Sömürge jeopolitiğinin dili
Emrah İnci / Star Açık Görüş
Hafızası değişenin hikâyesi de değişir. Lügate sahip çıkmak kimlik yükümlülüğüdür. Türk ve İslâm dünyası, ithal kuramları sıyırıp öz hakikatini tebarüz ettirmelidir. Bütün bu çerçeveden sonra karşımıza çıkan esas soru şudur: Sömürge çağının cetvelle çizilmiş tariflerini neden yaşatıyoruz? Asli harcı İslam olan bu coğrafyaya neden hâlâ “Orta Doğu” diyoruz?
Alfred Mahan'ın Orta Doğu tanımı, 19'uncu yüzyıldaki kolonyal aklın kavramsal forma bürünmüş halidir. Avrupa tecrübesiyle tekelleşen yeni nizam, küresel bir mülkiyet iddiasıydı. Dünyanın geri kalanı Batı'ya olan uzaklıkları kadar anlam kazandı. Orta Doğu, sömürge dili sözcüğüdür. Batı pusulasından doğmuş bu kavram oryantalizmin yetkin mühendislik örneğidir. Fas ile Umman'ı, Yemen ile Lübnan'ı, Türkiye ile Körfez'i aynı sepete koyar. Dar anlamıyla ele alındığında dahi Süveyş'ten Basra Körfezi'ne uzanan bu yapay bütünlük gerçek değil.
"Temsil edilen" olma hâli
Selçuklu ve Osmanlı, coğrafyayı içeriden okudu. Her isim, kendi medeniyet havzasının adıyla ve tarihinin diliyle yaşadı: Bilâdü'ş-Şâmdedi, Cezîretü'l-Arab dedi, Mağrib dedi, Mısır dedi. Aynı Mısır'a Batı "Egypt" dedi; Mağrib olarak anılan Fas'a ise "Morocco". Her iki ülke de Latin harfli metinlerde kendilerine biçilen isimleri kabullendiler. Edward Said'in, Şarkiyatçılık kitabında epigraf olarak kullandığı Marks'ın "Kendi kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir" cümlesi, Batı bakışıyla tanımlanmanın ibretlik örneğidir. Said'in vurguladığı o "temsil edilen" olma hâli gönüllü olarak sürdürülse de kendi anlam dünyasıyla var olan medeniyetler de oldu. Tahran, "Persia" adlandırmasına karşılık İran adını benimsetebildi. Hindistan'da "India" yerine "Bharat" tartışmaları gündemde. Myanmar, "Burma"yı geride bıraktı.
Türkiye'ye de ayrı bir parantez açmak gerekir. Ankara uluslararası platformlarda "Turkey" yerine "Türkiye" adını kabul ettirdi. İçeride Orta Asya yerine Türkistan ile başlayan millî maarif süreci var. Osmanlı vesikalarında yer alan "Adalar Denizi"ne dönülmesi, kanunda geçen adıyla "Sevk ve İskân Kanunu"nun kullanılması, "Sefer" adıyla meşrulaştırılmak istenen yağmaların "Haçlı Saldırıları" olarak anılması ve "Coğrafi Keşifler" etiketiyle sunulan emperyalist yağmaların "Sömürgecilik Politikaları" şeklinde ifade edilmesi millî bir mesuliyetti. Batı ise geçen 6 asra rağmen Türkiye özelinde Konstantinopolis adını diri tutma gayretini sürdürüyor. Akademi, siyaset ve medyanın bu ismi kullanmaktaki inadı masum bir alışkanlık değil. Istanbul (Not Constantinople) şarkı sözünde ifade edildiği gibi: "Hayır, Konstantinopolis'e dönemezsin."
"Kamus namustur"
Edebiyat kürsülerinde hocalarımızın sıkça hatırlattığı bir kaide vardı: "Kamus namustur." Mesele, hafızadır. Hafızası değişenin hikâyesi de değişir. Lügate sahip çıkmak kimlik yükümlülüğüdür. Türk ve İslâm dünyası, ithal kuramları sıyırıp öz hakikatini tebarüz ettirmelidir.
Bütün bu çerçeveden sonra karşımıza çıkan esas soru şudur: Sömürge çağının cetvelle çizilmiş tariflerini neden yaşatıyoruz? Asli harcı İslam olan bu coğrafyaya neden hâlâ "Orta Doğu" diyoruz?
Filistin neydi ve neredeydi?
Siyonistlerin dini fanatizmle mekânı tarihten koparma teşebbüsü, Filistin meselesinin en derin katmanlarındandır. İsrail, Filistin adını silmeye çalışıyor. Oysa bu coğrafya, asırlardır bu isimle tevarüs etti. 20'nci yüzyıla değin kartografik kaynaklarda "İsrail"in karşılığı yok. Siyonist rejimin yürüttüğü terminoloji tahrifatını görmek gerekir.
İşgal devletini ayakta tutmaya çalışan küresel destek ağı, kavramları yeniden tanımlayan dil ablukasına himaye sağlıyor. Balfour Deklarasyonu ile "Yahudiler için ulusal yurt" sözü veren İngiltere'de British Museum, antik galerilerindeki çoğu haritadan "Filistin" ifadesini kaldırdı. ABD Dışişleri Bakanlığı, internet sitesinin ülkeler ve bölgeler sekmesinde yer alan ülke isimleri arasından Filistin'in adını çıkardı.Abluka, algoritmaların soğuk kodlarıyla da sürdürülüyor. Avucumuzun içindeki ekranlara yön veren harita platformları, tarihsel adlandırmaları görünmezleştirerek oryantalist anlayışın teknolojik devamlılığını sağlıyor.
"Aşkelon" ile örtülmek istenen Askalan'a "Hebron"a sıkıştırılan El-Halil'e "Tel Aviv" ile ikame edilmeye çalışılan Yafa'ya, "Aşdod" diye metalaştırılan Esdud'a tarihini ve hafızasını geri vermek gerekir.
Türk hafızasından arındırılma çalışmaları
Meselenin diğer veçhesi bölgenin Türk hafızasından arındırılmasıdır. İşgalciler; Türkler tarafından inşa ettirilen güzide eserlerin bir kısmını tahrip etti, bir kısmını ise tarihî kimliğinden ve asli kitabelerinden kopararak kendi anlatısına mal etti. "Davud Kulesi" diye sunulan sembol yapı, Osmanlı döneminde surlara eklenen mescidin minaresidir. Şehri kuşatan surlar ve Eski Şehir'e açılan tarihî kapılar, Kubbetüssahra'yı süsleyen çiniler... Hepsi Osmanlı'dan yadigârdır. Napolyon'un Doğu seferini durduran Osmanlı kumandanı Cezzâr Ahmed Paşa'nın Akka'da inşa ettirdiği cami, Akdeniz kıyısında ecdadımızın zafer hatırasıdır.
Kudüs'ün tarihsel serencamında şehre en uzun süre hâkim millet Türkler olmuştur; bu hâkimiyet sekiz asırlık tarihî derinliğe ulaşır. İstanbul'un fethinden 400 yıl önce Filistin'de Büyük Selçuklu ordugâhı vardı. 1517'den 1917'ye uzanan dört asırlık Osmanlı idaresi; Kudüs-i Şerif'i vakıflar düzeniyle korunan müstesna bir şehir olarak yaşattı. Kanuni'nin Yafa Kapısı üzerine yazdırdığı "Lâ ilâhe illallah, İbrahim halîlullah" ibaresi bu düzenin nişanesidir. Filistin meselesinde en zengin arşiv kaynağına sahip ülke Türkiye'dir. İsrail'in devlet tarihine dayanak gösterdiği Siloam Yazıtı dahi İstanbul'dadır. Devletin tuttuğu defterler, vakıf kayıtları, mahkeme sicilleri, fermanlar ve beratlar elimizde. Bu kertede Osmanlı belgeleri ile kültürel mirasımızı kayıt altına almalıyız; Falih Rıfkı'nın satırları arasından Zeytindağı'na yeniden bakmalıyız.
Akademik camiada Şark'a dair çalışma yapıp da Yahudi kökenli Bernard Lewis'in eserlerini okumamış kimse yoktur. Lewis'i şarkiyatçılığın duayeni yapan asıl unsur, 1950'li yıllarda İstanbul'daki Osmanlı Arşivi'nin kapılarının kendisine özel bir izinle açılmasıdır. Lewis, elde ettiği küresel otoriteyi Osmanlı Devleti'nin birinci elden belgelerine borçludur. Oryantalist fikirleri, bizzat bu Osmanlı belgelerinin gücüyle yeniden ambalajlayarak sunmuştur. Türkiye'de uzun yıllar, işgal devleti İsrail'i olduğundan daha büyük, daha muktedir ve daha belirleyici gösteren bir retorik kuruldu. Biz kim olduğumuzu berrak biçimde tarif edemedik; karşımızdakinin gölgesi de olduğundan büyük gösterildi. Medeniyet mirasımızla ve bölgede bıraktığımız izlerle kurduğumuz bağ zayıflamıştı.
Ankara, İsrail'i tanıyan ilk İslam ülkesi olmanın tarihî mahcubiyetini geride bırakmış; Filistin meselesinin ahlaki ve siyasi ağırlığını gözeten duruşu tahkim etmiştir. İsrail, Gazze'nin yıkıntıları üzerinde propaganda savaşını kaybetti ve artık dünya tarafından reddediliyor. Filistin, bir asır öncemizin en önemli dersidir. Mescid-i Aksa, üzerindekiler ve altındakilerle İslam mülküdür. Gazze, tüm insanlığın davasıdır. Mücadelesiyle insanlığın yüzünü ağartan cesur halka selam olsun!




