ABD-İsrail Orta Doğu’yu Uçurumun Eşiğine İtiyor
HAKSÖZ Sayı: 419 Şubat 2026

Bu hafta birçok göz Davos'taki Dünya Ekonomik Forumuna çevrilmişti. Ancak dünya İsviçre'ye odaklanmışken, artan gerilimlerin kaynama noktasına geldiği Orta Doğu'ya kesilen dikkatler azdı.

Filistin, Suriye, Lübnan, Yemen, Sudan, Irak ve İran'da uzun süredir devam eden krizler genişledi. Trump'ın izolasyonculuk veya Amerikan faaliyetlerini Batı Yarımküre ile sınırlama iddialarına rağmen ABD, Orta Doğu'ya derinden karışmış durumda ve bu durum her zaman bölgedeki insanların zararına oluyor.

Bölgedeki bu kadar sıcak nokta, bu kadar Amerikan beceriksizliği ve İsrail'in saldırganlığı zaten gergin olan durumu daha da kötüleştirirken, en büyük kırılmanın nerede olacağını tahmin etmek imkânsız. Ancak özellikle hassas birkaç alana bakmakta fayda var.

Filistin

Trump, Davos'ta Orwellvari bir isimle anılan “Barış Kurulu”nun açılış törenine başkanlık etti. Kurulun tüzüğünde Gazze, Filistin veya İsrail'den hiç bahsedilmiyor. Aslında Gazze'nin, BM Güvenlik Konseyinin kurulu onaylamasını sağlamak için Trump'ın kullandığı bir bahane olduğu ve böylece kurula küçük ama hak edilmemiş bir meşruiyet kazandırdığı açıkça ortaya çıktı.

Şu anda tamamı aşırı sağcı ve otokratik ülkelerden oluşan kurul, yarı-yönetimsel uluslararası bir organ olarak BM’ye meydan okumayı hedefliyor. Gazze'de Filistinlilerin boyunduruk altına alınması ve Gazze'nin gasp edilmesi sürecini yürütmesi planlanan yapı da yine bu sözde “Yürütme Kurulu”dur.

Yürütme Kurulu üyelerinden biri olan Trump'ın damadı Jared Kushner, Gazze için planını Davos'ta sundu. Bu plan Gazze’yi Filistinlilerin tanıyamayacağı ve zenginler için göz kamaştırıcı bir oyun alanına çevirmeyi öngörüyor. Bu vizyon, Gazze'deki Filistin nüfusunu azaltmaya yönelik somut bir plan içermiyor, ancak bu plan altında Filistinlilerin kendi topraklarında en iyi ihtimalle bir hizmetçi sınıfından daha fazlası olacağını hayal etmek zor.

Bu, şu anda sadece bir vizyon olarak kalırken, İsrail Gazze'de yeni bir askerî operasyona hazır durumda. Saldırı, İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki kontrol bölgesini genişletmeyi amaçlıyor ve Amerikan onayına bağlı olarak mart ayında yapılması planlanıyor.

Ne İsrail ne de Trump yönetimi, Gazze'deki silahların teslimi konusunda Hamas ve diğer Filistinli gruplarla müzakere etme isteği gösterdi. Hamas ise tam silahsızlanmayı kabul etmese de görüşmeye hazır olduğunu belirtti.

Bu konudaki hareketsizlik, İsrail'e yeni bir soykırım şiddeti dalgası başlatmak için gereken tüm bahaneyi verecektir. Görünüşe göre bu yöne doğru ilerliyoruz.

İsrail, Batı'da pek dikkat çekmese de Batı Şeria'da, İkinci İntifada'dan bu yana el-Halil'e yönelik en büyük saldırısını başlattı. Bu saldırının çok sayıda amacı olduğu görülüyor.

Bariz hedef, kilit önemdeki bir Batı Şeria kentinde işgali tahkim etmektir. Ancak işin içinde dahası var. İsrail, yerleşimcilerin rastgele şiddetine karşı eylemlerini olmasa da söylemlerini sertleştiriyor. Bu, ABD'ye verilmiş bir tepkidir ve amacı Filistinlilere yönelik şiddeti azaltmak değil, bu şiddetin kaynağını yerleşimcilerden güvenlik güçlerine kaydırarak onu daha “resmî” hale getirmektir.

Eşzamanlı gelişmeler, bu saldırının güçlü bir ideolojik bileşeni olduğunu da gösteriyor. İsrail, el-Halil’deki İbrahim Camii'nin en üst düzey iki Filistinli yöneticisinin 15 gün boyunca camiye girmesini veya orada namaz kılmasını yasakladı. Cami, bölgedeki Yahudiliğin en saygın yerlerinden biri ve Yahudi milliyetçiliğinin önemli bir merkezi olan Atababalar Mağarası ile aynı yerleşkeyi paylaşıyor. Geçtiğimiz yaz İsrail, sit alanının bir parçası olan Atababalar Mağarası’nın yönetimini devraldı. Bu, bölgedeki statükoda önemli bir değişiklikti. İsrail'in bu dönemde yöneticilerin girişini neden engellediği tam olarak belli değil.

Ancak bu eylem İsrail'in, Yahudi hacıların Kudüs'teki Haremü’ş-Şerif’e dua kitapları ve dua sayfaları getirebileceğine dair kararname çıkarmasıyla aynı zamana denk geldi. Bu, o bölgedeki mevcut duruma önemli bir darbe daha vurdu. Zira mevcut durum, bölgede Yahudi duasının yasak olduğunu öngörüyordu.

Bu dinî provokasyonların, gerilimin yüksek olduğu bir şehirdeki geniş çaplı saldırı ve Gazze’de devam eden kıyımla birleşmesi; İsrail’in Filistinlileri kışkırtarak bir karşılık vermelerini sağlamaya ve kendi kontrolü altındaki tüm bölgelerde şiddeti muazzam ölçüde artırmak için bir bahane yaratmaya çalıştığı izlenimini güçlendiriyor.

İran

Bu arada hem İsrail hem de ABD İran'da kaos yaratmaya hazır.

Son zamanlardaki protestolar İran İslam Cumhuriyeti tarafından bastırılmış gibi görünüyor ve İran hükûmeti şimdi olan her şeyden İsrail ve ABD'yi sorumlu tutmaya çalışıyor. İran'ı kapsayan internet karartmasının devam etmesiyle ortaya çıkan çeşitli anlatılar hakkında kesin bir şey söylemek imkânsız. Görünüşe göre İran'daki protestolar başladı ve organik olarak büyüdü. Başlangıçta hükûmet tarafından sınırlı bir şekilde ele alındılar, ancak bu uzun sürmedi ve yoğun şiddet ortaya çıktı.

Dışarıdan gelenlerin ise bu şiddetin tırmanmasında ne gibi bir rol oynadığı net değil. İran hükûmeti protestoları şiddetle bastırmaya giriştiğinde, orada pek bir kısıtlama olmadığı şüphesizdir. Ve elbette hükûmet sözcülerinin, şiddetin ABD ve İsrail'den gelen provokatörler tarafından, muhtemelen İran'ın son şahının oğlu Rıza Pehlevi ile iş birliği içinde başlatıldığını iddia etmesi, bunun kendi çıkarlarına hizmet eden bir argüman olduğu gerçeğinden kaçınmayı zorlaştırıyor.

Ancak kendi çıkarlarına hizmet etmek, mutlaka yanlış anlamına gelmez ve dış müdahale sorusu araştırılmalıdır. MOSSAD'ın İran içinde geniş bir ağı olduğunu kesin olarak biliyoruz. Bu ağ, geçen haziran ayındaki İsrail saldırısı sırasında İran'ın savunmasını felç etmede son derece etkili olduğunu kanıtladı.

Protestolar sırasında kalabalıkları kışkırtan gizli ajanların olduğuna dair bazı önemli tanıklıklar da var. Bunlar İsrail ajanları mıydı? Pehlevi ile iş birliği yapan yoksa ABD tarafından finanse edilen kişiler miydi?

Her şey mümkün ve henüz bu aşamada her şey spekülasyon. Bazıları bilgiye dayalı, bazıları ise değil.

Ancak İran'daki tehlike yadsınamaz. Bir provokatör ağı ve hatta ülkede Pehlevi'ye yönelik artan, ancak yine de azınlıkta kalan bir destek olsa da İran İslam Cumhuriyeti'nin düşmesi durumunda hükûmete dönüşebilecek gerçek bir siyasi yapının varlığına dair hiçbir işaret yok.

Bu, 1979'daki durumdan çok farklı. O zamanlar, Şah'ı devirmek için çok sayıda fraksiyon ve hareket örgütlenmiş ve bir araya gelmişti. Şah'ın yenilgisinden sonra, ülkenin bundan sonra nereye gideceğine dair İran içinde bir mücadele yaşandı. İslami devrim güçleri zafer kazandı.

Ancak bugün benzer güçler yok. İran İslam Cumhuriyeti'nin devrilmesinin en olası sonucu hem İran dışından hem de içinden çeşitli güçlerin doldurmaya çalışacağı bir güç boşluğudur. Bazıları, Suriye'deki iç savaş yıllarına benzer bir sonuç olasılığını görüyor. Libya muhtemelen daha makul bir karşılaştırma olur. Her ikisi de vahim olacak, İran topraklarının parçalanmasına yol açacak ve İran sınırları içinde kontrol altına alınamayacak bir karışıklığı içerecektir.

Arap liderlerinin Donald Trump'ı mevcut hükûmetin çöküşünü tetikleyebilecek bir İran saldırısından vazgeçmeye ikna etmelerini sağlayan şey muhtemelen -diğer tüm faktörlerden ziyade- buydu.

Benjamin Netanyahu bir süredir İran'a yeni bir saldırı için can atıyordu. Trump’tan itidal çağrısında bulunduğu iddiası, Trump'ın İran'ı tekrar bombalama tehdidinden geri adım atmasından sonra geldi ve neredeyse kesinlikle itibar kurtarma amaçlı bir önlemdi.

Yıkılmış ve savaşla harap olmuş bir İran'dan İsrail dışında kimse fayda sağlamaz. Aslında, böyle bir senaryoda İsrail muhtemelen bölgesel olarak çok daha güvensiz bir konumda olacaktır. İran'da ve çevresinde düzinelerce milis ve devlet çatışacak; İsrail'deki ve yurt dışındaki İsrailliler kesinlikle hedef alınacaktır.

Dahası, Batı'ya ne kadar dostane olursa olsun, meşru herhangi bir İran hükûmeti yine de Filistin davasını destekleyecektir. İran'ın hiçbir kesiminde İsrail'e karşı pek bir sevgi yoktur.

Suriye

Bu arada, Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Suriye hükûmeti, Beşşar Esed'in 2011'den beri kontrolünü kaybettiği toprakları geri almak için ilerleme kaydetmeye devam ediyor.

Şam hükûmeti, Kürt Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) esasen mağlup etti ve bunu Trump yönetiminin teşvikiyle yaptı. Bu durum Kürtleri, Amerikalı ortaklarının neden onları terk ettiğine dair şaşkınlığa düşürdü.

IŞİD'in düşüşünden sonra SDG, Suriye'nin kuzeydoğusunun büyük bir bölümünün kontrolünü ele geçirdi ve bölgede bir miktar özerklik kurdu. Ancak ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye, tek bir hükûmet altında yeniden yapılandırılmış, ABD destekli bölgesel altyapıya doğru yeniden hizalanmış ve Arap dünyasına tamamen yeniden entegre edilmiş bir Suriye görmek istiyor.

Türkiye elbette sadece Suriye’de değil, esasen kendi sınırında bir Kürt özerk bölgesi emsalinden de endişe duyuyor. Benzer bir yapılanma Irak’ta kısmen zemin bulmuş olsa da oradaki durumu hâlâ oldukça kırılgan ve bir iç gerilim kaynağı olmaya devam ediyor.

ABD, eş-Şara’nın Suriye’yi yeniden birleştirme çabalarını desteklerken işin içindeki bu karmaşık durumlardan büyük ölçüde bihaber görünüyordu. Tek bir Suriye yönetimi hedefi yanlış bir hedef olmasa da bu iş sadece tek bir anayasa hazırlamaktan ibaret değildir. Eş-Şara bunu anlıyor gibi görünüyor. Nitekim Kürtleri korumaya, özellikle de kültürlerini öğretme haklarını güvence altına almaya ve Kürtçeyi Suriye’nin resmen tanınan dillerinden biri yapmaya yönelik kararnameler çıkardı.

Yine de Rojava bölgesinin kaybı, işgal ettiği dört devletin sınırlarını kapsayan özerk bir Kürdistan'ın uzun vadeli umutlarına bir darbe vuruyor ve kuzeydeki mevcut ateşkesi sürdürmeyi zorlaştırıyor.

Eş-Şara, hâlihazırda Suriye'nin güneybatısındaki İsrail işgaliyle uğraşıyor. Bu işgal Şam'a tehlikeli derecede yakın. İsrail; Türkiye ve Suudi Arabistan'ın aksine, birleşmiş bir Suriye görmek istemiyor. Ancak ABD'nin bağlı olduğu bir politikaya nasıl karşı çıkacağı konusunda çok dikkatli olmak zorunda.

Eş-Şara, Kürtleri Şam'a karşı savaşmaktan alıkoyacak yollar bulmalı. Şu anda Suriye içindeki ve dışındaki Kürtler Batı tarafından ihanete uğradıklarını hissediyor ve eş-Şara konusunda endişeliler. Bu nedenle Şam, şu an için hassas İsrail cephesinde hiçbir şey peşinde değil. Ancak İsrail, tehlikeli bir bozucu konumunda. Etkisini genişletmek için askerî eylemlerle veya Suriye'den ihtiyaç duyduklarını iddia ettikleri "güvenlik tavizleri" konusunda Washington'da siyasi taleplerle Şam'ın işini daha da zorlaştırabilir.

Diğer Bölgesel Çatışmalar

Hem Suriye'deki hem de İran'daki istikrarsızlık, Irak'ı da yüksek alarma geçirmiş ve sadece Kürt bölgesinin bulunduğu ülkenin kuzeyinde değil, aynı zamanda İran ile olan ilişkilerinde de ciddi endişelere yol açmıştır. İran İslam Cumhuriyeti'ndeki istikrarsızlık kaçınılmaz olarak Irak'a da yansıyor.

Suriye'nin kuzeyinde artan çatışmaların Irak'a sıçraması neredeyse kesin. Irak Kürtleri, Suriye ordusunun o kadar ilerlemesi durumunda sınırlarını savunmak için seferber oldular.

Ayrıca, Suriye’nin kuzeyindeki kamplarda Kürtlerin gözetimi altında tutulan binlerce IŞİD mahkûmunun akıbeti konusunda da ciddi endişeler var. Şam ve SDG arasındaki görüşmelerin çoğu bu kamplar etrafında yoğunlaştı ve oradaki güvenliğin çökmesi korkusu Irak Kürt bölgelerinde ciddi bir endişe kaynağı.

Bu arada Suudi Arabistan, BAE'nin Güney Yemen üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde ortadan kaldırdı ve aynı zamanda Dubai'yi, çoğunlukla tekelinde tuttuğu Sudan altın piyasasından çıkardı. Bu durum, ABD'nin iki çok yakın müttefiki arasında gerginliği artırıyor.

Bu durum doğrudan bir savaşa evrilmeyecek olsa da Körfez vekâlet savaşlarının yol açabileceği yıkımın ve bölgesel çalkantının başta Yemen ve Sudan olmak üzere haddinden fazla örneğine tanık olduk. Bunun dehşet verici bir örneği, Sudan’da devam eden soykırımdır. ABD, tıpkı Gazze’de olduğu gibi burada da olayları durdurma gücüne sahiptir. Şayet BAE, Sudan’ın Hızlı Destek Kuvvetlerine silah göndermeye devam ederse ABD bu ülkeye silah satışını reddederek soykırımı engelleyebilir.

Bunlar bölgeyi tehdit eden durumlardan sadece bazıları. Hepsi birbirine bağlı. Suriye'de ciddi bir karışıklık, İran'da bir güç boşluğu veya ABD ya da İsrail'in önemli bir yanlış adımı, bunlardan herhangi birini tetikleyebilir ve bölgenin karmaşık ittifakları boyunca kan dökülmesine yol açabilir. Ortadoğu bir bütün olarak uçurumun kenarında ve eğer uçurumdan aşağı kayarsa tüm dünya bedelini ödeyecektir.

Mondoweiss / 24 Ocak 2026 / Çeviren: Tümer Erkin Çiftci

Mitchell Plitnick Arşivi