Algı ile Gerçek Arasında: İran Operasyonu
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

İran ile girilen savaş, Ortadoğu’da yeni bir cephe açmanın ötesine geçerek Amerikan dış politikasını ve bölge dengelerini on yıllardır ayakta tutan temel mitleri yerle bir etti. Yaşananlar sıradan bir çatışma değil, tarihin akışını değiştiren köklü bir kırılmadır.

Bir dönem sarsılmaz kabul edilen pek çok anlatı, gerçekliğin ağırlığı karşısında yerle bir oldu. Buna karşılık yıllarca ‘ideolojik’ ve ‘mübalağalı’ bulunarak bir kenara itilen teoriler, sarsıcı bir berraklıkla haklı çıktı.

Amerikan Koruması Efsanesi

Washington, on yıllardır kendisini bölge güvenliğinin yegâne teminatı olarak konumlandırdı. ABD’nin askerî üslerinden uçak gemilerine, gelişmiş hava savunma sistemlerinden ikili güvenlik protokollerine kadar her unsuru, müttefikleri varoluşsal tehditlere karşı savunan ‘sarsılmaz kalkanlar’ olarak pazarlandı. Bu savaş, bu anlatılanların boş olduğunu ortaya çıkardı.

Körfez’deki ezici ABD askerî varlığına rağmen, bölgesel müttefikler füze alarmları, in sansız hava aracı saldırıları ve deniz tehditleriyle karşı karşıya kaldı. Amerikan askerleri öldürüldü. Enerji altyapısı tehdit edildi. Nakliye rotaları istikrarsızlaştı.

Amerikan güçlerinin varlığı, gerginliğin tırmanmasını engelleyemedi; aksine, bunu daha da artırdı.

Daha da önemlisi, ABD’nin varlığının niteliği ortaya çıktı. Bu varlık, ortaklığa değil, hâkimiyete dayanıyor. Ancak hâkimiyetin bile hayali olduğu ortaya çıktı. Askerî üs tünlük, otomatik olarak stratejik kontrole dönüşmüyor. İran gibi bölgesel bir güç asi metrik bir misilleme yapmaya karar verdiğinde, Amerika’nın tam hâkimiyet kurduğu yanılsaması ortadan kalkıyor.

“Çevreleme”nin Başarısızlığı

Yıllardır ABD’li politika yapıcılar, İran’ı uzun süreli bir çevreleme stratejisi altında izole edilebilecek, yaptırım uygulanabilecek ve kademeli olarak zayıflatılabilecek bir devlet olarak gördüler. Varsayım, Tahran’ın stratejik olarak kuşatılmış durumda kalacağı yönündeydi. Bu varsayım artık çökmüştür.

İran, beka sınırları zorlandığında mevcut bölgesel statükoyu bütünüyle sarsabilecek kapasite ve iradeye sahip olduğunu kanıtladı. Sahip olduğu füze teknolojisi, kurduğu bölgesel ittifaklar ve deniz gücü; Tahran’a kendi sınırlarının çok ötesinde nüfuz kura bileceği stratejik enstrümanlar sunmaktadır.

Kuşatma veya kapsama stratejileri, doğası gereği karşı tarafın pasif kalacağı varsayımına dayanır. Oysa İran, bu edilgenlik beklentisini boşa çıkararak statik bir hedef olmaktan ne kadar uzak olduğunu tüm dünyaya kanıtlamıştır.

Bu gerçeklik temel bir çıkarımda bulunmamızı gerektiriyor: İran’ın hakları, çıkarları ve güvenlik endişeleri basitçe gözardı edilemez. Sürdürülebilir bir bölgesel düzen, merkezî aktörlerinden birinin kalıcı olarak marjinalleştirilmesi üzerine kurulamaz.

İsrail’in “Bölgesel Koruma” Yanılsaması

Normalleşme anlaşmaları, yeni bir istikrar mimarisi olarak sunuldu. İsrail, yeni Arap ortaklarını bölgesel tehditlerden koruyabilecek ‘teknolojik, askerî ve istihbarat gücü’ olarak tanıtıldı.

Son yıllardaki olaylar -Gazze’deki soykırımdan genişleyen bölgesel savaşa kadar- bu anlatıyı çürütmüştür. İsrail bölgeyi istikrara kavuşturmamış aksine bölgeyi istikrarsızlaştırmıştır. Savaşları, komşu ülkeleri şiddet döngüsüne sürüklemiştir. Çatışmaları, bölgesel gerginliği tırmandırmıştır. İsrail’in Körfez devletleri için bir güvenlik şemsiyesi olabileceği fikri artık son derece hatalı görünmektedir.

İsrail, bölge için bir güvenlik kalkanı işlevi görmek bir yana, artık geniş çaplı bir bölgesel savaşın başlıca tetikleyicisine dönüşmüştür. Bir zamanlar “koruyucu güç” olarak sunulan bu varlık, bugün krizleri derinleşti ren bir katalizör rolü oynamaktadır.

Hizalama Yanılgısı

Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez devletlerine, Washington ve Tel Aviv ile tam uyumun güvenlik ve refahı sağlayacağı söylendi. Ancak gelen haberler, bölge sakinleri arasında yaygın bir endişe olduğunu gösteriyor. Dubai’de, bölge gerginliğinin tırmanmasından korkan göçmenlerin toplu halde ülkeyi terk etmeye çalıştığı haberleri geliyor.

Bir ülkenin güvenliğini dış kaynaklara emanet etmesi mümkün değildir. Dış güçlerin kanatları altına girmek, devletleri bölgesel sarsıntılardan korumak bir yana; onları hiç istemedikleri savaşların birer parçası haline getirebilir. Bağımlılık, koruma sağlamak yerine kontrolsüz bir sürüklenişi beraberinde getirir.

Mevcut gelişmeler, başka bir güce eklemlenmenin mutlak güvenlik sağlayacağı vaadinin ne denli tehlikeli ve sığ bir yaklaşım olduğunu tescilledi. Uyum ve güvenliği eşanlamlı gören bu basitleştirici mantığın, sahada karşılığı olmayan trajik bir yanılgı olduğu ortaya çıktı.

Irak Sonrası Düzenin Sonu

Irak’ın işgalinden bu yana Washington, kalıcı askerî üsler, “müttefikler” ve “düşmanlar” arasında katı bölgesel bölünmeler ve İsrail’e koşulsuz destek gibi stratejik bir formül al tında hareket etmiştir. Bu model, en azından şu anda zor durumdadır.

Kalıcı üsler hedef haline geldi. Bölgenin ikili bölünmesi istikrar yerine kutuplaşmaya yol açtı. İsrail’in askerî maceralarına körü körüne verilen destek, Washington’u tekrarlanan krizlere sürükledi. Irak sonrası düzen hiçbir zaman sürdürülebilir olmadı. İran’a karşı savaş, bu düzenin kırılganlığını nihayet ortaya çıkarmış olabilir.

Savaşın Doğruladığı Şeyler

Efsaneler çökmüş olsa da bazı gerçekler kesin olarak doğrulanmıştır.

İsrail’in ABD Politikası Üzerindeki Etkisi

Savaş, İsrail’in ABD’nin Ortadoğu politikasını şekillendirmedeki belirleyici rolünü ortaya çıkarmıştır. Washington’un çatışmaya girme ve çatışmayı sürdürme gerekçesi, refleksif ittifak dilinin ötesine pek geçmemiş ve İsrail’in önceliklerinden bağımsız, tutarlı bir stratejik açıklama sunmamıştır.

ABD genelinde Ortadoğu’da yeni bir savaşa karşı kamuoyu muhalefetinin güçlü olduğu bir dönemde, Amerikan politikası yine de İsrail’in stratejik hedefleriyle neredeyse kusursuz bir uyum içinde. Bu bir tesadüf değil. Yapısal bir gerçeği yansıtıyor.

Halkın duyguları ile politika sonuçları arasındaki kalıcı kopukluk, acı bir gerçeği orta ya koymaktadır: ABD’nin Ortadoğu dış politikası, öncelikle demokratik konsensüs tarafından yönlendirilmemektedir. Bu politika, Washington’u İsrail’in bölgesel gündemine sıkı sıkıya bağlayan köklü siyasi ittifaklar, kurumsal taahhütler ve güçlü lobi ağları tarafından şekillendirilmektedir.

Halkın dış savaşlara yönelik yaygın bitkinliğine rağmen, Kongre ve yürütme organının gerilimi tırmandırma konusundaki desteği sarsılmamıştır. Bu desteği yönlendiren he saplamalar toplumsal değil, politiktir. Seçim finansmanı, lobi nüfuzu ve köklü stratejik bağımlılıklar; savaş yorgunu seçmenin tercihlerinden daha ağır basmaktadır.

Yıllardır analistler, İsrail’in ABD politikası üzerindeki etkisinin çok derin olduğunu savunmaktadır. İran’a karşı savaş, bu argümanı teoriden gözlemlenebilir bir gerçeğe dönüştürmüştür.

İran’ın Askerî Kapasitesi

İran, gerçekte olduğundan daha zayıf olarak gösterildi. Bazı Batılı çevrelerde, hızlı bir şekilde lider kadrosunun ortadan kaldırılmasıyla devletin kaosa sürükleneceği beklentisi vardı.

İran, beklentilerin aksine, azımsanamayacak bir askerî caydırıcılık ve operasyonel kapa site sergiledi. Hassas ve büyük çaplı misillemelerde bulundu. Deniz ticaret yollarını tehdit etti. Bölgesel ittifaklarını harekete geçirdi.

Elbette bu durum İran’ın yenilmez olduğu anlamına gelmez. Bu tablo, zahmetsiz bir hâkimiyet kurulabileceğine dair tüm varsayımların stratejik açıdan ne kadar derin bir yanılgı barındırdığını teyit etmektedir. Sahadaki gerçeklik, masa başındaki hegemonya hesaplarını geçersiz kılmıştır.

Kurumsal Dayanıklılık

Belki de en çarpıcı olanı, üst düzey liderlerini hedef alan suikastların ardından İran’ın siyasi sisteminin çökmemesidir. Bu, kritik bir gerçeği doğrulamaktadır: İran, yalnızca kişilere değil, kurumlara dayalı bir devlettir. Üst düzey liderlerinin öldürülmesi kaos veya parçalanmaya yol açmamıştır. Bunun yerine, devlet yapıları uyum sağlamıştır

Hızlı bir iç çözülme yaşanacağı yönündeki öngörüler, sahadaki gerçeklikle örtüşmemiştir. Dış müdahalenin toplumsal yapıda ani bir parçalanma yaratacağı varsayımı, İran’ın iç dinamikleri tarafından boşa çıkarılmıştır.

Bölgesel İttifakların

Dayanıklılığı Hizbullah da dâhil olmak üzere İran’ın müttefikleri, önemli aktörler olmaya devam ediyorlar.

Gerilemeler ve stratejik hesaplamalara rağmen, bu gruplar bölgesel sonuçları şekillendirmeye devam ediyorlar. Onlar etkisiz hale getirilmedi. Ortadan da kaybolmadılar.

Bölgesel güç dengesi, onların devam eden varlığını kabul etmeden anlaşılamaz.

“Önce Amerika” Efsanesi

Nihayetinde yaşananlar, ‘Önce Amerika’ söyleminin içinin boş olduğunu tüm çıplaklığıyla sergiledi. İran operasyonu, Venezuela ile süregelen gerilim ve askerî müdahalelerin devam etmesi, Amerikan dış politikasının hâlâ küresel hâkimiyet kurma hedefine bağlı kaldığını gösteriyor. İtidal söylemi sadece siyasi bir makyajdı; müdahalecilik ise devletin asıl politikası olmayı sürdürüyor.

Bir Dönüm Noktası

İran’a karşı yürütülen bu savaşın asıl mirası, sahadaki sınır değişimlerinden çok, yerleşik doktrinleri ve siyasi anlatıları değiştirmesi olacaktır.

Bu savaş, Amerikan koruması, İsrail’in bölgesel vesayeti, Körfez’in dokunulmazlığı ve İran’ın zayıflığı hakkındaki mitleri yerle bir etti.

Kurumsal direnç, bölgesel güç dinamikleri ve Washington’daki müdahaleci politikanın devamlılığı hakkındaki daha derin gerçekleri ise doğruladı.

Tarih bir gecede değişmez. Ancak uzun süredir devam eden anlatılar olayların ağırlığı altında çöktüğünde bir dönüm noktası ortaya çıkar.

Bu savaş, tam da o tarihî dönüm noktası olabilir.

Palestine Chronicle / 3 Mart 2026 / Çeviren: Barış Hoyraz

Ramzy Baroud Arşivi