Herkesin yolculuğu diğerinden farklı olduğu için hiçbir kuşun uçuşu diğerine benzemez.
(Mantıku’t-Tayr)
Selvigül Kandoğmuş Şahin’in Okur Kitaplığı tarafından yayımlanan Kar Yağarken adlı romanı 1990’larda Türkiye’nin siyasal atmosferini üniversite gençliği ekseninde ele alan bir dönem romanıdır. Körfez Savaşı, Bosna’daki soykırım, 28 Şubat süreci ve bu kırılmaların toplumsal hayatta açtığı yaralar romanın arka planını oluşturur.
Romanın merkezinde İstanbul Üniversitesinde okuyan Saliha yer alır. İstanbul’un kenar semtlerinden birinde annesi ve ablasıyla yaşayan Saliha, küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Uzun yol şoförü olan babası Suudi Arabistan’da vefat etmiş, orada defnedilmiştir. Annesi, evinde terzilik yaparak iki kızını büyüten, namaz ve dua ile hayata tutunan, mütevekkil ve çalışkan bir Anadolu kadınıdır. Anne ile kız arasında mesafeli fakat güvene dayalı bir sevgi bağı vardır; bu bağ Saliha’nın, annesinin onaylamayacağı davranışlara yönelmesini engeller.
Saliha, dönemin resmî eğitiminden geçmiş, yozlaşmış din anlayışına mesafeli duran, Batılı görünümlü, sol akımlara meyilli fakat sorgulayıcı bir üniversite öğrencisidir. Irak’ta yaşanan katliamlar, Bosna’daki soykırım, üniversite ortamındaki ideolojik kamplaşmalar ve mahalle hayatındaki dönüşümler onun zihninde sürekli bir muhasebeye dönüşür. Babasının kutsal topraklarda metfun oluşu ve annesinin duaları bilinçaltında derin izler bırakmış; daha adil ve erdemli bir hayatın imkânlarını kitaplarda aramasına zemin hazırlamıştır.
Saliha’nın en yakın arkadaşı Çiğdem, Makedonya göçmeni bir ailenin kızıdır. Babası Boğaziçi Üniversitesinde profesör olup Cumhuriyet inkılâplarına bağlı, modern, baskın bir figürdür. Annesi ise kocası merkezli hayatında, bazen şiddet gören, edilgen bir kadındır. Bu iki aile yapısı, romanın toplumsal karşıtlıklarını gösterse de Çiğdem ve Saliha’nın arasındaki dostluk, karşıtlık üzerinden değil üniversitedeki ortaklıklar üzerinden sonuna kadar devam eder.
Roman, Saliha ve Çiğdem ekseninde 1990’lı yılların aile yapılarını, gençlerin duygu dünyasını, ideolojik yönelimlerini ve sosyal ilişkilerini resmeder. Üniversitelerdeki solcu, ülkücü ve İslamcı gruplar; alt fraksiyonlarıyla birlikte ele alınır ve dönemin mozaiği görünür hâle gelir.
Romanın zengin kadrosunda sağa sola bulaşmayan başıboş üniversite gençliği de yerini alır. Romanda solcu ve ülkücü gençliğin güçlü bir etik veya politik zemine varmayışı dikkatlerden kaçmaz. Bu durum, romanın edebî değerini eksiltmese de ideolojik gerekçelerle ‘taraflı’ olarak sunulmaya açık kılar.
Eserin dikkat çeken yönü; yaşadığı çağı anlamaya çalışan bir gençliğin toplumsal olaylar karşısındaki duruşunu ve anlam arayışlarını hafızaya kaydetmesidir. Bu arayış içindeki gençler sayıca azdır; ancak nitelikli bir azınlığı temsil ederler. Saliha ve Çiğdem’in İslam’la kurdukları bağ, bu çevrelerin ahlaki ve entelektüel izdüşümleriyle şekillenir.
Acemi gençlerin ailelerinden gizli nişan-nikâh yapmaları gibi bariz hatalar Saliha tarafından içselleştirilemez. Bunu yanlış gördüğü halde arkadaşı Çiğdem’i temellendirilmiş bir bilgiyle bu hatadan uzaklaştıramaz. Bu da bize Müslüman gençlerin harama düşmeden aile kurmalarına yönelik sağlıklı bir rehberlikten ve örneklikten yoksun olduğunu göstermektedir.
Romanda, meydanlar, kantinler, kitapevleri, vakıflar ve öğrenci evleri, eğlenceli çay partileri üzerinden dönemin sosyalleşme haritası çizilir.
Bugünden bakıldığında, kahramanların yaşlarını aşan bir entelektüel sorgulama içinde oldukları görülür. Bu durum eseri kimi okurlar için romantik kılabilir; ancak yazarın bizzat yaşadığı dönemi aktarması, bunun kurgu olmadığını gösterir. Hatta roman yer yer kahramanın iç dünyasından yazarın anılarına ve didaktik düşüncelerine evrilir. Nitekim 28 Şubat süreciyle bu kuşağın kamusal hayattan dışlanması, mübalağa yapılmadığını gösterir.
Post modern anlatım tekniklerinin kullanıldığı romanda her bölüm Mantıku’t-Tayr epigraflarıyla açılır. Romanda edebî ve sanatsal türler iç içe geçerek yazarın zihin haritasını ele verir. Metinler arasılık güçlüdür; kahramanların okudukları kitaplar, dinledikleri müzikler ve izledikleri filmler geniş bir düşünsel arka plan sunar. Louis Aragon’dan Sezai Karakoç’a, Rilke’den Camus’ya, Yunus Emre’den İsmet Özel’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e uzanan geniş yelpazeli göndermeler, dönemin zihinsel atmosferini betimler.
Roman bütünüyle post modern olarak tanımlanamaz. Olay örgüsünün netliği, karakterlerin belirgin tercihlere sahip olması ve iç konuşmalarda bilinç akışından ziyade gerçekçi anlatımın ağırlığı, eseri klasik romana yaklaştırır. Bazı yönleriyle tezli romana yaklaşan bölümler de vardır; özellikle karakterlerin yetişme koşulları, aile yapıları ve farklı noktalara savrulmaları bu hissi güçlendirir.
Romanın zaman kurgusu genel olarak kronolojiktir. Körfez Savaşı öncesinde başlayan anlatı, 28 Şubat’ın hemen ardından, 1997 Mart’ında sona erer.
İlk bölümde zamanın sabitlenmesi ve anlatının şimdiki anda tutulması okuru bilinçli bir şekilde huzursuz eder. İlerleyen bölümlerde ise Saliha ve Çiğdem’in etkileşimde olduğu kahramanlar monolog ve iç konuşmalarla kendi iç dünyalarını okura sunar.
Anlatımın akıcılığı romanı kolay okunur kılar; ancak yer yer uzayan tasvirler vardır. Dikkatli okurlar, bazı betimleme tekrarlarını ve zamansal uyumsuzlukları fark edebilir. Nadir de olsa bu bölümlerde cümle yapısı ve anlam bulanıklaşır.
Romanın ana mekânı İstanbul’dur. Beyazıt’tan Tarlabaşı’na, Fatih’ten Bayrampaşa’ya, Süleymaniye’den Eyüp’e uzanan geniş bir harita ve İstanbul silueti çizilir. Bunun yanında Anadolu, Viyana, Ortadoğu ve Bosna bağlantılarıyla anlatı uluslararası bir bağlama taşınır.
Eserde toplumsal değişim ve ahlaki çözülme de eleştirel bir bakışla işlenir. Taşradan İstanbul’a gelen gençlerin yaşadığı savrulmalar, Saliha’nın gözünden aktarılır. Aşk, gerilim ve çatışma yalnızca bireysel ilişkilerle sınırlı kalmaz; küresel sistem eleştirisiyle iç içe geçer.
Roman boyunca insanın anlam ve hakikat arayışı, dış dünyadaki olaylardan iç dünyalara yönelir. İnanç bir varış noktası değil, sınanarak derinleşen bir süreçtir. Irak işgali ve Bosna soykırımı, Saliha’nın değer dünyasında büyük bir kırılma yaratır; bu sarsılma, içsel bir çöküş ve kendini yeniden inşa sürecine dönüşür.
Harun karakteri üzerinden solcu ve İslamcı siyasi tutukluların hapishanedeki yaşamları anlatılır. Gözaltı ve işkenceler, Harun’un önyargılarıyla yüzleşmesine ve İslam inancıyla bağını yeniden kurmasına vesile olur.
Şüphesiz bir romanın gösterdikleri kadar göstermedikleri de değerlendirmeye konudur.
Öğrenciler etrafında dönen roman boyunca kahramanların üniversite hocalarına dair tanıklıkları dikkat çekmez. Akademisyenlerle Çiğdem’in babası üzerinden kurulan irtibat ise nefret ve şiddet üzerine kuruludur. Bu durum dönemin hâkim akademik yapısına bir eleştiri olarak okunabilir.
Roman, Viyana’dan yüksek lisans mezuniyetini alan Harun ve Saliha çiftinin Türkiye’ye dönerek Çiğdem’le buluşmalarıyla sona erer. Romanın finali, bilinçli bir tarihsel eşikte durur. 28 Şubat’ın hemen sonrasında bitirilen anlatı okuru “yarım kalmışlık” duygusuyla baş başa bırakır.
Ancak bu yarım kalmışlık, okuru sorularla baş başa bırakmaktan çok, anlatının resmettiği darbe hafızasını pekiştirir. Çiğdem’in kurabiye satarak hayata tutunma gayreti, direngen bir neslin asla vazgeçmeyen değer dünyasını okurun zihnine nakşeder.
Sonuç olarak Kar Yağarken, hayalleri çalınan bir kuşağın hafızasını koruma ve kendini anlatma ihtiyacının gerçek, güçlü bir sesidir. Tanıklığı ve gerçekliği tartışmasızdır; fakat bu gerçekliği nedeniyle edebiyat kanonlarının ideolojik konfor alanını zorlar. Bu yüzden roman, “taraflılık” ve “ideolojik yakınlık” gerekçeleriyle ötelenmeye, dışarda bırakılmaya adaydır. Tam da bu sebeple okunmalı ve okutulmalıdır.
