Tanım, Köken ve Mekân Tartışmaları Bağlamında Milliyetçilik -3)
HAKSÖZ Sayı: 419 Şubat 2026

Milliyetçilik ve Kutsalın Sekülerleşmesi

Siyonizm’in kurgusallığı, suniliği bağlamında daha önceki yazılarımızda söylediklerimizi biraz daha açmak açısından, dönem ruhunun milli devletleri icat ettiğine dair bir misal verelim. Esasen bu alanda pek çok örnek mevcut. Şimdiki misalimiz Yunanistan. Antik Yunanistan’la bugünkü Yunanistan’da yaşayanların millet olarak aynı olmadığı, pek çok çalışma ile de belgelenmiş durumda. Esasen çok hareketli bir coğrafyada iki bin yıldan daha fazla bir zaman önce yaşamış insanların, soylarını aynen devam ettirmiş olmaları makul ve mantıklı da durmuyor.

Bu konuda, Fransız filozof Alfred Jules Emile Fouillee referanslı şu alıntı hakikati teşhis ediyor gibi: “Bugünkü Yunanlılar kendilerini Eski Yunanlıların ahfadı olarak göstermek istiyorlarsa da bu tarihçe sabit değildir. Romalılar Yunanlıları mağlup ettiklerinde, o zamanın adeti muvacehesinde yüz binlerce Yunanlıyı Kartaca ve Roma’ya götürüp satmışlardır.”1 Yazar, bu hadiselerden başka, aynı topluluğa karşı işlenen katliamları ve bu katliamlardan kalanların da başka yerlere sürüldüğünü anlatır ve bugünkü Yunanistan’da yaşayanların, bilahare Doğu Romalı (Rum) halk olduğunu belirtir. Bu halk, tarihsel süreç içinde birbirine karışmış kavimlerin halitasıdır. Tüm bunlara rağmen Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in, vatandaşları sayılan Yunanistan yeniden nasıl icat edildi? Genel hatlarıyla şöyle: 18. yüzyılın ortalarında, Avrupalı âlimlerin yaptıkları filolojik çalışmalar neticesinde, halkların eskiden kullandıkları diller keşfediliyor, gün yüzüne çıkartılıyordu. Rumenceden Slovenceye, Sırp ve Bulgarcaya kadar birçok dil için geçerliydi bu. Yapılanlar akademik çalışmalar hüviyetinde görünmekle birlikte, başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere, bölgedeki imparatorlukları ulusal devletlere bölmek için de kullanılıyordu. İşte bu bağlamda eski Yunanca da oldukça rağbet görüyordu. Antik dönemin Yunanlı kaynaklarının, yeniden seküler temelde yorumlanıp yayınlanması yaygınlaşmıştı. Güya Sokrates’e dönmenin heyecan ve motivasyonuyla hareket eden aydınlar, bölgede yaşayan Rum vatandaşlara yeni bir aidiyet ve kimlik olarak Yunanlı olmayı hediye ettiler.2 Bu yeni bir devlet kurmak için, yeni bir ulus yapabilmek için gerekli sayıldı. Kaybolmuş, unutulmuş bir ulusu, tarihsel sürekliliği devam ediyormuş gibi yapmanın yolu, o zamanlar üç aşağı, beş yukarı böyleydi. Yeni milletiniz için, oluşturduğunuz ya da oluşturacağınız yeni devlet için, eski kimlik bulmalıydınız!

Modern olmanın övüldüğü bir vasatta, geçmişe dönmek çelişki gibi dursa da köksüz olunmuyordu. Yeni olanın, uyduruk görünmemesi için kök şarttı. Bunu bizim ülkemizde Kemalist zihniyet de yapmış ve kök diye, Hitit’e Sümer’e koşmuşlardı. Hasılı, Siyonist devlet gibi, Yunanistan’ın oluşturulması da bir icat örneği olarak orta yerde durmaktadır. Bunun siyasal sonuçlarından Batı’nın istifade ettiği de malumdur.

Milliyetçilik ve Dil İlişkisi

Milliyetçiliğin oluşturulmasındaki unsurlardan belki de en önemlisinin dil olduğu söylenir. Arapça ve Latince gibi evrensel ölçekte uzun yıllar kullanılan diller, onları kullananların nezdinde dini, kültürü ve hissiyatı müşterekleştirmede büyük fonksiyon icra ediyorlardı. Dilin varlığın evi olduğunu söyleyen Heidegger, bu cihetten haksız sayılmaz. Dil salt bir iletişim aracı olmaktan öte, kimlik inşa edici özellikleri havidir. Ortak değer üretiminde dile yüklenilen fonksiyonun mahiyetini iyi idrak etmek gerek. Tarih boyunca halkların ekseriyeti iki dil ile çevrili bir dünyada yaşadı. Bunların ilki anadil diyeceğimiz, evde, mahallede kullanılan bir dil, diğeri kültürün temsili (uzun yıllar boyunca kültürün ana kaynağı din idi), değerlerin inşasında karşımızda bulunan ve daha ziyade ulemanın, okumuş yazmış entelektüelin diliydi. Bu kimseler halk ve iktidarla ilişkilerini, söz konusu evrensel dilin, değer üretme gücünden alarak tesis ediyorlardı. Hukuk, kanun, ahlak, ibadet gibi yaygın bir alana ve bu ölçekte olmamakla birlikte siyaset sahasına bu değer dili hükmediyordu. O aynı zamanda eğitim ve ilim diliydi. Modern dönemle birlikte, kültürün kaynağı, kıymetlerin üretiminin menşei olan din dillerinin yerine, seküler ve bir ölçekte pagan kökenlere kadar inen mahalli diller kondu.

Burada evrensel ölçekte eski bir dile gitmek ve yeni değerleri o dil üzerinden üretmek değil kastımız. Zaten bahsettiğimiz bu son dönemin modası ulusal devletler olduğu için, buna ihtiyaç da yoktu. Her ne kadar Antik Yunanca gibi, yeni seküler inşaya katkı sağlayacak diller yeniden ihyaya tâbi tutuldularsa da milletlerin halk dillerinin, kültürel, evrensel dillerin önüne geçirilmesi esas iş oldu. Kavimlerin diğer kavimlerle, büyük oranda din sayesinde oluşturdukları, değer temelli ortaklıklarda (ümmet) kültür dilinin (Arapça ve Latince gibi) büyük önemi vardı. Milliyetçi oluşumların dilden evvel; aidiyet, kimlik gibi kıymet ölçütlerinin, seküler istikamette değişime uğraması, eski bütüncül değerlerin ve onların taşıyıcısı dillere karşı savaşım vermeyi doğurdu. Kültürel, itikadi, imani ölçekte (özellikle Batı’da) meydana gelen güven bunalımının mı yoksa bizzat siyasal, sosyal alandaki gelişmelerin mi yeni konsept oluşumuna, farklılıkların meydana çıkartılarak milliyetçiliğin neşvünema bulmasına sebep olduğu tartışması kanaatimizce bizi fasit bir daireye hapseder. Hiçbir olayın boşlukta, kendi başına oluşmayacağını bildiğimizde karşılıklı etkilenmeleri en başta kabul etmiş oluruz. Öncelik, sonralık ilişkisinin bu noktadan itibaren bir önemi haiz olmadığı bilinir. Bu cihetten Dante’nin İtalyanca kullanmasının, birer kabile/şehir devleti hüviyetine sahip etraftaki prensesliklere etkisi ile, Makyavel’in Hükümdar’ı ile aynı kimselere yaptığı tavsiyeler, milliyetçilik oluşumunda etkili olmuşsa da burada siyaset mi edebiyat mı etkili oldu sorusu anlamsızdır. Tüm bu süreçleri tek bir noktaya, dile, Dante’ye veya İngiltere için Shakespeare’e, Almanca için Luther’e bağlamak zannımızca fazla indirgemeci olur. Elbette dil önemli bir unsur olarak burada iş görmüştür. Ne var ki ulusların oluşumunu, oluşturulmasını salt bu noktaya rücu ettirmek pek doğru görünmemektedir. Pek çok faktörün yanında konjonktürün de etkileri hesaba katılmalıdır. Burada bir küçük değini olarak, az önce zikrettiğimiz Luther’in Almancaya tesiri bağlamındaki sözümüze bir tavzih yapmalı. Luther salt bir çeviri meselesi olarak İncil’i Almancaya çevirmiş değildir. Bu durumda milli kimlik inşasına fazla bir katkısı olmazdı. Onun asıl yaptığı, evrensel din diline karşı hücumlarıdır. Dinin ümmetçi, kavimleri aşan mahiyetini aşındırmıştır. Kendince haklı nedenleri olsa bile mesele buraya varmıştır. Her kavmin, ulusun Tanrı’ya yakarma, ibadet etme hakları bulunduğu gibi kulağa ilk anda hoş gelen sözler, bireyselliği, keyfiliği ve giderek anarşi ve kaosu doğurmuştur. Kilisenin kurduğu amansız otoriteye isyan edeyim derken, dinin son derece indî, kişisel yorumlarına, -anadilde okuma adına- sonuna kadar kapı aralanmıştır. Kısacası, dinin halkları birbirine bağlayan ortak zemini tahrip olurken, dinî evrensellik manasız bir anlam adına önce şahsileştirilmiş, ardından siyasal iktidar hırslarının manipüle ettiği ulusal din olgusuna iş vardırılmıştır.

Ülkemiz milliyetçileri arasındaki ihtilaflardan biri de Kemalist ulusalcıların, “Öz Türkçe” adı altında, dildeki tüm İslami kelime ve kavramlara dönük saldırılarında görülür. Öyle ki dile asırlar içinde yerleşmiş, dinî heyecan ve hissiyatın tüm unsurları, ne idüğü belirsiz bir uydurukçaya kurban edilir. Bunun haricinde milliyetçiliği İslam medeniyeti ve kültürü dâhilinde sürdürmekte beis görmeyenler de merkeze Türkleri yerleştirip dildeki uydurmalara karşı çıkarlar. Bu cihetten Osmanlıca ecdadın hem yadigarı hem de dehasının bir eseridir.

Ayrıca yukarıda temas ettiğimiz çift dillilik hiç de eski bir hadise olmayıp bugün dahi devam etmektedir. Arapçanın gördüğü işi İngilizce elan sürdürmektedir. Arapça söz konusu olduğunda devreye sokulan ulusalcı hamaset, ecnebiler söz konusu olduğunda sessizliğe gark olmaktadır.

Bahsi kapatmazdan evvel şunu da söylemeli ki milliyetçilikle dil arasında doğrudan bir korelasyon yoktur. Aynı dili konuşup iki veya fazla devlete bölünmüş, farklı ulusalcılıkları olan devletler vardır. Bazı Türki veya Arap devletleri gibi. Tersinden ayrı dilleri olup tek bir çatı altında buluşanlar da vardır. Misal, Kürtler dil yerine büyük oranda dinin sağladığı müşterek kimlik paydasında birliği sürdürmektedirler. İskoçya örneğinde olduğu gibi bir anlaşma dâhilinde farklı dillerini ortak yurtta devam ettirenler de vardır. Keza, aynı kavim kökenli Slavların ayrı dillere ve de devletlere bölünerek ayrı millet görünümünü benimsemelerine de şahidiz.

Milliyetçilik ve Devlet İlişkisi

Milletlerle devlet paralelliğini kurmak yaygın bir anlayıştır. Millet oluşumunda esas olanın konuşulan dilden ziyade devlet olduğu söylenir. Yeryüzünde kimilerine göre altı bin3 kimilerine göre sekiz bin4 civarında konuşulan dilden bahsedilir. (Muhtemelen bu sayı malum sebeplerle hızlıca azalıyor olmalıdır.) Oysa bugün için iki yüz civarında devlet vardır. Bir çatı örgütü olarak tesis edilen Birleşmiş Milletler örgütü, ancak devletleri millet adıyla anar. Devletini oluşturamayanlar millet statüsüne sokulmazlar. Oysa bilinen bir gerçek olarak dünyada çok farklı kavim, ulus vardır. Keza dil konusuna işaret ettik. Devlete ilişkin en temel özelliğin, Max Weber referanslı, şiddet tekelini elinde tutmak olduğu belirtilir. Buradan hareketle devletler, kendi egemenlik alanlarında belirleyici ve kimlik inşacısı olarak da tebarüz ederler. Konumuz çerçevesinde bunun anlamı, ulusu devletin oluşturduğu ya da yaşatılmasına onun sebep olduğudur. Ernest Gellner’e göre, devlet ile ulus birbirlerinin nasibidirler. Bir araya gelmeleri gerekir. Burada yine sebep-sonuç, öncelik-sonralık tartışmaları başlar.

Devletin milleti inşa ettiğinin delilleri de milletin devleti kurduğunun karineleri de gösterilebilir. Hülasa, sanki bu konuda asıl olan, öncelik sorunsalından bağımsız, iki olgunun bir araya gelebilmesidir. Bu buluşma, örtüşme olmaksızın devletin ya da milletin olup olmayacağı bahsi diğerdir. Bugün itibariyle maalesef hemen her devlet, varlığının olmazsa olmazı gibi neredeyse sadece ulusa, millete sarılmaktadır. Bu durum, hakikatin evrensel ilkeleriyle; iyinin, doğrunun sınırlar ötesi mahiyetiyle çelişmektedir. Aslında burada da ilginç bir durum olarak bütün bu ayrımların ölçüsünü koyan, onayını sağlayan üst ve kuşatıcı bir çember, her yeri ve herkesi saran bir üst fikir, felsefe ya da ideoloji olarak tebarüz eden, adına ister modernizm densin, isterse çağdaşlık ya da sekülerizm densin, yaygın ve egemen bir anlayış vardır. Bu anlayış, büyük oranda ulusların tasdikinden, kabulünden geçmiş gibidir.

Dahası dünün krallarını, beylerini, devletlerini ortak bir merkezde buluşturan dinin yerine fokuslanmıştır. Ve din gibi kabul edilmekte, bütün yerel, mahalli, ulusal ayrılık ve ayrımları, bu temelde global bir potada eritmektedir. Modern uluslar bir yönüyle ayrı varlıklarmış gibi dururken, öte yandan birbirlerinin taklidi, kopyası, aynısı olmayı, zikredilen bu “yeni din”den gelen ilhamla becermekteler. Global köy görüntüsünün onca ulusa rağmen ortaya çıkabilmesi, dünyanın siyasal olarak milletler özelinde her gün ayrışmasına rağmen, tek tip, tek tür şekline bürünmesi bu yüzdendir. Milletler istedikleri kadar özgür ve bağımsız olduklarını söyleye dursunlar, dünya her gün, aynı dairenin, aynı potanın içinde erimektedir. Ulusal aidiyetlerin ve bağımsızlıkların kendi kendilerine yaptığı övünme, tapınma noktasına varsa da hal budur.

Devletler ve milliyetçilikler ilişkisinde üzerinde durulması gerekenlerden biri de “kendi kaderini tayin” meselesidir. Daha ziyade ABD Başkanı Woodrow Wilson (ö. 1924) ile anılan bu prensip, sonraları Vlademir Lenin (ö. 1924) tarafından da dillendirilmiştir. Fakat burada ilginç bir durum söz konusudur. Bu prensip Wilson ve Lenin’den epey önce İtalyan siyasetçi Mazzini tarafından kullanılmıştır. Mazzini bu ilkeyi zikrederken maksadı, parçalamak, bölmek değil, İtalyan şehir devletlerini, kendi iradeleri ile birleşmeye davet etmekti.5 Wilson söz konusu olduğunda bu prensip, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı dâhil yenilenlerin ardından ortaya saçılan devletçiklerin, zuhur eden yeni ulusçuluklarına rehberlik sunma maksatlı gibiydi. Lenin de mezkûr ilkeyi, sosyalizme geçme isteği göstereceklere yol açma niyetiyle dile getiriyordu. Hasılı, hukuki bir prensip gibi duran ve sunulan, halkların kaderlerini tayin hakkı, onu diline dolayana göre siyasal amaçlara hizmet kastı ve kaygısı ile ileri sürülüyordu.

Milliyetçilik ve Din

Milliyetçi oluşumların ortaya koydukları yerelliğe en fazla mukavemet eden dindir. Dinlerin, özellikle de İslam, Hristiyanlık ve Budizm gibi evrensel dinlerin, kavmî unsurları öne çıkartmaya dönük çabalara prim vermesi kendi iddialarıyla ve varlıkları ile çelişir. Ne var ki İslam dışındaki dinlerin modern dönemle birlikte büyük oranda irtifa kaybettikleri ve dolayısıyla devlet himayesine duydukları ihtiyaç sebebiyle milliyetçi gelişmelere uygun tavırlar, tasvipler içine düştükleri de yadsınamaz. Özellikle Budizm ve onun benzeri mistik diğer Doğu dinleri bu noktada bir seyir izlemekte, esasları ile çelişme pahasına, milliyetçi devletlere payanda olmaktalar. Yine muharref din olmak itibariyle prensip orijinalliğini çok evvelden yitirmiş ama dünün dünyasında bir şekilde işlevselliğini sürdüren Hristiyanlık da özellikle Katoliklik dışındaki mezhepleri ile ulusal devletlere her tür yardımı ve lojistiği sağlamaktalar. Sovyetlerin dağılmasının ardından Rusların Ortodokslukla hızlıca tesis ettiği ittifak bu cihetten okunmalıdır. Kısa bir zaman öncesine kadar ateist sistem altında, dinle münasebetlerini neredeyse sıfıra indirmiş olan toplulukların Sırp ve Bulgar örneklerinde de olduğu gibi, bilahare kiliseyle irtibatları artırıp onun sembolleri arkasına sığınmış yeni milli kimlikler oluşturdukları ortadadır. Bosna’da Mostar Köprüsü’nün hemen karşı tepesine inşa edilen dev haç, dünkü dinsizlerin, bugünkü trajikomik hallerinin sembolü gibidir.

Bugün her şeye rağmen evrensel ilkeleriyle ümmetçi duruşu sürdüren din İslam’dır. Katoliklik de bu konuda ısrarını devam ettirmektedir. İslam’ın halen zulme ve zalimlere karşı ortaya koyduğu mücadele, birçok cephede süren cihad hareketleri ve tüm bunlara dünyanın her yerinden verilen destek, hilafet gibi siyasi merkezî otoritenin kaybına rağmen anlamlı ve değerli gelişmelerdir. Bunları halen mümkün ve geçerli kılan İslam’ın cihanşümul vasfıdır. İslam ne bir sınıf kimliğine ve ortaklığına ne kavim ve kandaşlık yandaşlığına değer atfeder. Onun önemsediği tüm bunların ötesinde ve üstünde ahlakiliktir. Ahlakın tek ve sabit bir coğrafyası yoktur. O bütün zamanlar ve mekânlar için en geçerli kriterdir. Ahlakiliğin ne olduğu sorusuna ise tahrif olmamış, kaynağı ve orijinalitesi ile yegâne örnek olarak duran evrensel son din, en doğru cevabı verebilir. Evrensellik; sınıf, statü, ırk, dil, renk gibi ayrımları aşmakla mümkündür. Bugün evrensel diye sunulan beşerî ideolojilerin bahsi geçen tüm bu sıralamada defalarca sınıfta kaldığı aşikârdır. Hinduizm’in kast sisteminin benzerlerini üretip eşitlikten ve adaletten bahsetmek pişkinlik ve ikiyüzlülüktür. Burada şunu da zikretmeliyiz ki niyetlerinden bağımsız olarak Protestanlığın ve Reform hareketlerinin milliyetçi oluşumlara hizmet ettiği, onların işlerini kolaylaştırdığı bir vakıadır. Özellikle Protestanlığın dikkat çektiği kaynaklarla doğrudan ilişki kurma talebinin vardığı yer millilikle, onun talepleriyle örtüşmektir. Kitapla herkesin anadilinde ve dahası orijinal dile ihtiyaç duyurmayacak düzeyde “eşit” bir şekilde irtibat kurulacağının iddia edilmesi ulusalcı gelişmeler için önemli bir eşiğe işaret eder. Bugün ülkemizde dahi çoğu, adeta kes kopyala yapıştır usulüyle, muhtelif meallerden “seçki” yoluyla oluşturulduğu intibaını veren onlarca mealin bulunması ve bunların her muhitte müşterisinin olması, salt bireysel okumalara ve indî yorumlara işaret etmez, aynı zamanda genel birlik ve beraberliğimizin garantisi orijinal dil ve kaynaklarla aramıza mesafe girdiğini de gösterir. Bunun daha evvelden olduğu gibi, halkın dinî anlayışıyla (halk dini ile) okumuşun, ulemanın anlayışı arasında çoğu zaman görülen ayrımla alakası yoktur. Şöyle ki eski “ikilik”te ölçü, mikyas yine ulema idi. Halkın “hurafe”leri dinin esasları ile ölçülüp iş öyle sonuçlandırılıyordu. Bugün gelinen noktada “halk” hakikatin de ölçüsü haline getirilmiş durumdadır. Demokrasi adı altında bir tür halk meddahlığı ile şımartılan çoğunluk, esasen önemli pek çok karara müdahil değilken (değişik kurum ve odaklarca manipüle edilirken) kendisinde bir güç varmış intibaı uyandırılmaktadır. Esasen ne geçmişteki halk tam bir edilgenlik içindeydi ne de bugün halk bütünüyle her şeye müdahil. Bunun konumuzla alakası; fertlerin ulus aidiyetleri kazandıklarından sonra, tam bir hürriyete kavuştukları ve bununla ilintili olarak da dinlerini doğru(dan) öğrenme imkânına kavuştukları yanılsaması içine girerek ulusalcılığa yeşil ışık yakmalarıdır. Türkçe ibadet, Türkçe ezan gibi saçmalıklar da din eliyle milliyetçiliği teşvik sadedinde halen bile gündemde tutulmak istenmektedir. Milliyetçiliğin dinin yerine ikame çabaları da her yerde ve her şekilde sürmektedir. İnsanların doğuştan sahip oldukları yüce bir varlığa ibadet etme, ondan yardım dileme duygularının, ülkemizde Anıtkabir’de metfun kişiye dönük bir tür ayin görüntüleri eşliğinde icrası ulusalcılıkların dinden rol çalma çabası olarak okunmalıdır.

Milliyetçilik ve Vatan İlişkisi

Milliyetçilikler çağının aynı zamanda bir ikame çağı olduğu muhakkaktır. Bu ikamenin dinin özellikle Batı’da hükmünün azaltılması ile onun oluşturduğu boşluğu doldurmak üzere ideolojiler vasıtasıyla gerçekleştiğini biliyoruz. Kişilerin kendilerini nispet ettikleri, uğruna hayatlarını feda ettikleri kilise, din, kral, imparator gibi unsurlar hızlıca etkilerini yitiriyorlardı. Böylesi bir vasatta, ihtiyaç hasıl olduğunda insanlar, milliyetçilik veya başka bir ideoloji için ölümü göze almak durumundaydılar. Fakat bahsi geçenler, çok soyut ve hayaliydiler. Kitlelerin daha müşahhas, daha elle tutulur bir adanma sembolüne ihtiyaçları vardı. Vatan, insanların tarih, kültür, aile gibi somut gerçekliğinin adresi olarak bu işe çok uygundu. Üstelik, din dâhil pek çok kadim değer de bu yol(d)a araçsallaştırılarak ayarlanabilirdi. Nitekim öyle de oldu, vatan yeni oluşan ulusun somut kutsalı olarak yolunda ölmeyi bekleyen insanlara bağrını açtı. Modern savaşların binlerce kurbanı, vatan yolunun şehitleri olarak kutsandılar. Adlarına anıtlar dikilen bu insanları “Vatan için öldü!” diye kutsadılar. Vatan, yeni adanmanın adresiydi artık.

İslami literatürde yer alan; “Daru’l İslam” tabiri, bir bölgenin, yurdun İslami esaslar dâhilinde elde bulundurulmasını anlatır. Sınırları İslami egemenlik alanı belirler. Bu manada, diyelim Hindistan’da Müslüman Moğollar yönetiminde yaşıyorsunuz; Osmanlı topraklarından Balkanlar’a, İstanbul’a veya Hicaz bölgesine yerleşebilirsiniz. Veya Endülüs döneminde, oradan diğer Müslüman beldelere göç edebilirsiniz. Vatanınızın sınırlarını, inancınızın coğrafyası biçimlendirir. Gittiğiniz tüm bu beldelerde, aynı ya da benzer bir hukuk/fıkıh düzeneği, ortak akide, müşterek ibadetler sizi karşılar. Ezanın yankılanan sesi, ulaştığı her yer vatanınızdır. Tüm bu yerlerden ayrı olarak da doğup büyüdüğünüz topraklar vardır. Orası memleketinizdir. Tıpkı Resulullah’ın Mekke’si gibi. Lakin yurt Medine’dir. Yurt bir bütün olarak İslam beldeleridir.

Modern dönemlerle birlikte, Sinan Çetin’in “Propaganda” filmine de konu olan bir akraba öbeğinin ortasından sınır diye tel geçirmek gündeme geldi. Artık vatan, dinî ve akrabalık ilişkilerini önemseyen bir tasavvurdan uzaklaşmış, ulus denilen soyut bir kavram etrafında yeni bir aidiyet, yeni bir kimlik üreterek çok büyük oranda siyasal ayrımlar dâhilinde kendisini konumlandırmıştır. Kimi devletlerin ve buna bağlı olarak orada üretilen ulusların vatanlarının masa başında ve cetvelle çizildiği de malumdur. Bu meyanda, onu diğer vatanlardan ayıran, marş, bayrak, pasaport gibi millilik göstergesi sayılan unsurlar devreye sokulmuştu. Bizde vatanın Namık Kemal’in kullanımı dâhilindeki Osmanlı hudutlarını içeren anlamı da giderek yenilgi sonrası küçük bir bölgeyi, Anadolu yüceltmeleri eşliğinde betimler hale gelmiştir. Dahası bu vatanın, büyük oranda Misâk-ı Milli dâhilinde yeni şekillendiği ve buranın ancak elde kalmış bir avuç toprak olduğu olgusunun üzeri de örtülmüştür. Bu coğrafyanın bin yıllardan beri bizim öz vatanımız olduğuna ilişkin komik ve garip tezlere yer verilmiştir. Vatana ilişkin geliştirilen bu yeni “toprak merkezli” aidiyetin göbeğine de pagan dönem medeniyetleri olarak, Hititler ve Sümerler konmuştur. Selçuklu ve Osmanlı geçmişinin önemsizleştirilmeye, paranteze alınmaya çalışıldığı bu yeni tez, birkaç yönde ilerletilmeye çalışılmıştır. Şimdi M. Kemal nezaretinde girişilen resmî Türk Tarih Tezine bir göz atalım. İlgili tez “Tarih” kitabı adıyla dört cilt olarak basılmıştır. Şu satırlar birinci ciltten: “Türk’ün en az yedi bin yıldan beri gelip yerleşerek kendine mukaddes yurt (ifadeye dikkat: vadedilmiş toprak gibi Y.Ç.) edindiği Anadolu’da yapılan taharriler, bugün milattan evvel 4000 yıla çıkarılan Anadolu-Eti medeniyetinin kıdemini, her an birkaç asır daha maziye götürmektedir. Anadolu medeniyetinin, Mezopotamya veya Mısır medeniyeti kadar eski olmadığı iddiası varit değildir. Zira söylediğimiz gibi Mezopotamya ile Anadolu’yu işgal eden insanlar aynı ırktan ve aynı menşedendirler.”6 Aynı kitabın 33. sayfasında yer alan bir haritada da -ki bu harita uzun yıllar okullarda belletildi- insanlığın ilk çıkış yeri olarak Asya gösterilir. Buradan hareketle, bugünkü Türklerin önceli toplulukların, yukarıda beyan edildiği üzere, o vakitler yapılan araştırmalar sonucu tarihin ilk büyük medeniyetlerinin, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının Türk kökenli oldukları iddia edilir. Anadolu’daki medeniyet ise onlardan çok daha ileridir.

Hülasa Türk ırkının hususi ve çok müstesna bir ırk olduğu, uygarlık inşa etme potansiyelini havi en eski topluluk olduğu iddia edilir. Bunun telmih ettiği birkaç sonuç vardır. İlki Türkler çok köklü bir maziye sahiptirler. İkincisi bütün büyük medeniyetler onların eseri veya tesirinde kurulmuştur. Üçüncüsü, Anadolu coğrafyası sıradan bir coğrafya değildir. Türklerin kutsal yurdudur. Ve onlar buraya bin yıl önce değil, binlerce yıl önce gelmişlerdir. Bilahare Anadoluculuk olarak da karşımıza çıkan bu “toprak merkezci” milliyetçi yaklaşım bugün dahi muhtelif saçaklanmalarıyla variddir.

Boşluk ve Bunalım Çağının İdeolojisi

Milliyetçiliklerin ortaya çıktığı iklimin incelenmesi, hiç şüphesiz ki onların anlaşılmasında, kavranmasında çok önemlidir. Ulusalcılıkların şafağında dünyada neler oluyordu diye merak eden kimse, kabaca şunları tespit edebilir: Geleneksel anlam dairelerinin işlevlerinin azalması, yeni fikirler olarak meydana çıkan muhtelif ideolojilere zemin hazırladı. Neticeleri ile göz kamaştıran yeni bilim, eski nazariyeleri sorgulatmaya ve onları geçersiz kılmaya koyuldu. Bilahare ortaya çıkan faşizm kendisini 20. yüzyılın ilk dönemlerinde bilim olarak niteleyen ırk kuramı üzerinden meşrulaştırmaya çalıştı. Bilim, sihirli bir kelime olarak milliyetçilikler dâhil her sahada, arzı endam etmeye başladı. Kutsal kitapların tek atadan geldiğimizi beyan eden ifadeleri, Darwin ile, tabiattan türetilmeye ve bilahare güçlü olanın hayatta kalabildiği iddiasına alan açtı. Buna da “bilim” dendi. Helal-haram yerine, fayda-zarar kondu. Bütün dinlerin adalet vurguları eşliğinde gündemleştirdikleri yönetim ve siyaset ilişkileri, Makyavelci tutum ile, ‘Devlet için her şey mübahtır’a evrildi. ‘Komşunu sev!’ buyrukları ‘Ondan nasıl yararlanabilirim?’ ya da ‘Ona nasıl mal satabilirim?’ hırsıyla yer değişti. Hasılı, siyasetten iktisada, kültürden sanata her yerde baş gösteren alt üst oluşlar, toplumun kadim geleneklerini sarstı. Meydana gelen bu büyük umutsuzluk ve boşluk halini Nietzsche, “Tanrı’nın ölümü” olarak tanımladı. İnsan tüm kıymetlerinden sıyrılmış ve makinaların önüne atılmış halde duruyordu. Marksizm dâhil birçok ideoloji insanların bu düşkünlüğünden, bu düşüşlerinden adeta istifade için sıraya girmişti. Elbette onlar bunu kurtuluş ve çare olarak sunuyorlardı. İşte böyle bir vasatta milliyetçilikler, bir yönüyle sözde bilimden destekle, bir yönüyle duygusal arayışlar içinde olanların hislerine seslenerek “boşlukları” dolduruyorlardı.

Netice-i Kelâm

Milliyetçilik büyük oranda modern bir olgudur. Bununla birlikte modernitenin kaçınılmaz ve zorunlu sonucu sayılamaz. Daha esaslı temellerde, kutsala, Tanrı’ya yüz çevirmeyen bir modernleşme olsaydı -ki bu zannımca mümkündü(r)- ulus menfaatlerine ve kavgalarına sıkışmış bugünkü anlamsız ve amansız ayrılıklar ve kavgalar da büyük oranda olmazdı. Ne var ki ulus, modernitenin patolojik neticesi olarak gücünü, haklılığından, doğruluğundan değil, güçlülerin elinde bulunmaktan ve yaygınlığından alır. Birkaç yüz yılı bulmayan mazisi ile uzun insanlık tarihinin kısa bir dönemine bağlıdır. Bu kısa geçmişi ile onlarca, yüzlerce sorunu da beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Yaygınlığı, yanlışlığını şimdilik örtse de kısa soy kütüğünde iki büyük dünya savaşı vardır. Sayılamayacak ihtilaf, kargaşa, kaos da cabası.

Soykırım gibi akla havsalaya sığmayan vahşetler de milliyetçiliğin hediyesidir. İnsanları Allah’ın kulları yerine, tabiatın ve kör tesadüflerin ürünü; hayatı da imtihan yerine, zayıfa hayat hakkı tanınmayan bir savaş alanı olarak gören ideolojilerin tutunduğu dal milliyetçilik ve onun bağrından fışkıran ırkçılıktır. Farklı kavmi, ırki özellikleri barındıran her yerde, her coğrafyada, ulusalcı eğilimler fitne çıkartmıştır. Asırlardır bir arada yaşamayı becermiş kavim ve kabileleri, -Afrika’da da açıkça görüldüğü üzere- birbirine kırdıranlar ve bundan yararlananlar emperyalist milliyetçilerdir. Milliyetçilik dışarıya karşı ayrım ve farklılıkların altını çizerken, içeride tüm farklılıkları, ayrımları tek bir kalıba icbar eder. Burada farklılıkların insanlara ve insanlığa zenginlik katan, hoşgörü öğreten, ufuk genişleten tüm olumlulukları, yerini paranoyakça korkulara bırakır. Fıtrata doğrudan müdahaleler, zorbalıklar, kavgalar gırla gider. Batı’nın toprağında doğup büyüyen, insanları dışlayan, onları standardize etmeye fabrikasyon mamul noktasına taşımaya hevesli tüm bu milliyetçilikler tehlikelidirler. Sanayi Devrimi’nin tesirinde gelişen toplum modellerinin bugün yeni bir evre olarak “hızlı iletişim” dönemine varması, milliyetçi tutumlarda da değişik tavırlar doğurmaktadır. Ulusalcılıkların duygusal, irrasyonel temellerinin istismarı bu yeni dönemde yeni tahrik ve kışkırtmalara da sebep olmaktadır. Bununla birlikte dünyanın büyükçe bir köy haline gelmesi, ulaşımın, iletişimin hiç olmadığı kadar kolaylaşıp yaygınlaşması, insanların ulus kimliğine sığdırılmasını da zorlaştırmaktadır. Öte yandan post modern dönemle birlikte kimlik tanımlamaları ve aidiyet ilişkilerinde görülen parçalanmışlıklar, “büyü bozumu” ile başlayan modernliği, “yapı bozumu” noktasına taşımıştır. Döneminde kendisini dinin, kutsalın yerine ikame eden milliyetçilikler, insanın tabii/fıtri ihtiyaçlarından olan; bağlanma, güvenme ve gerektiğinde adanma durumlarını, duygularını dinden rol çalarak, onun yerine geçerek istismar etmişti.

Şimdi nefsten, hevadan gayrı, tapmaya, adanmaya değer hiçbir şeyin olmadığı bir “hiçlik” durumu söz konusudur. Şüphesiz bu, milliyetçiliklerin bittiği ya da yok olacağı anlamına gelmez. Onu elan yaygın bir şekilde, bazen aleni, bazen örtük7 olarak; okullarda, sokaklarda, hatta ne yazık ki camilere asılan bayraklarda bile görebiliriz. Haberlerde, TV’lerde yorumcu adı verilen zevatın dilinde, filmlerde kısaca her yerde görmemize rağmen, bu yaygınlık, milliyetçiliğin istikbalini garanti etmez. Bir zamanların yaygın, etkili akımlarından uzun yıllar bütün dünyayı sarsan sosyalizmin geldiği yer ortadadır. Güney Afrika’daki güçlü Apartheid rejiminin yıkılmasına hep birlikte tanık olduk. Naziler ve kudretli Hitler yok olup gitti. Milliyetçiliğin her daim süreceğini kim iddia edebilir ki? O hâlâ etkili ve güçlü olsa da eski dayanaklarının ve usullerinin aşındığını görebiliriz. Kadim birlikteliklerin esasını oluşturan dinler, Batı veya Uzak Doğu söz konusu olduğunda, bugün fonksiyonlarını yerine getiremez hale düşmüş olabilirler. İslam için bunu iddia etmek mümkün değildir. Bir taraftarlık veya hamaset hissi içine girmeksizin insaflı gözlerin gördüğünü biz de görebiliriz. İslam ne modernliğin ne de post modernliğin geçersiz kılacağı bir zemine yaslanır. Bizim hiçbir zaman, Japonların Şintoizm’e göre Güneş Tanrısının oğlu olduğuna inandıkları hükümdarları gibi bir devlet reisimiz olmadı. Bizim hiçbir zaman Hindistan’daki gibi toplumu birbirinden çelik duvarlarla ayıran, adaletsiz kast sistemi gibi bir inancımız olmadı. Bizim hiçbir zaman Katoliklerdeki gibi yanılmaz, tanrısal bir papamız olmadı. Onun için biz dünya sabitmiş, dönüyormuş dert etmedik. Bunu mutlak ve yanılmaz otoritelerimizin varlığını tehdit eden bir bilgi olarak da görmedik.

Binaenaleyh kimse, modernlik karşısında tutunamayıp yıkılan sahte, muharref dinlerle, insanlığa gönderilen son dini, onun son peygamberini ve korunmuş kitabını bir tutmasın. Bugün AB gibi seküler planda oluşturulmak istenen “ulus üstü” birleşmelerin, çok daha iyisini ve fazlasını yapmaya İslam muktedirdir. Yeter ki buna Müslümanlar hazır olsun. Realite ne olursa olsun, değişmez değildir. İdealler ölmedikçe, kaybedilmedikçe, gerçekler, hakikatin karşısında erirler. Tabiî hakikat diye bir davamız varsa. Ki var olmalıdır.

NOT: Türkiye’deki milliyetçilik konusuna, müstakilen değinmek gerektiğinden, bu yazıda pek fazla temas edilmemiştir.


1- Ş. Teoman Duralı, Hayatın Anatomisi, Dergâh Yay., 2. Baskı, 2020, s. 348.

2- Benedicth Anderson, Hayali Cemaatler, Metis Yay., 2. Baskı, 1995, s. 88.

3- Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik, TÜBİTAK Yay., 14. Basım. 2004, s. 40, 409.

4- Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, İnsan Yay., 1992, s. 89.

5- Ozan Erözden, Ulus Devlet, Dost Kitabevi, 1. Baskı, 1997, s. 101.

6- Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin (şimdiki adı Türk Tarih Kurumu) hazırladığı Tarih kitabının 1. cildi, Maarif Vekaleti Yayınları, İstanbul, 1931, s. 53.

7- Michael Billig, Banal Milliyetçilik, Gelenek Yay., 1. Baskı, s. 199-203. Kitabın evvel emirde dikkat çekmek istediği, milliyetçiliklerin her yerde, hepimize seslenen örtük mesajlarıdır. Yazar bunun, bilinç altına dönük, basit görünümlü bilinçli tarzlarla işletildiğini gösteriyor.

Yılmaz Çakır Arşivi