ABD’nin Ruh Hali: Ekonomi Benim, Savaş Hepimizin!
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

Donald Trump, İran saldırılarıyla ilgili “İsrail istediği için saldırmadık, biz zaten saldıracaktık, hatta İsrail saldırmasaydı onları da savaşa katılmaya davet edecektik.” dedi. Oysa birkaç saat önce Dışışleri Bakanı Marco Rubio, ilk saldırı planını İsrail'in yaptığını, ABD'nin de ona eşlik ettiğini söylemişti.

Siyonist işgal rejiminin ABD’de azalan etki alanını yeni bir saldırı dalgasıyla tamir etmek istediği açık. Bu yazı, ABD’yi İran’a saldırı eşiğine getiren Siyonist aktörlerin dış müdahale ve işgal politikalarının izini sürecek. Son tahlilde, ‘Zaferin yedeği olmaz!’ prensibiyle, zafer algısı yaratana kadar toplu savaştan kaçınmayacaklarını kanıtlamaya çalışacak. ABD seçmeni yarım kalan bir savaşın faturasını her zaman başkan koltuğunda oturanlara çıkarmıştır. Bu nedenle, eğer Trump İran veya tetikleyeceği başka bir savaşı kazanamayacağını görürse her yola başvuracaktır. Bu yönde Cumhuriyetçilerin olgunlaştığını çeşitli verilerle ortaya koymaya çalışacağım.

Trump'ın Grönland ve Kanada’nın ilhakı talepleri bir 19. yüzyıl müstemlekeciliğine dönüş arzusuydu. Bu tepkinin arkasında yatan dünyaya nizam vermeye çalışan kartları yeniden karacak bir arayıştı. Cumhuriyetçi kanadın şahin akıl hocalarından Walter Russell Mead, ABD Başkanı’nın, sözlerine değil icraatlerine bakarak tanınabileceğini söylerken uluslararası aktif müdahil ve mütecaviz formata ilişkin ipucu veriyordu.

ABD’nin ekonomik çıkarlarını her şeyin üstünde tutan tek taraflı ve dayatmacı anlayış, örneğin küresel gümrük tariflerini bir kalemde şişiriveriyordu. Kibir ve benmerkezci otoriterlikle yoğrulmuş söz konusu siyaset, ABD’nin içinde yükselen ırkçı dalga Minnesota’da Göçmenlik Birimi (ICE) gün ortasında işlediği cinayetle baltayı taşa vurunca ülke kaosa girdi. İran savaşı, sokak hareketliliğini dindirmek için sıcak patatesi itina ile içerden alıp ABD dışına taşıma hamlesiydi, bir yönüyle. Epstein belgeleriyle Siyonist lobi Trump’ı içten içe esir alacak bir kuşatma sahneliyordu. İran’a saldırı, Gazze’de ateşkesten hoşnutsuz Siyonist lobinin kaşıntısını aldı. Nitekim İsrail, hayati yardımların geçtiği Refah Kapısını savaş bahanesiyle kapatıverdi.

Trump yönetimi, Epstein belgeleriyle arkası yarın gibi patlayan skandalları savacak, nefes alacaktı.

Trump’ın gümrük tarifesi salvoları sırasında ‘dediğim dedik çaldığım düdük’ türünden takındığı tek taraflı tavır, 28 Şubat’ta başlayan İran saldırılarından hemen sonra askerî ittifak beklenti ve taleplerine evrildi. Ekonomik çıkarcılığın yerini askerî hedefler alınca, İngiltere'nin ABD-İsrail saldırılarına sadece savunma amaçlı üs sağlayacağına ilişkin kısıtlı desteğine Trump tepki gösterecek, bu konuda üslerini kapatarak daha keskin karşı duruş sergileyen İspanya ile her türlü ticari bağını keseceğini açıklaması gecikmeyecekti. Trump, 3 Mart’taki demecinde İran’ın Körfez ülkelerine saldırısından duyduğu şaşkınlığı itiraf etti. Besbelli darbe alan trilyonlarca dolarlık Körfez ekonomisi artan enerji ve petrol fiyatları ve ABD askerî varlığına yönelik ciddi tehdit sebebiyle savaş gerçeğiyle gün yüzüne çıkmıştı. Trump’ın daha geçen seneki Ortadoğu turunda trilyonlarca yatırım sözünü aldığı Körfez ülkelerinin atardamarları darbe alıyordu. Bu etki şüphesiz ABD çıkarları ile ile sınırlı kalmayacaktı. An itibariyle ABD ekonomisinin finans damarları eşitli şekillerde tehdit altında. İran, herkesin şaşkın bakışları arasında yakın uzak ülkeleri ateşe atarak savaş etkisini yaygınlaştırmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan savaşın yaygınlaşma eğiliminden duyduğu endişeyi dile getirirken “İran’daki rejimin ömrü” hakkındaki sorular kadar, İran’ın Lübnan ve Yemen’deki ittifak uzantıylarıyla nerede ve nasıl duracağı sorusunun cevabı da önemli hale geldi.

Yükselen Başkan

Trajectory of Power The Rise of Strongman Presidency (İktidar Yörüngesi Güçlü Adam Başkanlığının Yükselişi) kitabının yazarlarından William G. Howell’in deyişiyle ABD Başkanı’nın yapacağı şeylerin sınırı yok. Bu yüzden, iktidar alanı Trump’a sonsuzmuş hissi veriyor. Howell’in ifadesiyle: “Güçlü liderlik özlemlerinin ötesinde Trump, ne iyi tanımlanmış bir liderlik modelini ne de belirli bir yönetim ilkeleri dizisini takip etti. Bunu mümkün kılamayacak kadar disiplinsiz, hükümet ve tarih konularında cahil ve kendisine fazlasıyla odaklanmıştı. Tam olarak istediğini yapmaya niyetliydi ve o kadar sık, o kadar çok farklı alanda ‘güçlü adam’ davranışları sergiledi ki bunlar basit bir özetlemeye veya sınıflandırmaya meydan okur niteliktedir.” (s. 184)

ABD’nin, Çin ve Rusya ile direkt mücadele etmek yerine aynı safta yer alan İran gibi görece daha az riskli ülkerin gücünü törpülediği yolunda analizler yapılıyor. Bu konuda ABD güç tesisi adına egemen ataklar yaptığına şüphe olmamasına ragmen, Putin gibi bir diktatöre ve dolasıyla Rusya’ya karşı inandırıcı bir mücadele reçetesi de doğrusu gözükmüyor. Trump’ın dış politikasındaki yeri itibariyle daha açık bir muarız konumdaki Çin’e karşı zayıflatıcı ve kuşatıcı olacağı yolundaki iddialar ise abartılı. ABD'nin saldırdıkça eriyen cephanesi, bir başka deyişle savaş gücü dolayısıyla az çok zaafa uğramasını fırsat bilecek bir Çin tehdidinden söz ediliyor. Çin’in Tayvan’ı işgal ederek militarist bir cevap vermek yerine, jeopolitik ortamı ABD ile başta ticari ilişkilerini onarmak için fırsat olarak kullanması muhtemel. Rusya, ABD ve Çin'in birbirleriyle didişen düşmanlar olmak yerine, rekabetçi ama doğrudan düşman olmayan bir yörüngede yeni dünya düzenini tekmil edeceğine ilişkin emareler az değil. Yakın zamanda çeşitli yolsuzluk bahanesiyle kapatılan Çin merkezli ‘Thai Enstitüsü’ yayımladığı bir raporunda ABD ile Çin'in bilek güreşine girmek yerine dünya bölüşümünde uyumlu davranmalarının karşılıklı çıkar gereği olduğunu yazdı ve Çin’i, ABD ile iş birliğine çağırdı.

Egemenler arasındaki rekabetçi yeni yörünge, askerî güce sahip olanın ezici yumruğunun mutlak belirleyici olacağı bir dönemin eşiğinde olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Toplamda bütün ülkeler için silahlanma yarışını kamçılayacağı da malum.

Gazze’nin bize öğrettiği bakış açısı ve hassasiyet olayları yorumlamadaki mihenk taşımız olmalı. Hele İsrail gibi Ortadoğu karakolu olmaktan dünya çevik gücüne terfi eden bir mücehhez düşman varken başımızda, bu hassasiyet daha bir belirleyici hale geliyor. ABD, Venezuela ve Küba gibi ülkeleri hizaya getirmeye çalışırken Çin ve Rusya Müslümanlara yönelik sindirici hedeflerini tahkim ederek markajı artıyorlar ve artıracaklar. Bunun toplu bir mücadele gerektirecek boyutlarda olması beklenmeli; kopuk kopuk gözüken müdahale ve saldırıların Gazze’de yaşandığı gibi yıpratma, sindirme ve yok etme planlarından başka bir şey olmayacağı anlaşılıyor.

Hukuk ve uluslararası teamüllerin seksen yıldır görülmedik risk altında olduğu kaygıları arttı. Bakan Fidan’ın, İran’a yönelik savaşın hemen öncesi 27 Şubat tarihinde, ABD hariciyesinin İran ile diplomatik görüşmelerin olumsuz sonuçlandığını açıklama gereği duymaksızın savaş evresine geçmesinin usulsüzlüğüne işaret etmesi bu keyfiliğe ilişkin vurgulardan sadece biri.

Kanaat sahibi çevrelerin bir kısmı, ABD’nin artık yeni bir savaşa girmeyeceğini dile getiren Trump'ın İran müdahalesini anlamakta zorluk çekiyor. ABD, Afganistan’dan askerlerini açık bir yenilgi sonrası Ocak 2021’de çektikten sonra ve Suriye'de de yeni yönetimi tanımıştı. Afganistan’dan çekilme kararına temel gerekçe olarak askerî maliyetlerin çok yüksek oluşu gösterilmişti. Sırf bu bile gelecekteki savaşlara set çekmekten çok, seri ve nokta atışı (lider ve lider kadrolarına suikast gibi) operasyonlarla kısa zamanda sonuç almaya yönelik stratejileri kökleştirme gayretine bir işaretti aslında. Çevre çatışmaların ihtimal ve zemini zayıflarken, tek bir savaşa odaklanmak esas hale geliyordu. O zaman da en yakıcı savaş imkanları kullanılacaktı. Eğer durum gerçekten böyleyse bu yakıcılığın neresinde şimdi bu savaş? Yukarıda işaret ettğimiz yarım kalan bir savaş kabul edilmeyecekti. Gelişen hâkim psikoloji bu.

ABD Cumhuriyetçiliğinin Seyri

ABD Başkanı Trump'ın, Kongrenin yasama gücünü kırarak güçlü ve hatta tek başkan konumunu güçlendirdiği bir vakıa. Yasama ve yürütme erkinin iplerini eline alan bu dalgalı süreç, son dönemlerde etkisiz dış politika ve sembolik ABD Başkanı tahlillerinin güncellenmesini gerektiriyordu. Cumhuriyetçi lider, Ronald Reagan'ın, Demokrat Başkan Jimmy Carter yönetiminin tersine dış dünyada Libya, Nikaragua saldırıları ve Granada işgalleri ile daha angaje bir dış poltika arzuluyordu. Baba George W. Bush Körfez müdahalesi ile ABD’yi savaşa soktu. Demokratların başkanı Clinton'ın, Carter gibi -sahaya inmediği için- işgalsiz dış siyasetini, George Bush’un ‘terör ekseni’ adı vererek giriştiği Irak ve Afganistan işgalleri izledi. Neoconcu da denilen özünde dayatmacı ve işgalci ‘demokrasi ihracı’ misyonu öne çıkarıldı. Dick Cheney gibi savaş makinesi üreten, pazarlayan ve siyaset yapan şahin Cumhuriyetçilerin elinde işgal derinleşti. Çin ve Rusya, Bush’un siyasetine açık destek vererek Müslüman oluşumlara karşı ortak mücadele hattı oluşturduklarını ilan etti. Rusya ve Çinli liderler bu sayede Müslümanları hedef göstererek diktalarına güç kattılar. Geniş şer ittifakı Müslümanlara fiziksel ve söylemsel düşmanlığın prim yaptığı raddeye taşındı. Demokrat Başkan Obama ve Biden dönemleri dış müdahale alanlarında pasif geçti. Obama’nın söz verdiği halde Beşşar Esed'in artan zulmüne sessiz kalması ve kırmızıçizgi ilan ettiği halde 2013 yılındaki kimyasal silah kullanımını bile görmezden gelmesi Demokrat bir başkan için normal sayılsa da hanesine kayıtsızlık ve ikiyüzlülük olarak yazıldı. Biden'ın 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı’ndan sonra Siyonist azgınlığa karşı yer yer sessiz kalması ve dahası sağladığı destek ortamı Demokratların, zalimlerin ekmeğine yağ süren tutumları olarak yakın tarih hafızasına kazındı. Cumhuriyetçi başkanların sıcak dış müdahalelerinin son halkasını oluştururken Trump’ın, sahada müdahil olma çıtasını diğer bütün başkanlardan fazla yükseltmeye aday olduğunu gözlemleyebiliriz.

ABD’de çoğu analist çevre, Trump eleştirisini Demokrat şapka takarak yapıp bitirdiklerini sanıyorlar. Sistem dışı çabalar bu nedenle değerli, zira eleştiri sarkacı Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında takılı kalınca kanaatler partizanlaştıklarıyla kalıyor.

Trump'ın bugün klasik bir Cumhuriyetçi profilinden farklı olarak Richard Nixon ve Ronald Reagan döneminden bugüne gelen sistem içi idari ve bürokratik engelleri bertarafaf ederek mutlak komutan ve tek karar verici ve uygulayıcı statütüsüne oynadığı kabul gören bir tespit. Bazıları bunu neconservatism bazıları Tanrı (Evangelizm veya Judeo-Hristıyanlık) adına yaptığını söylerken haksız değil. Yukarıdan aşağı sıraladığımız başkan icraatlerine baktığımızda seçmenlerin tercihlerinde savaşsız ortamdan adeta sıkılıp savaşı çağıran başkanlar seçtiği ama savaşı zaferle taçlandıramadıklarında da cezalandırdıkları bir şablon görebiliriz. Aktardığımız veriler, Trump’ın selefi Cumhuriyetçiler gibi dış müdahalelere girişeceği ama zafer algısı yaratmadan savaş sahnesinden çekilmeyeceğini göstermektedir.

Jacksonianism Ayağı

Olaya Walter Russel Mead gibi Jacksonianism adı verilen 19. yüzyılda Andrew Jackson'un (1829-1850) güçlü başkan ekseninde müdahaleciliği öne çıkardığı siyaset biçimini yeniden ısıtarak Amerikan ideali olarak sahiplenmekteler. Jacksonist pozisyon, Jeffersoncu anayasacı ekole zıt bir duruşun altını çizmekte. Jeffersonculuğun dış politikada daha diplomatik zeminde karşılıklı alışverişe alan açan tarzının tersine Jacksonianistler, Amerikancı bir kampta ortak menfaat çerçevesinde birleştirilen müdahaleci anlayışı dayatıyorlar. Bireycilik pohpohlanırken, ABD şovenliği anlamında kolektif bütünlük isteniyor. Etnik tanım yerine ülküde uzlaşıklık ile farklı kesimler meczediliyor. Vatandaşların dini ne olursa olsun, “İngilizce dua ettikten sonra mesele kalmaz!” tarzında bir kuşatıcılık veya meşrep genişliği söz konusu. Altını sağlam bir Amerikancılığın doldurduğu bu modern milliyetçilik formu dış müdahaleler konusunda kendini biliyor ve acımasızlaşıyor. Sonsuz hoşgörülü kisvesi adı altında dindarlık hoşgörüsü dinde revizyonu kutsuyor. Dinlerin üstünde bilimsel tapınç olarak Darwinizm’e özel yer açıyor ve onu bayraklaştırıyor. Hummalı savunucularından Russell Mead, ABD'nin II. Dünya Savaşı sırasında sırf Tokyo’da 800 bin Japon öldürmesini özgürlük ve refahı için meşru görebiliyor. Bu sayıya daha Nagasaki ve Hiroşima’daki atom bombardımanında ölenler dâhil değil. Amerikan özgürlüğü öyle az değil çok ama çok kanla yazılan bir geçmiş olabilir ancak bu anlayışın mensuplarına göre.

Trump'ın havadan yağan füzelerle İran halkına özgürlük getireceğine ilişkin fazladan bir heyecan dalgasına kapıldığını düşünüyorum. İran rejimi çabucak yıkılsaydı ve protesto hareketi kendi ağırlığını koyabilseydi, Trump bu sonuçtan dolayı ‘Nobel Barış Ödülü’ne aday olmak isterdi. İngiltere Başbakanı Keir Starmer “Havadan bir ülkeye özgürlük yağmaz!” derken müstehzi bir eda ile mi konuşuyor yoksa klasik Atlantik politikasını yeniden ihya ederek saf sıkılaştırma için pazarlık peşinde mi? Tahminine gore İşçi Partisi Irak Savaşı’nın bütün utanç verici mirasını silkelemek istemesine rağmen İran saldırısının uzaması halinde İngiltere ABD’den uzaklaşmaz, yakınlaşır. Bunun için ille de başbakanın Churchill olması gerekmiyor ne yazık ki!

Üzerlerine binlerce ton bomba yağan İran halkının iç hesaplaşmaları erteleyerek dış düşmana odaklanacakları iddiası güçlü bir şekilde dile getiriliyor. Eğer mesele ABD için protesto hareketlerine alan açıp nefes aldırmak olsaydı, dizginlenemez Jacksonianist politikaların bir sonucu olarak şehir bombardımanı yoluna gidilmezdi. Gerekirse bütün bir İran halkını cezalandırmak amaçlı bir savaş ve onun yıkıntılarının resmi orta yerde duruyor.

Başta değindiğimiz İsrail'in son İran saldırılarındaki belirleyici rolüne ilişkin tartışmalara gelecek olursak şunu söyleyebiliriz: 24 Temmuz 2024’te ABD Kongresinde Netanyahu, Winston Churchill’den alıntıyla “Bize mühimmatı (silahları) çabuk verin, işi çabuk bitirelim!” diye konuşurken İran'ı da hedef gösteriyordu. Filistin direnişinin onurlu halkası Hamas'ın belli miktarda İran’dan aldığı destek Hamas'a verilen desteğin halkalarından sadece biri. Ama yine de bir katkı halkası. Bu yanıyla Hamas'ın İran saldırılarına karşı neden daha bir hassas olduğu anlaşılabilir. İsrail'in Gazze üzerindeki hesapsız zulmüne rağmen kazançlı çıkamaması, direnişe diz çöktürememesi gelecek planlarını daha radikal politikalara yöneltti. Savaşı yaygınlaştırarak ABD’nin yanında ahbap silahşör gibi rol alması Siyonizm’in, Yahudi etnik ve dinî temellerini aşan evrensel bir misyona sarıldığının da göstergesi. Boyut kazanmış haliyle küresel bozgunculuk… Nasıl Jaksonianist ABD, milliyetçiliği, ille beyazları kayıran ten rengi üzerinden değil, ülkenin ortak menfaatleri üzerinden kendi çıkar ekseninde tanımlıyorsa Siyonist bozgunculuk müttefiklerinin düşmanına saldırılarda ön alarak mevzi yükseltmekte.

Bu noktada Gazze'de soykırım boyutlarında kıyım yapan İsrail’in, İran gibi Suriye başta olmak üzere cürümleri dizboyu bir rejime cezayı keserek meşru bir ahlak ve misyon bekçiliğine soyunmak istediği de görülüyor. Nasıl ABD ve diğer müttefikleri Irak'ı 2003 yılında işgal ederken Sadddam Hüseyin gibi zulmü mebzul bir lideri hedef alarak Müslümanlar arasındaki fay hatlarını da istismar etmekten geri durmadılarsa bugün de İran'a karşı mesafeli duruş ve hasmane psikolojileri kullanmak istiyorlar. Ama bu noktada tecavüz eden ve hukuk dışı savaş açan fail tanımının net yapılması gerekiyor. Tıpkı 2003 yılındaki işgalde safların bu işgalcilik ve tecavüzlere karşı şekillendiği gibi.

Savaşın nereye evrileceği ve ne kadar süreceğini, İran’daki muhalif hareketin bastırılıp bastırılamayacağını bilemiyoruz. İran’ın bir kaosa sürüklenip sürüklenmeyeceğine ya da sokak hareketlerinin, bir zamanlar kendisi sokaktan gelmiş iktidarı alaşağı edip zafer elde edeceğine ilişkin ihtimallerin hepsi hâlâ masada.

Yapay zekâ donanımlı nokta atışı füze ve yeni sürüm savaş aygıtlarının marifetlerinin denenmesi bir çocuk iştahıyla sabırsızlanan liderleri şehvete bile düşürüyor olabilir. Tutku ve hırsıyla Trump'ı Mısır firavunlarından Ramses II'ye benzetenler var. Bu benzetme ne kadar isabetli ayrı bir husus lakin firavunların, kölelerini zorla çalıştırarak inşa ettirdikleri saraylar birilerine cehennem çukuruna dönerken kendilerini ölümsüzleştirecek bir refah, servet ve gücü temsil ediyordu. Tek taraflı gümrük tarifeleri, dünyanın belli bölgelerine ilhak tehditleri bir yanda, diğer yanda savaşlar ile muarızlarını yıldıran, pes ettirmek isteyen yeni egemenlik denemeleri… Bütün bu amaçlar kümesine bakınca firavunun esasında tek bir kişi değil, bir hükümranlığın düzen ve formu olduğu anlaşılabilir. Bu nedenle, tarihe sadece mükerrer olması yönüyle değil, akışının çok zor değiştiği ve az sakinlediği azgın bir nehir yatağı olarak da bakabiliriz.

Eyüp Sabri Togan Arşivi