinden ve çoğu zaman fiilî baskıyla işletilen bir özellikteydi. Toprağın sona erdiği yerde egemenlik de zayıflamaktaydı. Tahakküm alanı geniş olsa da derinliği sınırlı, etkisi ise büyük ölçüde yüzeysel kalmaktaydı. Bu modelde bedenler kontrol altına alınır, sınırlar korunur ve egemenlik fiziksel varlık üzerinden somut biçimde görünür hâle gelirdi. Toprağa sahip olmak, yalnızca ekonomik bir üstünlük değil; aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir tahakküm aracı olarak da işlev görmüştür.

Sanayi Devrimi’nin ardından feodal düzenin çözülmesiyle birlikte modern ulus-devlet modelleri ortaya çıkmış ve egemenlik hem askerî hem de hukuki araçlarla devlet hiyerarşisi içinde kurumsallaştırılmıştır. Emperyalizm ise bu sürecin küresel ölçekte genişlemiş biçimi olarak, askerî işgaller üzerinden ilerlemeye devam etmiştir. Ulus-devletleşmeyle birlikte otoritenin merkezi, topraktan üretim araçlarına kaymasıyla beraber üretim araçları ve sermaye sahipleri yeni iktidar ilişkilerinin taşıyıcıları hâline gelmiştir. Bu dönemde otoriterlik, bireysel zorlamadan ziyade kurumsal ve yapısal mekanizmalar aracılığıyla işler hâle gelmiştir. Devlet sistematiğinin temel kurumları olan hukuk, eğitim, sağlık ve bürokrasi iktidarın kuşatıcı araçları olarak önem kazanmıştır.

Modern çağda egemenlik, Michel Foucault’nun ifadesiyle “biyopolitik”1 stratejiler üzerine inşa edilmiş bir iktidar modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iktidar modelinin en önemli tarafı bedenlerin disiplini üzerinden, devlete uygun vatandaşlar üretecek süreçlere odaklanmasıdır. Bu tahakküm biçimi, bireyi yalnızca çalışmaya zorlamakla sınırlı kalmamış; aynı zamanda düşünme biçimini, zaman algısını (mesai) ve toplumsal rolünü de yeniden şekillendirmiştir. Ancak bu otorite modeli büyük ölçüde maddi koşullara ve fiziksel üretim süreçlerine bağımlı olduğundan iktidarın sınırları görece belirgindir.

Siyasal düşünce tarihi boyunca egemenlik, genellikle toprak, sınır ve askerî güç ekseninde tanımlanmıştır. Ancak dijital teknolojilerin yaygınlaşması, yapay zekâ ve algoritmik sistemlerin tüm alanları kuşatmasıyla birlikte egemenlik olgusu da köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Devlet iktidarları, yalnızca maddi ilişkilere ve doğrudan etkilere dayanan bir güç ilişkisi olmaktan dolayı giderek silikleşmekte; yerini sosyal medya uygulamaları, haber platformları ve yapay zekâ destekli algoritmalar aracılığıyla bilişsel, kültürel ve psikolojik alanlara nüfuz eden, bireylerin düşünce dünyasını doğrudan şekillendiren çok katmanlı yeni bir otorite biçimine bırakmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca araçların değişimini değil, iktidarın hükmetme biçiminin kökten değiştiğini ifade etmektedir. Artık dijital çağda egemenlik, bilgi akışını kontrol etme, algıları yönlendirme ve kitleleri manipüle etme kapasitesiyle tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, klasik emperyalizmin toprak mülkiyeti üzerinden kurduğu sınırlı hâkimiyet, yerini dijital araçlarla gerçekleştirilen zihinsel işgale bırakmıştır. Söz konusu iktidar biçimi, görünmezliği sayesinde zaman/mekândan bağımsız ve daha etkin bir tahakküm kurabilmektedir.

Klasik Darbelerden Dijital Darbelere

Küresel emperyalizm, modern çağda sömürü düzenini sürdürmek amacıyla askerî darbeler, iç ayaklanmalar, uluslararası politik baskılar ve ekonomik yaptırımlar gibi somut mekanizmaları kullanmıştı. Bu yöntemlerle iktidarlar yıpratılmış, istifaya zorlanmış veya muhalefete destek verilerek rejim değişiklikleri gerçekleştirilmişti. Özellikle askerî darbeler aracılığıyla rejim değişikliği, 20. yüzyıl boyunca Amerikan emperyalizmiyle özdeşleşmiş bir yöntem olarak kabul edilmektedir.

Bununla birlikte, 21. yüzyılın başlarında tüm alanları kuşatan dijital teknolojilerin, egemenlik biçimlerini köklü biçimde dönüştürdüğünü görmekteyiz. Toprak işgali, askerî baskı ve fiziksel güç hâlâ varlığını sürdürse de egemenlik artık; sosyal medya, veri akışları, uydu sistemleri ve yapay zekâ destekli algoritmik araçlar ile gerçekleşmektedir. Bu yeni egemenlik, ordunun sahadaki fiziksel varlığından ziyade kamuoyu, zihinler ve dijital bellek üzerinde görünmez cephelerde etkinliğini sağlamaktadır. Noam Chomsky’nin tabiriyle “rızanın imalatı”2 üzerinden işleyen, aykırı tepkileri etkisiz hale getiren bu baskı modelinde toplumun siyasi tercihleri korku, şüphe ve güvensizlik gibi duygusal temeller üzerinden veri akışıyla sağlanmaktadır. Bu yeni egemenlik modeli yalnızca halkları ikna/manipülasyon süreçleriyle yönlendirmekle kalmaz; aynı zamanda devletlerin sınırları ötesindeki bilgi ve algı alanlarını da kontrol etmektedir. Böylece geleneksel askerî güç kullanmadan daha ucuz, ancak daha pratik bir kontrol ve otorite sağlanmaktadır.

Körfez Savaşı’ndan Dijital İşgallere

İletişim teknolojilerinin günden güne gelişimi savaşların görünmez cephelerinde daha etkin bir hale gediğini tüm dünyaya gösterdi. Mesela bunlardan Körfez Savaşı, medyatik manipülasyonların savaş süreçlerinde ne denli belirleyici bir rol üstlenebileceğini açık biçimde ortaya koymuştur. Temelde ABD’nin Irak petrollerini ve sınır kontrollerini sağlamak niyetiyle başlattığı savaşın gerçek niyetini saklamak için dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin’in diktatörleştiği, ülke idaresinde demokratik ilkelere aykırı davrandığı ve özellikle nükleer/biyolojik silahlar geliştirdiği yönündeki iddialar aylar öncesinden dünya kamuoyuna duyuruldu. Böylece fiilî harekâttan önce televizyon programları, canlı yayınlarla desteklenen ve radyo frekansları üzerinden yürütülen algı operasyonlarıyla sosyal psikolojik ve politik gerekçeler üretilerek savaş için meşru bir zemin oluşturuldu. Akabinde Irak halkını sözde özgürleştirme bahanesiyle kapsamlı ve yıkıcı bir operasyon başlatıldı. Dünya kamuoyunun büyük bir kesimi bu söylemlerle ikna edilerek milyonların ölümüne sebep olan bu vahşete sessiz kalması sağlandı. Tarihe kara bir leke olarak geçen bu operasyonun en dikkat çekici yönlerinden biri, dünya kamuoyunun önemli bir kesiminin söz konusu uydurma iddialara inandırılmış olmasıydı. Böylece Körfez Savaşı, savaşların artık cephede değil, ekranlarda, algı yönetimi ve manipülasyonlar aracılığıyla kazanıldığını gösteren çarpıcı bir örnek olarak tarihe geçti.

Bir diğer örnek olarak 11 Eylül’de ikiz kulelere yönelik gerçekleştirilen saldırıların akabinde yaşananlar gösterilebilir. ABD, Afganistan’a yönelik gerçekleştireceği askerî müdahaleye uluslararası hukuk ve kamuoyu nezdinde güçlü bir meşruiyet zemini oluşturmak için ikiz kulelere yapılan saldırıları bahane olarak kullandı. Olayın faili olarak kamuoyuna Usame bin Ladin’in gösterilmesi, Afganistan işgalinin meşrulaştırılmasında temel gerekçe olarak kullanılmıştır. Böylece ABD, ikiz kulelere yönelik bu eylemi bahane ederek Afganistan’a uzun yıllar sürecek sınır ötesi operasyonlar başlatmış; işgal ve sindirme harekâtları sonucunda yüz binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştır.

ABD politikalarının şekillenmesinde belirleyici bir rol üstlenen İsrail, ABD’nin enerji koridorları açısından operasyon alanı olarak kurguladığı Ortadoğu’da yürütülen sömürü ve işgal politikalarının merkezinde yer almaktadır. Bölge ülkelerine yönelik askerî müdahaleler, siyasi istikrarsızlaştırma hamleleri ve coğrafyanın yeniden dizayn edilmesi süreçleri İsrail’i artık yalnızca bölgesel bir aktör olmaktan çıkarmış; onu emperyal projelerin fiilî taşeronluğunu üstlenen bir güç konumuna taşımıştır.

7 Ekim olaylarını teolojik saplantılı hedeflerine ulaşmak için bilinçli bir şekilde araçsallaştıran İsrail, ABD ve Avrupa’nın koşulsuz desteğini arkasına alarak Gazze’de açık bir savaş suçu niteliği taşıyan ve insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek bir soykırım süreci başlatmıştı. Çocukların, kadınların, sivil yerleşim alanlarının ve temel kurumların sistematik biçimde hedef alındığı bu vahşete karşı uluslararası toplumun suskunluğunun arka planında yalnızca güçlü siyasi ve ekonomik lobi ağları değil, aynı zamanda dijital platformlar üzerinden yürütülen çok katmanlı, organize algı operasyonlarının yer aldığı şüphe götürmez bir gerçektir. Diğer yandan İsrail’in İran, Hizbullah ve Hamas liderlerine yönelik sınır ötesi operasyonları, savaşın artık ulus-devlet sınırlarını aşarak dijital uydu araçları ile yürütüldüğünün somut bir göstergesidir.

Son olarak ABD, yıllardır dünyanın en yüksek petrol rezervlerine sahip ülkelerinden biri olan Venezuela’nın enerji kaynaklarının yönetimini ele geçirmek amacıyla siyasi, ekonomik ve askerî baskı araçlarını devreye sokmuştu. Bu süreçte ABD yönetimi, Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro ve üst düzey yetkilileri “narko-terör” (uyuşturucu kaçakçılığı) ve ABD’ye yönelik tehdit oluşturmakla suçlayarak operasyonu başlatmış; bu iddiaları müdahaleyi meşrulaştıran “hukuki” gerekçeler olarak sunmuştur. Aynı zamanda söz konusu müdahale, “özgürlük” ve “demokratik geçiş” söylemleriyle uluslararası kamuoyuna pazarlanmıştır.

ABD özel kuvvetlerinin dokunulmaz kabul edilen bir ülke liderini; Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i hem de evlerine yönelik askerî bir operasyonla alıp kaçırması ve gayrimeşru biçimde alıkoyması emperyalist güçlerin sınır tanımazlığını ve ilkesizliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. ABD’nin bu operasyonu ve uluslararası kamuoyunun sessizliği, dijital çağda savaşların nasıl normalleştirildiğini ve görünmez hâle getirildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Venezuela vakası, klasik darbe ya da iç isyan senaryolarının ötesinde, dijital çağda egemenlik iddiasının nasıl yeniden tanımlandığını ve emperyalist müdahalelerin aldığı yeni biçimleri çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır.

Bu örnekler, klasik askerî işgal anlayışının ötesinde veri akışları ve enformasyon savaşları üzerinden yürütülen çok katmanlı kuşatma biçimlerini göstermektedir. Bunun gibi birçok örnek 20. yüzyılda başlayan ve günümüze kadar devam eden; milyonlarca insanın ölümüne, göç etmesine, evsiz yurtsuz kalmasına sebep olan işgal ve sömürü sisteminin ne denli sınır tanımaz ve acımasız olabileceğini tüm dünyaya bir kez daha göstermiş oldu.

Nihayetinde bu tür müdahaleler geleneksel işgal tanımlarını geçersiz kılmakta; uluslararası hukuk ve kamuoyu reflekslerini işlevsiz hale getirmektedir. Çünkü dijital çağda artık işgal tanklarla değil, uydular ve yapay zekâ algoritmalarıyla gerçekleşmektedir. Sınırlar aşılır, ancak asker geçmez; egemenlik zedelenir, fakat işgal ilan edilmez. Bu nedenle dünya ülkelerinin tepkisizliği yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda yeni dönemin işgal biçimini tanımlama konusundaki klasik yorumların geçersizliğini de göstermektedir. Dijital işgalin, düşük maliyet ve düşük riskli ancak yüksek etkili yeni bir egemenlik stratejisi olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

Toprak mülkiyetiyle başlayan, üretim araçlarıyla ve ateşli silahlarla derinleşen otoriterleşme dijital çağda zihinlerin kontrolüyle yeni bir evreye ulaşmıştır. Artık işgaller, toprak ve beden merkezli klasik formundan, zihinlerin dijital ağlar üzerinden kuşatılmasına dayanan yeni bir biçime evrildi. Dijital çağda işgaller sınır ötesi ve görünmez cephelerde ve daha çok zihinlerin işgaliyle yürütülmektedir.

Bu yeni egemenlik biçimi, fiziksel zorunluluğu minimize ederken, zihinsel kuşatmayı maksimize etmektedir. Artık birey yalnızca denetlenmez; aynı zamanda neyi düşüneceği, neyi tehdit olarak algılayacağı ve neye tepki vermeyeceği hususunda önceden empoze edilir. Bu bağlamda dijital otoriterlik, iktidarın en rafine ve en derin formunu temsil eder. Algı yönetimleri bu çağın en stratejik işgal yöntemlerinden biri haline gelmiştir. Bu tablo, çağdaş siyaset teorisinde egemenlik, iktidar, işgal ve bağımsızlık kavramlarının yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu yeni dönemdeki en büyük tehlike, tahakkümün görünmez kılınması ve olağanlaştırılmasıdır. Bireyler, dijital ağlar aracılığıyla örülen görünmez prangalarla kuşatıldıklarını fark edemez hâle getirilmekte; özgür oldukları yanılsaması içinde sistematik biçimde esir alınmaktadır. Bu rejimde işgal, toprağı ele geçirmekten ziyade bilinci kuşatmakla; bağımlılık ise silahla değil algoritmalarla inşa edilmektedir. Dijital güç alanının dışında kalanlar yalnızca rekabet edemez hâle gelmemekte, aynı zamanda siyasal iradelerini, toplumsal hafızalarını ve bağımsız karar alma yetilerini de yitirmektedir. Bu nedenle çağımızda bağımsızlık, artık sınırların korunmasıyla değil; verinin, bilginin ve bilincin savunulmasıyla mümkündür. Aksi hâlde dijital çağın sessiz işgali, fark edilmeden kalıcı bir teslimiyete dönüşecektir.


1- Biyopolitika, Michel Foucault tarafından geliştirilen bir kavramdır. Modern biyopolitika, iktidarın yalnızca yasalar, cezalar ve baskı yoluyla değil; bedenler, nüfus, sağlık, doğurganlık, ölüm, yaşam süresi, hijyen, cinsellik, çalışma kapasitesi gibi alanlar üzerinden işlediğini anlatır.

2- Rızanın İmalatı, Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın birlikte kaleme aldığı “Rızanın İmalatı” adlı kitapta işlenen bir kavramdır. İktidarın medya ve propaganda yoluyla halkın bilinçli veya bilinçsiz onayını üretme sürecidir. Bu kavram, modern demokrasilerde baskının yerini alan en önemli kontrol mekanizmalarından biri olarak görülür.

Cahit Çekmen Arşivi