Müslümanların Ağır İmtihanı: ABD/İsrail – İran Savaşı
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bir tartışmayı tekrar alevlendirdi. Normal şartlarda emperyalistlerin ve Siyonistlerin saldırgan politikaları karşısında açık ve net tavır alan birçok insan bu sefer farklı reaksiyon gösterdi. Ya da Amerikan ve Siyonist katillere yönelik direnişleri sevinçle destekleyenler İran’ın hamleleri karşısında mesafeli davranmaya dikkat ediyor. Peki ama neden?

İnsanlar Amerika ya da İsrail’i sevmeye mi başladılar? Hayır! Durduk yere birden Sünni olduklarını mı hatırlayıp “Bana ne canım!” demeye başladılar? Hayır! Yıllardır benzer durumlarda hiç mezhebî durumuna bakmadan direnişlere destek olmuştu oysa insanlar. Örneğin 2006 İsrail-Hizbullah savaşında imkân bulanlar gidip savaşırken diğer Müslümanlar da ellerindeki imkânlarla direnişin yanında yer aldılar. Ne değişti? İnsanların Amerika ve İsrail karşısında direniş gösterecek mecalleri mi kalmadı? Hayır, o da değil! Öyle olsaydı Hamas’ın Aksa Tufanı’nı ve küçücük Gazze’nin devasa direnişine sonuna kadar sahip çıkmazlardı.

Akşam Olup Mektuplar Hasretlik Söylemeyeli Yıllar Oldu Tahran Radyosunda

İhtimalleri ve soruları artırmak mümkün. Ama hep aynı “Hayır!” karşımıza çıkacak. Çünkü tek bir hakikat var: İran en az yirmi beş yılda uyguladığı dış politika ile mükemmel bir şekilde ümmeti kendine düşman etmeyi başardı. Bazen sinsice, takiyye ile örtülü bir şekilde yaparak; son yıllarda ise zafere ulaştığını düşünerek açıktan, pervasız bir şekilde mazlumların kanı pahasına ve ümmete ihanet çizgisinde siyasetini uyguladı. Herkesin mıh gibi aklına ve kalbine sabitlediği kirli biyografiye 2001 yılında Afganistan’ın Amerikan işgaline yardımcı olarak startını verdi. 2003 yılında ise Irak işgalinde emperyalizme işbirlikçilik ihanetini ileri boyutlara taşıyıp doğrudan Irak halkının ihtişamlı direnişini yok etmek için sahada kiralık katil olarak arz-ı endam ederken yıllarca besleyip yetiştirdiği adamlarını, örgütlerini de sadece iktidarı devralmak, mazlumları katletmek ve işkence için kullandı. Emperyalistlerle ve işgalcilerle işbirliği sayesinde elde ettiği “zaferler” beraberinde daha fazla işbirlikçilik ve Müslüman halklara düşman politikalar getirdi.

2011 yılında başlayan Ortadoğu intifadalarında zikzaklı tavır sergileyen İran, İhvan-ı Müslimin’in isyan bölgelerinde öne çıkması ve iktidara gelmesi ile düşmanca siyasetler göstermeye başladı. Mısır’da Mursi’nin rakibini desteklerken emrindeki Husileri Ensarullah rehberliğinde harekete geçirerek Yemen’de Islah hareketinin devrilmesine sebep oldu. Suriye’de ise adeta “Bundan önce izlediğiniz fragmandı esas haltı şimdi yiyeceğiz.” diyerek ümmetin hafızalarından silinmeyecek ihanete imza attı. Bir halkın meşru özgürlük talebini, zulüm ve baskıdan kurtulma mücadelesini hiçbir hakkı ve meşruiyeti olmadığı halde bastırmak için harekete geçti.

Kimse kimseyi kandırmasın! Tarihi de gerçekleri de çarpıtmasın! Muhalifler ilk andan itibaren İran’a Baas diktasının yanında durmamasını, kendilerinin İran’ın stratejik hedefleriyle bir sorunlarının olmadığını, örneğin Hizbullah’ın coğrafi korunma stratejisinin kendileri tarafından sürdürüleceği sözünü vermelerine ve İran’a taahhütlerde bulunmalarına rağmen İran rejimi Esed zaliminin başkanlığını kırmızıçizgi olarak belirledi. Esed rejiminin yönetim beyni olmaya razı olan İran yüz binlerce insanın katledilmesine yol açan zulüm stratejisini devreye soktu. Başarısız olduğunda ise sürecin mimarı Kasım Süleymani aracılığıyla Rusya’nın ikna edilmesini sağlayarak halkın korkunç şekilde katledilmesini ileri noktaya taşıdı.

Fars İmparatorluğu Özlemiyle Ümmete Saplanan Hançerler

Bütün bu süreç sonunda ise İran’ın en üst düzeyde yöneticileri Fars imparatorluğunun yeniden yükseldiğini ve beş başkenti yönettiklerini gururla söylüyorlardı. Tahran, Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana’yı yönettiklerini belirten İranlılar sıradaki başkentin hangisi olacağı propagandasını yaptılar. Amerikan emperyalistleriyle iş birliği yapması nedeniyle işgalcilerin altın tepside sunduğu Bağdat ya da Suud ve BAE hainleriyle iş birliği yaparak devraldığı Sana, tarihin gördüğü en vahşi katliamlar neticesinde ele geçirdiği Şam ya da her türlü silahla donattığı Hizbullah’ın Sünni halkı ezerek hâkim olduğu Beyrut’u ‘yönetimi bizde’ diye iftiharla sunarken kaybettiği şeyin farkında olmadı. Zulümle küçük bazı şeyleri kazandı ama kocaman ümmeti kaybetti. Ümmet aynı ümmet idi. Örneğin 2006’da Siyonistlerle savaşta bütün bu ümmet, her yerde Hizbullah’ı destekleyip Nasrallah’ın posterlerini taşıdı anacak Nasrallah aynı düşman tarafından 2024’te öldürüldüğünde sessiz kaldı.

Rabbimiz Kitab-ı Kerim’de gaflete düşüp yanlışa sürüklenen insanın tövbe edip kendini düzeltmediğinde pislik tarafından çepeçevre kuşatılacağı uyarısında bulunur ve bu duruma düşen insanın bir müddet sonra eylemlerinin kendisine güzel görüneceğini belirtir. Haram, günah, yanlış, zulüm, şirk akılsızlık gibi olumsuz özelliklerin sürekli olması sahte bir gerçeklik oluşturur. Bütün çirkinliklerin kendisine güzel görünmesi ve insanın kendisini bir şey zannetmesi varoluş açısından en kötü durum olan hem ahirette hem de dünyada rezil olmayı beraberinde getirir. İran ve şürekasının başına gelen tam da budur.

28 Şubat’ta başlayan savaşa gösterilen tepki ve tavırlar bu arka plan doğrultusunda oluştu. Çok az bir kesim örneğin Amerika tarafından öldürülen Hamaney için ‘şehit’ derken Müslümanların geneli bu sıfatın kullanılmasına karşı çıktı. İran’ın şehirleri amansız bir şekilde vurulurken dünyanın geri kalanında olup bitenle kıyaslandığında zayıf protestolar, eylemler yapıldı. İran ve yöneticileri sert eleştirilere uğrarken birileri de karşı argümanlarla savunuya geçtiler. En tuhaf argüman ise İran’ın içine düştüğü başarısızlığın nedeni olarak Suriye’nin gösterilmesidir. Zihnini, vicdanını, kalbini, ahlakını sol, Kemalist, Alevi vs. unsurlara teslim etmiş mahlûklar, olup bitenin faturasını yine Suriyeli mazlumlara çıkarmaktan çekinmediler.

İran’ın Aptallıklarının Faturasını Suriye Devrimine Kesen Ahmaklar

Medineli münafıkların zihinlerinin çalışma biçimi ve siyasal-sosyal olaylar karşısında ortaya koydukları tavırların benzerine şahit olmaktayız. Yapmadığını ve yapmayacağı şeyi söyleyen, olayları ters yüz edip farklı niyetler doğrultusunda çarpıtan, İslam cemaatini parçalamaya götüren zihin yapısı hacıyatmaz gibi asla pes etmez, özeleştiri yapmaz, dik ve net durmaz. Mezkûr zihniyet sahipleri bu süreçte de İran’ın yenilgisinin ve zaaflarının gerekçesi olarak Suriye Devrimi’ni göstermeye kalkıyorlar. Neymiş? Suriye, İran’ın elinden çıkmasaymış bunlar başına gelmeyecekmiş! Kahrolasıcalar! Nasıl da ölçüp biçiyorlar? Oysa tam aksi; eğer İran Suriye Devrimi’ne en başından beri karşı çıkmasaydı şimdi Siyonist rejim bu kadar rahat ediyor olamayacaktı. Ortadoğu’da gelişen devrim sürecini doğru okuyamayan ve mezhepçilik, ulusçuluk girdabına hapsolan İran bütün bir coğrafyamızda; Yemen ve Mısır'da İhvan'ın başarılı devrimini Türkiye ile birlikte tahkim etseydi, Libya’da İslami akımların yönetimini ve aynı şekilde Suriye’de halkın muazzam direnişi ve zaferini destekleseydi işte o zaman İsrail’in dört bir taraftan kuşatılmasına şahit olacaktık. Uyguladığı akıl dışı, ahmakça savunma ve güvenlik doktriniyle ümmetten tasfiye edilirken aslında adım adım coğrafyadan da tasfiye oldu. Kim kime fatura çıkarıyor? Özgürlük mücadelesinde verdikleri ağır bedellere rağmen Suriye halkını o dönem yalnız bırakanlar hatta zalimlerin ekmeğine yağ sürenler hâlâ hiç utanmadan Suriye halkını ve devrimi gerçekleştiren yöneticilerini suçlayabiliyorlar. İran’ın aptallığının, ihanetinin, zalimliğinin faturasını dahi mazlumlara çıkarmaya çalışıyorlar.

Acem siyasetinin bugüne kadar uyguladığı taktik-stratejinin miadının dolduğunu görmeyenler yenilginin faturasını mazlumlara çıkarıyorlar. Hizbullah, Ensarullah, Haşdi Şabi gibi kendisine bağlı örgütler aracılığıyla Siyonistlerle karşılaşmayı deplasmanda ve komşu topraklarında tercih eden İran’ın stratejisini etkisizleştiren İsrail, Amerika ile birlikte koordineli bir şekilde çalışarak 2010’lardan beri savaşı İran topraklarına yaydı bile. Devrim Muhafızları ve ordunun en üst düzey komutanlarının öldürülmesi, nükleer çalışmaları yürüten kadroların Tahran’ın göbeğinde öldürülmelerinin anlamını çözmekte aciz olan İran ve peykleri Hizbullah yönetiminin tarihte eşi benzeri görülmemiş bir istihbarat zaafıyla çağrı cihazı, telsiz bomba sistemiyle çökertilmesiyle işin derinliğini ancak anlayabildiler. Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah, Hüseyin Hamedani, Ebu Mehdi el-Mühendis, Muhammed Rıza Zahidi, Razi Musevi gibi eli kanlı olsa da lider kadrosunun tasfiye edilmesinin askerî stratejide meydana getireceği büyük boşluğu abartılı özgüven söylemleriyle görmezlikten geldiler.

İran kendisi için asla sürpriz olmayan bu savaşı engelleyemese dahi akıllı bir stratejiyle erteleyebilirdi. Tayyip Erdoğan nefreti ve Türkiye ile tarihsel rekabetinden dolayı Türkiye’nin arabulucu rolünü kabul etmedi İran. Oysa Erdoğan ve Türkiye’nin diplomatik alandaki başarılı siyaseti bugünkü savaşı engelleyemese dahi erteleyebilme imkanına sahipti. Nitekim arabulucu değil iken bile Türkiye’nin girişimleri ile savaş bir müddet ertelendi.

Düşmana ağır zayiat vermek ve caydırıcılık açısından bahsetmeye çalıştığımız İsrail’i çevreleme stratejisini uygulayabilecek akıllı, meşru ve haklı siyaseti ortaya koysaydı belki bugünkü savaşın gerçekleşme ihtimali ya da içeriği çok daha farklı seyredebilirdi. Siyonistlere verilecek zararın boyutu ise bugün ile kıyaslanamayacak kadar yüksek olabilirdi. Aksa Tufanı’nı dahi okumakta başarısız olan İran, 7 Ekim’den sonra Lübnan'da kendisine bağlı Hizbullah'ın İsrail'e ısrarlı bir biçimde saldırı isteğini her defasında karar verici konumda olan bizzat Ali Hamaney aracılığıyla engellemiş, kendince bir denge politikası izlemişti. 7 Ekim’den sonraki sürece katılımı dahi kendi topraklarına yönelik Siyonist saldırıya cevap verme temelinde gerçekleşti.

Tahran’a dayanmış tasfiye sürecinin ortaya çıkardığı beka probleminin derinliği İran’dan atılan füzelerle hallolacak gibi görünmüyor. Bir yıl içinde üç defa Devrim Muhafızlarının genel komutanının değişmesinden bahsediyoruz. Daha maçın başında takımın forveti, kaptanı, beyni, her şeyi olan rehberini kaybeden hatta onunla birlikte güvenlik mimarisinin en üstünde olan 40 komutanını, istihbaratın, savunmanın ve ordularının liderlerini kaybeden İran’ın beka meselesi önümüzdeki süreçte derinleşerek devam edecek görünüyor. Önümüzde iki ihtimalden bahsedilebilir: Ya İran, ABD’yi bölgeden çekilmeye zorlayacak bir savaş maliyeti çıkararak amacına ulaşacak -ki bugünkü dünya ekonomik sistemi ve savaş araçlarının kullanım maliyeti düşünüldüğünde bunun ancak uzun erimde gerçekleşme ihtimali var- ya da ABD ve İsrail zaferi ile İran rejimi tasfiye edilecek.

Bütünün Parçadan Büyük Olduğunu Dikkate Almamak

İran’daki rejimin çökme ihtimali İslami hareketlerin, ümmetin meseleyi daha başka temelde ele almalarını gerekli kılmakta. Bu durum da başta ifade ettiğimiz tartışmaları farklı bir şekilde değerlendirmeyi gerektirecek. İran’ın cinayetleri, ümmete ihanetle dolu sabıka dosyası, mezhepçi ve ulusçu politikaları asla göz ardı edilmemesi ya da küçümsenmemesi gereken cürümlerdir. Bu minvalde İran ile ilgili bir söz duyduğunda saf ve temiz bir Müslümanın içinde bir nefret duygusunun uyanması tabiîdir. Lakin bugünkü savaşta bu durum gerçekliğin sadece bir parçasını oluşturmakta. Yaşadığı hayata şahitlik bilinciyle bakan Müslümanlar, gerçekliğin bütününü ele alan yaklaşımın; adalete, hakkaniyete, ümmet maslahatına uygun olduğunu bilirler. Bazı insanlar İran’ın yakın dönemdeki cürümlerinden dolayı ümmetin tavır göstermesine “Niye şaşırıyorsunuz ki İran ya da Şiiler hep böyle idi, ben başından beri uzak durdum, desteklemedim.” diyebiliyorlar. Birincisi bunu diyenlerin hayata müdahale eden, siyasal-sosyal olay karşısında Müslümanın üzerine düşeni yapmaya çalışması gibi bir gayretleri yok. Bu durum olsa olsa duran saat gibi vakıayla kesişmedir. İkincisi ise bu iddia vakıayı doğru resmetmemekte, bugünden yola çıkarak dünü kurgulamaktadır. Geçmişte yaşananlar bugünkü düzlemde olmadığı gibi muhataplar da bu kadar sapmamıştı. Zihinsel ya da farklı bozukluklar ayrıdır, taammüden mazlum halkları öldüren tavır içine girmek ayrıdır.

Dolayısıyla gerçekliği birkaç aşamalı ve boyutlu bir olgusal çerçeve olarak ele aldığımızda İran’ın zalimliği bütünün bir parçasıdır. Diğer bir parça ise Amerikan emperyalizminin İran’da başarılı olması sonrasında estireceği kötü rüzgârın ümmet için getireceği felakettir. Hakeza gerçekliğin diğer boyutu ise İran’da kurulacak yeni rejimin Ortadoğu’da en İsrail yanlısı rejim olacak olmasıdır. Bu durum İsrail’e karşı yeni bir statüko inşa etmeye çalışan Türkiye ve Suriye’nin arka tarafından kuşatılması anlamına gelir ki stratejik açıdan ciddi bir tehdit oluşturacaktır.

Gerçekliğin önemli diğer parçası düşecek olan rejimin dinî kimliğinden dolayı ortaya çıkacak hasıladır. İstediğimiz kadar İranlı yöneticilerin itikatlarının bozukluğuna dikkat çekelim, bizlere yansıyacak şey bir şekilde İslami olanın yenilgisi olup yerine gelecek olan ise tahayyül edilemeyecek ölçüde müfsit, seküler paradigma olacaktır.

Gözün Gördüğü Yanlışı Bulanıklaştıran Öfkeye Teslim Olmamak

Gerçekliğin bir başka boyutu ise hak, adalet, hukuk illiyetidir. Amerika ve İsrail hangi ‘haklı’ sebeple şehirleri bombalayabiliyor? Okulları, apartmanları bombalayıp içindeki çocukları, sivilleri katledebiliyor? Hangi suçtan ötürü çocuklar öldürülebiliyor? Buna sessiz kalınabilir mi? İran yöneticilerinin benzer cinayetleri işlemiş olması hasebiyle İranlıların buna müstahak oldukları söylemi meşrulaştırabilir mi? Emperyalistlerin ve Siyonistlerin bu vahşi saldırılarına karşı sessiz olmak kişiyi İranlılarla aynı sabıkalı duruma doğru götürmez mi? Bugün her müminin ezbere bildiği “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin!” ilahi buyruğunun siyasal-sosyal olaylarda tavır belirlemede ölçü olması gerekmiyor mu? İranlılarla can ciğer kuzu sarması olmaya gerek yok. Hakeza bazılarının yaptığı şekilde ölçüsüzce ölülerini ‘şehit’ ilan etmek de rahatsız edici. Lakin ümmetin genel maslahatı, halka zulmedilmemesi, Müslümanların coğrafyamızda elde ettikleri kazanımların derinleşmesi, Filistin’in özgürlüğüne gidecek yolun döşenmesi için Amerika ve İsrail’in başarılı olmaması gerekiyor.

Coğrafyamızın yarın daha büyük sıkıntılar yaşama ihtimalini hesaba katmadan “Yıkılsın, viran olsun İran!” tavrı içerisinde olmak doğru bir tutum değildir. İlkesel ve rasyonel zemini daraltan duygusal değerlendirmeler, en azından yükümlülükler düzleminde yapılması gerekenlerin görülmesini engellemekte. Kaldı ki şu anki göstergeler İran’ın aldığı darbeler, verdiği kayıplar, sistemin çürümüşlüğü, toplumsal bölünmüşlüğü, etnik unsurların hareketliliği, muhalif kesimlerin keskinliği, ekonomik ve siyasal çöküntü, izolasyona uğramış yapısıyla yeniden ayağa kalkmasının zor olduğunu göstermekte. En azından mevcut durumun daha kötüye gitmemesini istemek her açıdan ümmet için daha hayırlı olacaktır.

Musa Üzer Arşivi