Filistin Davası Batı’da Sadece Sol Siyasete Hitap Edemez
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

Filistin davası, onlarca yıldır kendisi ne en çok kulak veren kitleyi siyasi sol kesimde bulmuştur. İlerici hareketler, in san hakları örgütleri ve sömürge karşıtı çevreler; bu davaya bir dil, dayanışma ve ahlaki bir berraklık sundu. Bu saflaşma o zamanlar mantıklıydı, hâlâ da öyle. Ancak bugünün siyasi manzarasında, bu durum tek başına devletlerin resmî olarak uyguladığı somut kararları değiştirmeye yetmiyor.

Sadece davanıza ‘hak verenlerle’ konuşarak dünyayı değiştiremezsiniz. Size şüpheyle bakan, sadece güce ve güvenliğe inanan in sanların masasına oturmalı ve onlara onların dilini kullanarak davanızı anlatmalısınız. Eğer kararlar o masada alınıyorsa ve o masada siz yoksanız yoksunuzdur.

Batı’nın büyük bir bölümünde, askerî yardım, diplomatik konumlandırma ve protesto yasalarına ilişkin kararlar, aktivistlerin baskısından çok, güvenlik odaklı siyasi he saplamalar tarafından şekillenmektedir. Bu alanlarda hâkim olan dil, öncelikle ahlaki veya tarihsel değildir. Stratejik, hukuki ve kurumsal bir dildir. Bu bağlamda, katılımı büyük ölçüde hâlihazırda ikna olmuş kitlelerle sınırlayan bir strateji dayanışmayı sadece koruyabilir, ancak karar alma merkezlerini değiştirmek için hiçbir faydası olmaz. Filistin hareketi, özellikle İsrail’in Gazze’ye yönelik son soykırım savaşının başlamasından bu yana, -on binlerce sivili öldüren ve Gazze Şeridi’nin büyük bir bölümünü enkaza çeviren- eşi benzeri görülmemiş bir görünürlük kazandı. Kamuoyunun farkındalığı arttı. Yasal incelemeler yoğunlaştı. Uluslararası kurumlar tartışmaya dâhil oldu. Ancak bu devasa farkındalığa rağmen, siyasi karar mekanizmalarını yerinden oynatacak bir etki oluşturamadık. Silah akışı devam ediyor. Diplomatik koruma sürüyor. Bazı Batı ülkelerinde Filistin yanlısı protestolara getirilen kısıtlamalar daha da genişledi. Ahlaki netlik (haklı olmak) tek başına yeterli olmadı.

Batı başkentlerinde son zamanlarda yaşanan gelişmeler, görünürlük ve etki arasındaki bu uçurumu ortaya koymaktadır.

Almanya’da yerel yetkililer, güvenlik gerekçesiyle Filistin yanlısı gösterileri tamamen yasaklamış veya büyük ölçüde kısıtlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı bölgelerinde, öğrenci kampları polis tarafından boşaltılmış ve eyalet meclisleri boykot kampanyalarına sempati duyan kurumları cezalandırmıştır. Birleşik Krallık’ta ise bü yük gösteriler, öncelikle ‘aşırılık ve kamu düzeni’ söylemleriyle çerçevelenmiştir. Her durumda, tartışma ‘uluslararası hukuk veya işgalden’ çok, hükümetlerin en güvende hissettikleri alan olan ‘iç güvenlik ve aşırılıkla mücadele’ üzerine odaklanmıştır.

Sorunun bir kısmı, katılımın nasıl yapılandırıldığıyla ilgilidir. Filistin davası marjinal, aşırılıkçı veya ahlaki açıdan belirsiz bir dava değildir. Uluslararası hukuk, ‘kendi kaderini tayin hakkı ve sivil halkın işgal ve toplu cezalandırmadan uzak bir şekilde yaşama hakkına’ dayanmaktadır. Bu ilkeler doğası gereği solcu değildir. Hukuk, egemenlik ve devlet gücünün sınırları gibi, tüm siyasi geleneklerde yankı bulan kavramları ifade ederler.

Yine de Batı başkentlerinde Filistin davası savunuculuğu genellikle sömürgecilik karşıtı ve insan hakları dilinde ifade edilmiştir; bu dil sol kesimde güçlü bir yankı bulurken, muhafazakâr siyasi kültürlerde daha az yankı bulmuştur. Sonuç olarak bu dava genellikle evrensel temellere dayalı olmaktan çok ideolojik olarak hizalanmış olarak algılanmaktadır. Bu algı, etki alanını daraltır.

Filistinlilerin talepleri, sağ eğilimli siyasi söylemin temelini oluşturan güvenlik ve hukuk terminolojisiyle ifade edilmediğinde, başkaları bu talepleri tanımlar. Hâkim çerçeve, ‘terörizm, istikrarsızlık veya medeniyetler arası çatışma’ olarak tanımlanır. İşgal, ‘güvenlik yönetimi’ olarak yeniden tanımlanır. Toplu cezalandırma, ‘güvenlik tedbiri’ maskesi altında meşrulaştırılır. Etkisiz bir katılım, etik değerleri muhafaza etmeye yetmediği gibi mücadele zeminini rakipsiz bırakarak karşı tarafın elini güçlendirir.

Sağ kesimle temas kurmak; talepleri sulandırmak ya da işgal, apartheid ve sivillere verilen zararlar hakkındaki dili yumuşatmak anlamına gelmez. Irkçılığı veya İslamofobi’yi meşrulaştırmak anlamına ise hiç gelmez. Bu yol; yanlış anlaşılma, düşmanlık ya da art niyetli yaklaşımlar gibi riskler taşır; ancak diyaloğu kesmek, ‘etki siz ve önemsiz kalma’ gibi çok daha büyük bir risk barındırır. Bu, siyasi iknanın inanç kadar çeviri/tercüme gerektirdiğini kabul etmek demektir. Argümanlar, gücü elinde tutanların öncelikleriyle kesişecek terimlerle sunulmalıdır.

Bu, muhafazakâr yasama mensuplarına (milletvekillerine) bilgi sunmak, sağ eğilimli politika forumlarında yayınlar yapmak veya argümanları sadece aktivist alanlarında değil; parlamento ve güvenlik komisyonu ortamlarında kurgulamak anlamına gelebilir.

Bu, süresiz işgalin kalıcı istikrarsızlığı pekiştirerek İsrail’in kendi uzun vadeli güvenliğini zayıflattığını savunmak anlamına gele bilir. Uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulanmasının Batı hükümetlerinin Ukrayna, Tayvan veya başka yerlerdeki güvenilirliğini zayıflattığını göstermek anlamına gelebilir. Bir müttefik için cezasızlığın küresel caydırıcılığı zayıflattığını göstermek anlamına gelebilir. Bunlar sol kanadın konuşma konuları değildir. Bunlar tutarlılık, düzen ve devlet çıkarları ile ilgili konulardır.

Tarih, siyasi değişimin genellikle doğal müttefiklerin ötesinde bir angajman gerektirdiğini göstermektedir. Afrika Ulusal Kongresi, sempatik ve kendileriyle aynı fikirde olan kitlelerle sınırlı kalmadı; uzun süredir kendisini radikal veya statüko karşıtı olarak nitelendiren hükümetlerle de ilişki kurdu. İrlandalı cumhuriyetçi liderler, sonunda amaçlarına şiddetle karşı çıkan muhafazakâr yönetimlerle müzakereye oturdu. Her durumda, angajman bir onay anlamına gelmiyordu. Siyasi değişimin, doğal müttefiklerin ötesinde bir diyalog gerektirdiğine dair bir anlayışı yansıtıyordu.

Bunun yanı sıra nesiller arası bir boyut da vardır. Günümüzün sağcıları tek tip değildir. Egemenlikle ilgilenen milliyetçiler, dış ilişkiler konusunda şüpheci liberaller ve denetimsiz yürütme gücünden çekinen muhafazakârlar da bu grubun içindedir. Bu grupların size doğrudan destek vermesini beklemek gerçekçi değildir. Ancak hiçbiri de doğası gereği ulaşılamaz değildir. Bazıları, özellikle ideolojik veya dinî bağlılıklarının derin olduğu durumlarda, değişmez kalabilir. Onları kalıcı olarak düşman olarak görmek, en aşırı anlatıların iç tartışmalarını tamamen etkisi altına almasını sağlar.

Böyle bir angajmanın yarattığı rahatsızlık anlaşılabilir. Filistinlilerin haklarını destekleyenlerin çoğu, muhafazakâr forumlarda konuşmanın düşmanca çerçeveleri normalleştirme veya ahlaki netliği tehlikeye atma riski taşıdığından korkuyor. Ancak siyaset, ahlaki yalıtımın bir testi değildir. Sonuçlar üzerinde bir rekabettir. Politikalar güvenlik kurumları ve muhafazakâr hükümetler içinde şekillendiriliyorsa tartışmalar da bu alanlara ulaşmalıdır.

Alternatif ise bir tür kendi kendine yetme biçimidir: politika değişmeden kalırken, kendi yankı odaları içinde giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir hareket. Geçtiğimiz yılın deneyimleri bu riski görünür kılıyor. Gazze’deki yıkım, küresel bir öfkeye ve eşi görülmemiş bir protesto hareketine yol açtı. Yine de Batı’nın önde gelen hükümetleri tutumlarını temelden değiştirmedi. Erişimi olmayan sempati sınırlı kaldı.

Bunların hiçbiri solun dayanışmasının öne mini azaltmaz. Bu dayanışma hâlâ çok önemlidir. Ancak bu, katılımın dış sınırı olamaz. Filistin davası evrensel hukuk ve adalet ilkelerine dayanıyorsa bu ilkelerin tartışıldığı her yerde, politik olarak elverişsiz görünen ortamlar da dâhil olmak üzere, bu şekilde savunulmalıdır.

Filistin mücadelesi ahlaki temelden yoksun değildir. Kısıtlı siyasi erişimden mustariptir. Bu erişimi genişletmek için taviz vermek gerekmez. Güven gerekir, haklı bir davanın her türlü ideolojik ortamda incelemeye dayana bileceğine ve adaletin siyasi yelpazenin tek bir tarafıyla sınırlı kalmasına gerek olmadığına dair güven.

Sonuçta, zorlu tartışmalara girmekten kaçınmak ilkeleri değil, mevcut iktidar yapılarını korur. Filistinlilerin hakları protesto sloganlarından politika gündemine taşınacaksa hareket sadece hoş karşılandığı, haklı görüldü ğü yerlerde değil, dirençle karşılandığı yerlerde de konuşmaya hazır olmalıdır.

Adalet, ideolojik konfora bağlı olmamalıdır. Adalet; gücün kullanıldığı her yerde açıkça, tutarlı bir şekilde ve korkusuzca tartışma iradesine bağlı olmalıdır.

Al Jazeera / 15 Şubat 2026 / Çeviren: Barış Hoyraz

Ahmed Najar Arşivi