Kamusal Alanın Çöküşü ve Toplumsal Çürümenin Sosyopolitiği
Haksöz Dergisi Sayı: 410

Kamusal Alan ve Çöküş Teorileri

Toplumsal davranışları ve değişimleri inceleyen sosyal bilimciler çeşitli dönemlerde olup bitenleri izah etmeye dair önemli teoriler üretmişlerdir. Bu teoriler, sosyal davranışların hangi yönde ve nasıl dönüştüğü hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Frankfurt Okulunun yaşayan son temsilcisi ünlü sosyolog Jurgen Habermas, bu sosyal dönüşümlerin modern dünyada nasıl oluştuğuna dair önemli teoriler üretmiştir. Bu teorilerden en önemlisi kamusal alana getirdiği tanım yanında bu alanın nasıl oluştuğuna dair ürettiği “iletişimsel eylem teorisi”dir. Habermas, bireylerin serbestçe tartışarak toplumsal konuları müzakere ettikleri ve genel konularda belli kanaatlere ulaştıkları alanı “kamusal alan” olarak tanımlar. “İletişimsel eylem teorisi” ise bu müzakerelerin temelini oluşturur. Bireyler bu alanda rasyonel argümanlarla birbirlerini ikna etmeye çalışırlar. Nihai düşünce ve tezler ile de kamusal alanda ortak müştereklerin oluştuğu düşüncesindedir. Ona göre tüm bireylerin kamusal bir gövde oluşturarak toplandıkları her konuşma ve davranış kamusal alanın bir parçasıdır.

Diğer bir deyişle Habermas, kamusal alanı, “bireyleri ilgilendiren ortak bir olay etrafında akıl yürüttükleri, rasyonel bir tartışmanın içerisine girdikleri ve bu tartışmanın sonucunda genel gidişat hakkında oluşturdukları kamuoyunu ve bu iletişimde kullanılan tüm araç, süreç ve mekânların oluşturduğu hayat alanı”1 olarak tanımlamıştır.

Bu kamusallık ve kamusal alanı oluşturan rasyonel araçlardan en önemlisi medya (kitap, dergi, gazete, radyo, TV) ve kamusal alanlardaki bir araya gelişler (alışveriş alanları, kafeler, lokantalar vb.) ve akışında oluşan münasebet ve tartışmaların kamuoyunun temel düşüncesini/eylemlerini şekillendiren ve anlamlandıran süreçler olduğunu söyler.2 Ona göre bu alan olabildiğince özgür bir ortamdır. Bunun ön koşulu ahlak ve adalet olan bir demokrasi ortamında kişi; herhangi bir otoritenin baskısı, zorlaması ya da korkusu olmadan tartışabilmelidir.

Habermas’ın iletişimsel eylem teorisine farklı bir açıdan yaklaşan ünlü sosyolog Richard Sennett, en önemli eserlerinden biri olan “Kamusal İnsanın Çöküşü” adlı kitabında kamusal alandaki hızlı değişime yeni bir tanım getirerek günümüzdeki baş döndürücü hızda ilerleyen gelişmelere de izah olacak cevaplar vermektedir.

Habermas’ın özgür bir şekilde ve rasyonel ilişkiler ağıyla oluşan ve kendi içinde bir denge oluşturan kamusal alanının aksine Sennett, iletişim araçlarındaki gelişme/hızlanma bireyler üzerinde rasyonel olmayan belli merkezlerden yönlendirilebilen hatta belli bir ölçüde dayatılan enformasyon şekillerinin oluşumuna dikkat çekmektedir.3 Sennett’e göre bu durum kamusal insanın çöküşüne sebep olmaktadır. Bu çöküş öncekinin oluşturduğu ortak müşterekleri ve toplumsal uzlaşmayı yaralar niteliktedir.

Sennett, çöküşü hızlandıran en büyük araçlardan biri olarak medyayı gösterir. Medya; toplumsal grupların birbirlerine ilişkin bilgi birikimlerini olağanüstü artırırken, yüz yüze ve fiilî bağ kurmayı gereksizleştirdiği tespitinde bulunur.4 Bu anlamda medya bireyselleşmeyi hızlandıran bir rol oynar.

Sennett’in çöküş teorisinde, bireyler toplumsal bağlayıcı ilişkilerden ve inançtan uzak bir şekilde kendi kendini tanımayı, tanımlamayı ve kendini gerçekleştirmeyi amaç edinmiştir. Bireylerin kendilerine yönelişlerinde mahremiyet kavramının düşündürdüğü güven, sıcaklık, samimiyet gibi duyguları toplumsal yaşamda karşılığının bulunmayışından dolayı kamusal alandaki sorunlara da bireyler, kişisel bakış açıları ve duygularıyla yaklaşmaktadırlar.5

Habermas’ın rasyonel ölçütlerin şekillendirdiği, entelektüel derin bilgi alışverişine bağlı oluşan kamusal alanın en önemli aracı olan medya, post-modern çağda doğruluğu bir ölçüde sağlanmış yazılı bilgiden koparak her türlü manipülasyona açık bir görselliğe yönelmiştir. Burada dijital iletişim teknolojilerinin etkisi oldukça büyüktür. Bu da medyaya hapsolmuş ve gözleriyle düşünen yeni bir toplum modelini ortaya çıkardı.

Derinlikli bilgi yerine anlık, spot, kısa görsellerle elde edilen yüzeysel bilgi insan idrakinin üzerine kalın bir perde çekilmesine sebep olmaktadır. Bu, görselliğin en büyük sakıncaları arasındadır. Bu durum bilgide seçiciliği ve derinliği azaltmaktadır. Anlık bilgilenmeye bağlı işleyen bu sistem ilke, inanç ve değerler üzerine kurulan ilişkileri bitirme noktasına getirerek sadece bireysel fayda üzerine kurulu, yüzeysel ve geçici çıkarlara dayalı ilişkileri ön plana çıkarmaktadır.

Sennett’in yıllar önce yaptığı bu tespitin açılımını yeni medya uygulamaları için yapacak olursak; bugün sosyal platformlarında her konuda üretilen anlık kısa videolar, “tiktok”lar, resimler ve “snapchat”ler bir ölçüde mahremiyet algısını yıkarak ve ekranların meşruiyet algısını kullanarak kişilere sahte bir özgüven pompalamaktadır. "Kendini gerçekleştir!" diye haykıran bu platformlarda faydalı ve bilgilendirici yayınlar kısmen olsa da çoğunlukla ahlak, anlam ve değerleri çökerten medya fenomenlerinin ucube görüntü ve yayınları ekranları işgal etmektedir. “Viral” (seyredilme ve tıklama yaygınlığı) egemenliği ele geçirme yarışı artık bir şeyin doğruluğu/uygunluğu ilkesel ölçütlerden kayarak seyredilme ve beğenilme sayısı olarak ölçülmesi, görüntü dünyasında temel değerlerin yok olmasına sebep olmaktadır.

Mahremiyet, kişilerin özel alanlarını meydana getiren en önemli yaklaşımlardan biridir. Mahremiyetin kalkması insanlar arası ilişkilerde olması gereken ahlaki mesafeyi bitirme noktasına getirmektedir. (Bu mesafeler aynı zamanda değer mekanizmalarının işlerliğini sağlamaktaydı.) Özellikle sosyal medyada akan, kişilerin özelini oluşturan, resim ve videoların gelişigüzel yayılması sosyal medyayı kimi zaman bir teşhir, kimi zaman bir tehdit ve kimi zaman da bir iftira aracına dönüştürebilmektedir. Kötülüklerin yayılma hızının iyiliklerin yayılma hızına nispetle katbekat fazla olduğu düşünüldüğünde kötülüğü ekranlarda yaygınlaştıran bu durum kötülüğe karşı insanların tepki verme kabiliyetini ve duyarlılığını ortadan kaldırmaktadır.

Seyredilmek (tıklama/beğeni sayısı) için envaiçeşit yol yöntem üretmeye çalışan medya fenomenleri ilgi çekiciliği artırmak için sıra dışılığı ve daha çok cinselliği kullanmaktadırlar. Günümüzde ekranlarda hızla akan, mahremiyet duygusundan yoksun yayınların insanlarda ahlaki duyarlılığı en alt seviyelere indirmeyi başardığı görülmektedir. Medya ile aklını ve bedenini sektörde egemen olan büyük karar vericilerin manipülasyonlarına teslim eden modern insan, çağın “özgürlük” tılsımına kapılmış; "İstediğini yap! İstediğini deneyimle! Kendini gerçekleştir! Sen her şeye layıksın!" söylemlerinin anaforunda kuralsız, tutarsız ve ahlaksız bir yaşama kapı aralamıştır. Artık çağımız insanı için utanma, çekinme ve ayıplanma duyguları hiçbir şey ifade etmemektedir. Kötülüğün sıradanlaşmasıyla toplumun üzerinde oturduğu rasyonel alanı çökerten ve müesses nizamın sürekliliğini sağlayan inanç ve ahlaki ilkelere bağlılıkları azaltan bu durum, bireysel arzuların belirlediği uyduruk eklektik inançlar ve tabuların gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Mesela son zamanlarda manevi boşluğunu Uzak Doğu dinlerinin çeşitli inanç ritüelleriyle harmanlanmış yoga, reiki ve meditasyon gibi karma spiritüel/ezoterik yöntemlerle doldurmaya çalışan insanların sayısı hızla artmaktadır.

Toplumsal çürümenin diğer bir tarafı da son günlerde müşahede ettiğimiz artan vicdan yoksunluğudur. Vicdanın en büyük teminatı olan iman burada eksikliğiyle kendini göstermektedir. Son günlerde satanist ayinlerin yaygınlaşması, medyalara konu olan insanları parçalara ayırarak acımasız sapkın ruh hâliyle işlenen cinayetler, tecavüz ve intiharları neler motive etmektedir? Neo-pagan kültür ve ritüellere ilgi duyulmasının sosyal, kültürel, ekonomik ve psikolojik gerekçeleri nelerdir? Bu acımasız suçların yaygınlaşmasında medyanın etkisi nedir? Yaptıklarından dolayı hiçbir pişmanlık duymayan, hatta masum yenidoğan bebeklerin sırtından daha fazla para kazanmak uğruna canlarına kastedecek kadar vahşileşen bu eğitimli insanlar nasıl türedi? Tüm bu soruların cevabı sosyal bilimciler tarafından ciddiyetle incelenmesi gereken konuların başında gelmektedir.

Burada dikkat çekmemiz gereken en önemli konu aşkın/ilahi inanç eksikliğidir. Aslında bu başlı başına toplumsal yıkıma sebep olan temel göstergelerden biridir. Yani toplumu bir arada tutacak güçlü bir değer sisteminin olmaması; ilişkilerde anlam, değer ve amaç yitimine sebep olmaktadır. Oysa kutsala dair inanç yani iman eylemsel davranışların temellendirilmesinde çok önemli bir rol oynamaktadır. İnsanların sadece dünyevi çıkar ve ölçütleri değil uhrevi fayda ve ölçütlere göre hayatlarını tanzim etmeleri bugüne kadar dengeli bir toplum oluşturmada oldukça etkin olmuştur. İnsanlar süfli arzulardan ve günübirlik çıkar ilişkilerinden ancak imani ve aşkın tercihleri vesilesiyle ulvi değerlere yönelmişlerdir. Ulvi değerler daha çok toplumsal fayda ve yardımlaşma üzerine kurulu müesses nizamın garantisi niteliğindedir. Fakat iman eksikliği hedonist çıkarları en üst düzeye çıkararak sorumsuz, güvensiz ve kolayca suç işleyebilen azgın bir insan modelinin oluşumuna sebebiyet vermektedir.

Toplumsal çürümenin temel gerekçelerini sıraladığımız maddelerden en önemlisi olan aşkının içkinleştirilerek yeniden tanımlandığı bu çağda ilahi ve kutsala dair ne varsa dünyevileştirilmiş ve büyük sosyal yıkımların oluşumuna kapı aralanmıştır. Medya etkinliğinin hayatın her yanını kuşatmasıyla insanların hayatına yön veren ilahi buyruklar ve kurumsal değerler yerini medya manipülasyonlarına bırakmaktadır. Bu çağda kutsal ve toplumsal değerler ile ilişiği kesilen insanlar çareyi, kendi nefsî arzularına yönelerek bulmaya çalışmaktadır. Kur’ani tabirle “nefsini ilah edinen” modern insan, bedenini de haz mabedine dönüştürmüştür.

Çağın efsunlayan, ışıklı, albenili havası, sürekli haz ve ego ikilemi içinde debelenen insanı; sınırsız, kuralsız ve içinden çıkılması imkânsız narsistik bataklığa sürüklemektedir. Sürekli “ben”i pompalayan, “biz”i dışlayan çevresel faktörler egoyu kabartarak kişilerin tanrısal bir mücadeleye girmesine sebep olmaktadır. Dünyayı kendi çevresinde döndüğünü düşünen bu insan için artık yüce olan tek şey vardır; o da bireysel egosu ve hazlarıdır. Burada “narsisizm” denilen olgu insan hayatının ana mihengi noktası olmuştur. Hızla önü alınamayan ve herkesi etkisi altına alan narsistik yaklaşımlar seçiciliği yok ederek kendine dönük bir ruh hâli ve bir karakter bozukluğu oluşturmaktadır. Narsisizm hem benliğin gereksinimlerine gömülme hem de gereksinimlerin doyurulmasını engelleme şeklinde ikili bir özelliğe sahiptir. Bu rahatsızlık, bireylerin yeni kamusal alanda anlamlı toplumsal ilişkilere girebilme yeteneğini kaybettirmektedir. Bireyselleşmede önemli bir rol oynamanın yanı sıra arzu ve isteklerinin anında gerçekleşmesi beklentisinde olan insanlarda suç işleme temayülünü de artırmaktadır.

Yüzlerce yıllık din ve kültür bağlamında üretilen ve kamu yararı gözetilen her ne varsa bireysel tercihler ve bireysel tatmin uğruna yok edilmektedir. Dün adı anılmayan yeni cinsel kimlikler üreten (LGBT+) ve var olan kimlikleri ise muğlaklaştıran bu durum, aile ve düzenli bir toplum oluşturmanın önünde büyük bir engel olarak durduğu gibi büyük sosyal krizlere sebebiyet verecek ölçeklere kadar ulaştı. İnsanlık tarihi boyunca tartışılmamış kadınlık ve erkeklik gibi biyolojik kimlikler, bu çağda farklı formlarda tartışmaya açılmıştır. Bu durum özellikle büyük bir ekonomik ve siyasi güce ulaşan küresel şer odaklarının dünya nüfusunu düşürme ve nesli ifsat etme amacıyla başlattıkları büyük sosyal kampanyalardan biri olsa da sorumluluk sahibi kurumların bu tazyikin önünü almada maalesef yetersiz oldukları görülmektedir.

Toplumsal Çürümenin Sosyopolitiği

Toplumsal çürümenin sosyopolitiğine dair söylenecek pek çok gerekçe varsa da bu gerekçelerin en önemlileri adaletin yara alması, siyasi kararların toplumsal kabul görmedeki yetersizliği ve kurumlara karşı olan güvenin azalması olarak sıralanabilir. Bu süreçte birkaç kritik faktör öne çıkmaktadır. Bu faktörleri kısaca izah edecek olursak:

Ekonomik eşitsizlikler: Artan gelir ve fırsat eşitsizlikleri, toplumda derin ayrışmaları beraberinde getirmektedir. Bir yandan neo-kapitalizmin bir hayat düsturu ve ideoloji olarak benimsenmesi insanlar arası makası açarak eşitsizliklere ve adaletsizliklere zemin hazırlamıştır. Son zamanlarda kolay yollardan zenginleşmelerin yaygınlaşması saygın işlere olan rağbeti azaltarak illegal zenginleşme yöntemlerine karşı olan ilgiyi oldukça artırmıştır. Çalışmanın, alın teriyle para kazanmanın değersizleşmesi özellikle yeni nesli kısa yoldan zengin olmaya ve çoğunlukla illegal işlere sevk etmektedir.

Siyasi ve ideolojik kutuplaşma: Farklı gruplar arasında artan ayrışmalar toplumsal uyum ve mutabakatı oldukça zedeledi. Binlerce yıl bu coğrafyada din, dil ve ırk olarak ayrışmadan kardeş olarak yaşamış yapılar bugün çatıştırılmak istenmektedir. Bu durum kurumsal ve siyasi çözüm üretmede yetersiz kalan ilgili kurumlara karşı güven ve sadakati azalttığı gibi toplumsal barışın ve huzurun sağlanmasında büyük bir engel olarak karşımızda durmaktadır.

Adaletin sağlanmaması: Adalet toplumsal uzlaşının olmazsa olmazıdır. Adalet yara aldığında toplumun barışa dair beklentilerinde büyük gedikler açılmaktadır. Adaletin sağlanmasında en büyük görevi üstlenen kurumların verdikleri kararlar çoğunlukla tartışma konusudur ve toplumun geneli tarafından yeterince onaylanmamaktadır. Bu durum kurumlara olan güvenin azalması yanında toplumsal çürümenin önemli göstergelerinden biri olarak görülmektir. Gün geçmiyor ki medya ekranlarında onlarca suç kaydı olan kişilerin işledikleri kan donduran suç haberleri olmasın. Bu gibi sabıka kaydı kabarık kişilerin sokaklarda serbestçe dolaşması ve kolayca suç işlemesi toplumsal tepkileri alevlendiren önemli hususlardandır. Suçluya verilen cezaların ıslah edici olmaması bu kişileri kamusal alanda bir suç makinesine dönüştürmektedir. Bu da adalet duygusunu yaralayan en önemli hususların başında gelmektedir. Bu vesile ile adalet duygusu yaralanan insanların suçluyu bizzat cezalandırmaktan çekinmemeleri kamusal alanı bir çatışma alanına dönüştürmektedir.

Nihayetinde bugün kötülüklerin bu kadar yaygınlaşmasının geri planında ne gibi bir düşünce ve inanç değişiminin olduğunu bilmek ve ona göre önlemler almak zorundayız. Olağanüstü gelişmeleri beraberinde getiren değişimler sadece bir yerde, bir coğrafyada değil bulaşıcı hastalık gibi her yerde ve hızla yayılmaktadır. Toplumun öncü ve sorumluluk sahibi kurumlarının bu sosyal değişimlerin felsefi alt yapısı yanında, siyasi, ekonomik ve sosyopsikolojik altyapısını derinlikli araştırmalar yaparak artan suç olaylarının gerekçelerini ortaya koyması ve gerekli önlemleri alarak üzerlerine düşeni yapması aciliyet kesp etmektedir.


1- HABERMAS, Jürgen, Kamusal Alan, Çev. Meral Özbek, İstanbul, Hil Yayın, 2004, s. 95-102.

2- ODABAŞI, Uğur Köksal, “Tarihsel Süreçte Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü ve Habermas”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2018, s. 255.

3- SENNETT Richard, Kamusal İnsanın Çöküşü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013, s. 363-373.

4- SENNETT Richard, A.g.e., s. 363.

5- SENNETT Richard, A.g.e., s. 258-363.

Cahit Çekmen Arşivi