Batı’nın Sömürge Özleminin Arkasında Aslında Ne Var?
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

Uzun yıllar boyunca küresel “kurallara dayalı düzen”, Batı tarafından kurulan küresel yönetimin zararsız bir sistemi olarak sunuldu. Evet, bu düzenin kökleri sömürgeci dünyaya dayanıyordu ve sistemlerinin birçoğu sömürge döneminin ırksal eşitsizliklerini yansıtıyordu ama yine de küresel refah ve düzenin müjdecisi olarak baş tacı ediliyordu. Bu sistemde Batı, sömürgeci bir kötü adamdan sihirli bir şekilde bir kurtarıcıya dönüşmüştü.

Ancak güney yarım kürelilerin büyük bir kısmı için bahsi geçen dönem çok daha farklı gözüküyordu. Onlar o dönemi soykırıma, yağmacılığa uğrayarak ve yerlerinden edilerek yaşadılar. Afrika, Asya ve Karayipler boyunca sömürgeci yönetimler, yerel sistemleri ve endüstrileri bozup baskıladı, küresel fiyat şoklarına karşı savunmasız ticari tarım ekonomileri kurguladı ve siyasi otoriteyi emperyal kontrolü önceliklendirecek şekilde yeniden dizayn etti.

Nihayetinde, Batı'nın dünyanın geri kalanına verdiği tahribatla daha gerçekçi bir biçimde yüzleşilmesi, soykırımdan köleleştirmeye varan tarihi suçların tanınması ve bunların telafi edilmesi yönündeki talepler büyüdü. Bu durum, Batı'yı giderek kendinden şüphe eder hâle getiren küresel güç dengelerindeki bir değişimle aynı döneme denk geldi. Artık bizim kurtarıcılarımız ya da uzun zamandır iyiyi oynadıkları tarihin “iyi çocukları” değillerdi.

Bu gerçek, eveleyip geveleyerek de olsa bir nebze kabul edildi. Kenya örneğinde, 1950'lerdeki bağımsızlık mücadelesi sırasında İngiliz işkence kamplarının varlığının ortaya çıkması, İngiliz hükûmetinin özür dilemeden yalnızca “esef duyduğunu” belirtmesiyle ve sadaka niteliğinde bir tazminat ödemesiyle sonuçlandı.

Benzer şekilde Almanya, 20. yüzyılın ilk on yılında Namibya'daki Ovaherero ve Nama halklarına karşı soykırım işlediğini kabul etti. Ancak herhangi bir tazminat ödemeyi reddetmeye devam ediyor ve bunun yerine “bir uzlaşma jesti” adı altında, 30 yıla yayılacak yardım programları aracılığıyla 1,3 milyar dolar ödemeyi teklif ediyor.

Bunlar yalnızca kırıntıdan ibaretti, ancak yine de önemli bir dönüm noktasına işaret ediyordu. ABD'deki Black Lives Matter'dan Güney Afrika'daki Rhodes Must Fall'a kadar dünya çapındaki hareketler, beyaz üstünlüğüne ve Batı tahakkümüne dair tarihsel anlatıları yeniden kurgulamak için itici bir güç oluşturdu. Sömürgecilik karşıtı eleştirel düşünce ve söylem, akademiden popüler kültüre yayıldı.

Ancak karşı tepkinin gelmesi de gecikmedi. Bazı çevrelerde, “beyaz suçluluğu”nun topyekûn reddedilmesi durumu yaşandı. Bu tepki siyasetçiler tarafından da benimsendi ve siyasi kampanyalara dahil edildi. Sömürgeci revizyonizmin halkta karşılık bulduğu ve oy getirdiği ortaya çıktı. Bu durum aynı zamanda hızla uluslararası platformlara da taşındı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Münih Güvenlik Konferansı'nda yakın zamanda yaptığı konuşma, tam da buna mükemmel bir örnektir. 1945 öncesi emperyal düzenden övgüyle bahsetti. Onun için bu dönem, Batı'nın genişlediği; misyonerlerinin, hacılarının, askerlerinin ve kâşiflerinin okyanusları aşmak, yeni kıtalara yerleşmek ve dünyanın dört bir yanına uzanan devasa imparatorluklar kurmak üzere kıyılarından akın ettiği bir zamandı.

Rubio, Batı tahakkümünü bir refah ve ahlaki liderlik dönemi olarak yansıtarak Batı'nın geçmişinden utanmaması gerektiğini savundu. Bu anlatıya göre sömürgecilik, ırksal bir hiyerarşi ve sömürü değil; bilakis bir hamilik, düzen ve medeniyet meselesiydi. Dolayısıyla çöküşü de üstü kapalı bir biçimde üzüntü duyulması gereken bir durumdu.

Rubio ve onun gibilerin asıl çağrısını yaptığı şey, Batı'nın “kötü adam” rolünü sonuna kadar sahiplenmesidir. Elbette lafta değil, fiiliyatta; imparatorluk geçmişini aklayarak ve tarihi suçlardan ötürü duyulan suçluluk ve utancı bir kenara bırakarak... Zira kötü adamlar kendilerini nadiren böyle ilan ederler. Tarihle hesaplaşmayı bir zayıflık, hatta kendinden nefret etme olarak görüyorlar. Ve geçmişin suçlarıyla yüzleşmek yerine, hafızayı bastırmak için güç kullanmayı seçiyorlar.

Bu, hafızanın fethi yoluyla aklanmaya yönelik apaçık bir girişimdir. Mesele sadece geçmişi tartışmaktan ibaret değil. Asıl mesele, bugünün ahlaki lügatini şekillendirmektir. Bu durum aynı zamanda mevcut “kurallara dayalı düzen”den uzaklaşıp “güçlü olanın haklı sayıldığı” kuralsız bir gerçekliğe doğru yol almakla da ilgilidir.

Eğer imparatorluk iyicil bir şeyse o zaman günümüzdeki hiyerarşiler de sorumlu bir liderlik olarak yeniden kurgulanabilir. Adaletsiz ticari düzenler, istikrara dönüşür. Askerî baskı, vesayete dönüşür. Dış müdahaleler, vasiliğe dönüşür. ABD Başkanı Donald Trump'ın sözde “Barış Kurulu” örneğinde gördüğümüz üzere sömürgecilik; bir tahakküm olarak değil, bilakis gerekli bir düzen ve refahın habercisi olarak yeniden pazarlanıyor. Çok kutuplu dünya düzeni, yapısal bir değişimden ziyade, dengeleri bozan bir gerileme olarak kurgulanıyor.

Batı hegemonyasının yükselen güçler ve değişen ittifaklar karşısında sınandığı bir dönemde, bu yaklaşım siyasi açıdan son derece kullanışlıdır. Rakipsiz bir tahakküme duyulan özlem kitlelere bir tür berraklık sağlar ve tarihsel huzursuzluğu gururla ikame eder. Adalet taleplerini nankörlük suçlamalarına dönüştürür. Ve kurduğu dil, o tanıdık kalıbı yansıtır. İmparatorluk zarar verir ama nihayetinde kurtarır. Hata yapar ama kendini temize çıkarır. Merkeziliği asla sorgulanamaz.

Yapısal bir hesaplaşmaya veya tazminata hiç gerek yoktur. Odak, sömürge yönetiminin maddi sonuçlarından Batı'nın hissettiği utancın duygusal yüküne kayıyor. Mesele, eşitsizlikle yüzleşmekten ziyade özgüveni yeniden tesis etmeye dönüşüyor.

Rubio'nun hitabı her ne kadar Batı kamuoyunu hedeflese de dünyanın geri kalanı için alarm zillerini çaldırmalıdır. Bu tür söylemleri, kolayca karikatürize edilebilen ve bir o kadar da kolayca görmezden gelinebilen birkaç kötü adamın ahlaki zafiyeti olarak değerlendirmek cazip gelebilir. Ancak bu, vahim bir hata olur.

Şunu görmeliyiz ki sömürgeciliğin mimarisini yeniden tesis ediyorlar: Batı'nın çıkarlarını öncelemek üzere tasarlanmış; baskısı yasalara dökülmüş, dayatmaları zorbalıkla uygulanan ve nimetleri ırksal temellere göre dağıtılan hukuki, ekonomik ve epistemik bir sistem.

Neticede emperyalizmin temize çıkarılması, salt bir geçmiş özlemi değil, bir hazırlıktır. Bu, geçmişin hiyerarşileri temize çıkarıldığı için bugünün hiyerarşilerinin artık meşrulaştırılmaya ihtiyaç duymadığı ahlaki bir çerçevenin inşasıdır. Ve geçmiş geri alınamasa da yanlış hatırlanabilir.

Geçmişi yanlış hatırlamanın ekonomilerimizde, sınırlarımızda ve bedenlerimizde yarattığı korkunç sonuçlarla yaşayageldik ve tam da gözlerimizdeki perdeleri kaldırmaya başladığımız şu anda, bizi yeniden kör etmeye yönelik bir girişimle karşı karşıyayız. Bu revizyonizme boyun eğmemeli; aksine, sesimiz bastırılamaz hale gelene dek kendi hakikatimizi ısrarla ve hiç kimseden özür dilemeden haykırarak ona aktif bir şekilde direnmeliyiz.

Hafıza, edilgen değildir. Her gün yapılan bir seçimdir ve bu seçim, diğerlerine olduğu kadar bize de aittir.

Al Jazeera / 23 Şubat 2026 / Çeviren: Tümer Erkin Çiftci

Patrick Gathara Arşivi