ABD, İsrail'in Yayılmacılığını Destekliyor
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

Televizyon sunucusu ve siyasi yorumcu Tucker Carlson geçtiğimiz günlerde ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile bir röportaj yaptı. İkilinin sohbeti sadece politika farklılıklarını ortaya çıkarmakla kalmadı. Daha önemli şeyleri de ortaya çıkardı: Bir büyükelçinin sadece tarihi yanlış aktarmasını değil, aynı zamanda İsrail'in Orta Doğu'daki yeri ve Washington'un bunu mümkün kılan rolüne dair bir vizyonu da gözler önüne serdi.

Bununla bir kalıp da ortaya çıktı. Rahatsız edici tarihsel gerçekler veya hukuki karmaşıklıklarla karşı karşıya kaldığında, Huckabee belirsizlik olduğunu itiraf etti. Ancak İsrail hükümetinin bilinen tutumlarını tekrar ederken, kendinden emin bir tavır sergiledi. Ama gerçekler ortaya çıktığında, o ana kadar sergilenen netlikten eser kalmaz.

Hristiyanların ‘Kutsal Topraklar’da “büyüyüp geliştiği” iddiasını ele alalım. 1948'de İsrail'de 34 bin Hristiyan olduğunu ve bugün bu sayının 184 bin olduğunu belirtti. Bu rakamlar, istikrarlı bir büyüme ve koruma olduğunu ima etmek için kullanıldı. Ancak bağlamı olmayan bu rakamlar çarpıtmadır. Aralık 1946'da Birleşmiş Milletler, Filistin'de yaklaşık 145 bin Hristiyan olduğunu ve bunların ülke toplam nüfusunun yaklaşık yüzde sekizini oluşturduğunu tahmin etmişti.

1948 Nekbe sırasında, Yahudi milisler yaklaşık 90 bin Hristiyan dâhil olmak üzere yüz binlerce Filistinliyi sınır dışı etti. 1948 sınırları içinde yaklaşık 39 bin kişi evlerinde kaldı; bunlar bugün İsrail içindeki Filistinli Hristiyan azınlığın çekirdeğini oluşturuyor.

Kudüs'ün demografik seyri de aynı derecede çarpıcıdır. 1946'da Hristiyanlar şehir nüfusunun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturuyordu. O zamandan bu yana sayıları önemli ölçüde azaldı; Kudüs Politika Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan demografik verilere göre ise 2006 yılında şehir nüfusunun yaklaşık yüzde ikisini oluşturuyorlardı.

Bunu “büyüyen ve gelişen” olarak tanımlamak, kendisini açıkça Yahudi ulusal terimleriyle tanımlayan ve aşırı milliyetçi akımların daha iddialı hale geldiği bir devlet içinde Filistinli Hristiyanların giderek daha güvencesiz hale gelen konumunu gizlemektedir.

Belirleyici Anlar

Kaçamak cevaplar demografinin ötesine geçti. Huckabee, 1917 Balfour Deklarasyonu sırasında Filistin'in İngiltere tarafından kontrol edildiğini iddia etti. Bu doğru değildi. Deklarasyon, mandater sistemden önce yayınlandı ve uluslararası hukukta bağlayıcı bir gücü yoktu; bu, yasal bir araç değil, imparatorluk taahhüdüydü.

Ayrıca, 1956 Süveyş Savaşı'nı Arapların başlattığını ima etti. Kayıtlar çok net: İsrail, İngiltere ve Fransa ile koordineli olarak Mısır'ı işgal etti. Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, işgale açıkça karşı çıktı ve geri çekilmelerini sağladı, bu da İngiliz mevkidaşı Anthony Eden'in istifasına sebep oldu.

1982'de, İsrail'in Lübnan'ı işgali ve Beyrut'un bombalanması sırasında, eski ABD Başkanı Ronald Reagan, İsrail lideri Menachem Begin ile yaptığı telefon görüşmesinde kasıtlı olarak “holokost” kelimesini kullanarak saldırının Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin geleceğini tehlikeye attığı konusunda uyarıda bulundu.

Bunlar önemsiz ayrıntılar değildir. Amerikan dış politikasının belirleyici anlarıdır. Bunları yanlış sunmak sadece tarihi bulanıklaştırmakla kalmaz, siyasi hafızayı da değiştirir.

Huckabee'nin Gazze Sağlık Bakanlığının rakamlarını (başka yerlerde tartıştığı rakamları) alıntı yaparak Gazze'deki sivil kayıpların modern şehir savaşlarında en düşük seviyede olduğunu ve İsrail'in sivil kayıpları önlemek için ABD ordusu dâhil herkesten daha fazla çaba gösterdiğini savunması da aynı derecede çarpıcıydı.

Tutulan kayıtlar ise bu iddiayı yalanlıyor. Geçen yılın başlarında İsrail, Gazze'ye kilometre kare başına yaklaşık 275 ton patlayıcı attı. Buna karşılık, ABD Vietnam'da kilometre kare başına yaklaşık 15 ton patlayıcı attı. Gazze'deki yoğunluk, sonraki aylarda devam eden operasyonlardan önce bile Vietnam'dakini 18 kat aştı.

Bradford Üniversitesinden bir uluslararası ilişkiler uzmanı, bu yıkımı “Altı Hiroşima'ya eşdeğer.” ve “İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde eşi benzeri görülmemiş.” olarak nitelendirdi.

Bağımsız gözlemci Airwars, İsrail'in Gazze'ye saldırısının ilk 25 gününde, 2017'de ABD öncülüğündeki Irak işgali sırasında kaydedilen en ölümcül aydan yaklaşık dört kat daha fazla sivilin öldürüldüğünü bildirdi.

Bir Amerikan büyükelçisi, İsrail ordusunu -temsil etmeye yemin ettiği ülkenin ordusundan- daha ölçülü ve daha insancıl olarak tasvir ettiğinde, bu konu istatistiksel olmaktan çıkar. Politik bir konu haline gelir.

“Hepsini Alsalar da Olur”

İncil'deki coğrafyanın ‘İsrail'in mevcut sınırlarının ötesindeki egemenlik’ anlamına gelip gelmediği sorulduğunda Huckabee şöyle yanıtladı: “Hepsini alsalar da olur.”

Bu yanlışlıkla ağızdan çıkan bir ifade değildir. Bir dünya görüşünü özetlemektedir. Uluslararası hukuku seçici bir şekilde kullanmasının altında Hristiyan Siyonizm’i yatmaktadır: İsrail'in meşruiyetinin müzakere edilmiş egemenlik veya çağdaş hukuk normlarına değil, İncil'deki antlaşmaya dayandığı inancı.

Bazı yorumlar, Nil'den Fırat'a uzanan, Lübnan, Suriye, Ürdün, Mısır, Irak ve Suudi Arabistan'ı kapsayan, toplamda yüz milyonlarca insanın yaşadığı ülkeleri içeren sınırları öngörmektedir.

Bu artık marjinal bir teoloji değildir. Giderek siyasi güçle kesişmektedir.

Modern İsrail liderliği büyük ölçüde Avrupa'daki göçmen topluluklarından ortaya çıkmıştır. İsrail'in en uzun süre görev yapan başbakanı Binyamin Netanyahu'nun babası, Polonya'nın başkenti Varşova'da doğmuş ve Filistin'e göç ettikten sonra Mileikowsky olan soyadını Netanyahu olarak değiştirmiştir.

Aslında, 1897'de Basel'de düzenlenen Birinci Siyonist Kongresinin resmî dili İbranice değil Almancaydı; bu, daha sonra yerli halkın münhasırlığını iddia edecek olan siyasi hareketin Avrupa kökenli olduğunu gösteren anlamlı bir ayrıntıdır.

Birçok yerleşimci-ulusal hareket gibi, Siyonizm de geri dönüşü ve yerleşimi meşrulaştırmak için mitolojik bir medeniyet bağına dayanıyordu. İncil hem ilham kaynağı hem de araç oldu.

Ancak Filistin boş bir yer değildi. Binlerce yıldır Yahudiliği, Hristiyanlığı ve İslam'ı çeşitli şekillerde benimseyen Semitik halklar tarafından iskân edilmişti. Bu halklar, toprağın geçirdiği dönüşümler boyunca bu topraklara kök salmışlardı.

Huckabee'nin çerçevesine göre Filistinliler neredeyse bu topraklarda hiç varlık göstermiyorlar ve uzun zaman önce Yahudi halkına vaat edilen topraklarda birer engel olarak görülüyorlar. Oysa onlar oradaydılar: Hristiyanlar ve Müslümanlar, sürekli varlığın mirasçıları olarak. Teolojik soyutlamalarla da asla silinemezler.

Sistemik İstikrarsızlık

İbrahimî gelenek içinde bile, münhasır antlaşma iddiaları tartışmalıdır. Yahudiler, İbrahim'in soyunu İshak'tan alırlar; Müslümanlar ise İsmail'den alırlar ve İslam'ı İbrahim'in tek tanrıcılığının yeniden kurulması olarak görürler. Kutsal soy ağacı egemenliğin temeli haline gelirse birbiriyle çelişen iddialar kaçınılmaz hale gelir ve siyaset teolojiye dönüşür.

Kutsal kitaplar, çağdaş bir tapu sicili işlevi göremez. Teolojik kesinlik ile askerî üstünlüğün birleşmesi tehlikeli bir durumdur.

“Büyük İsrail” vizyonu, on milyonlarca insanın yerinden edilmesini gerektirir. Böyle bir durum, sadece Orta Doğu sınırlarında kalmayacaktır.

Avrupa, bunun sonucunda ortaya çıkacak istikrarsızlık ve yerinden edilme sorunlarının büyük bir kısmını üstlenecektir. Bu proje güvenlik vaat etmiyor, aksine bölgesel, kıtasal ve küresel düzeyde art arda gelen güvensizlikler vaat ediyor.

Maksimalist Siyonizm ve onun Evanjelik Hristiyan ortaklarının peşinden körü körüne yürümek istikrara yol açmaz. Uzun süreli çatışmalara ve sistematik istikrarsızlığa yol açar.

Huckabee bir vaiz değildir. O bir ABD büyükelçisidir. Arap ve Müslüman devletler onun sözlerine resmî olarak itiraz ettiler, ancak Washington'dan gelen tepki oldukça cılızdı. ABD yetkilileri, onun iddialarının özünü şiddetle reddetmek yerine, sözlerini “bağlamından koparılmış” olarak nitelendirdiler.

Bu tür bir ifade, düzeltme değil, daha çok sınırlama gibi görünüyor. Eğer sözleri Amerikan politikasını yanlış yansıtıyorsa açık bir yalanlama gelmeliydi. Ancak böyle bir şey olmadı.

Güç Dengesi

Bu, daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Bu sadece Huckabee'nin teolojisi mi yoksa mevcut ABD yönetiminin stratejik duruşu mu?

Netanyahu hükümeti ile Trump döneminin Evanjelik politikası arasındaki yakınlaşma, bölgesel hesaplamaları değiştirdi. ‘İncil'deki haklar’ dilinin kullanımı artık dinî retorikle sınırlı kalmıyor; stratejik doktrinle giderek daha fazla örtüşüyor.

İran ile yaklaşan çatışma bu açıdan değerlendirilmelidir. İran, İsrail'in askerî hâkimiyetine karşı bölgedeki başlıca denge unsuru olup ortadan kaldırılması güç dengesini önemli ölçüde değiştirecektir.

Son büyük bölgesel yeniden yapılanma, 1991 Körfez Savaşı'nın ardından gerçekleşti. Madrid Konferansı ve Oslo süreci bunun ardından ortaya çıktı: Filistinlilerin özyönetimini gösterirken İsrail'in kontrolünü pekiştiren bir çerçeve oluşturdu.

Bugün, bu hırs daha da büyük görünmektedir. İbrahim Anlaşmalarının diplomatik olarak normalleştirmeye çalıştığı şey -bölgenin İsrail'in üstünlüğünü kabul etmesi- artık zorlayıcı bir güç kullanılarak gerçekleştirilebilir.

Netanyahu, İsrail'in “Orta Doğu'yu değiştirdiğini” ve Gazze'ye karşı savaşının “nesiller boyu yankılanacağını” defalarca ilan etti. Bu retorik bir abartı değil, aksine stratejik bir sinyaldir.

Huckabee’nin röportajı sadece bir diplomatın dünya görüşünü ortaya koymakla kalmadı. Bölgesel bir projeyi de daha da aydınlattı. Genişleme kader olarak çerçevelendiğinde, bölgesel savaş önsöz haline geldiğinde ve İncil'deki maksimalizm süper gücün desteğiyle uyumlu hale geldiğinde, bunun etkileri Filistin'in çok ötesine uzanır.

Ve böyle bir vizyon, ABD büyükelçisi tarafından anlamlı bir düzeltme yapılmadan dile getirildiğinde, mesele artık teolojiyle ilgili değildir. Mesele politikadır.

Middle East Eye / 26 Şubat 2026 / Çeviren: Barış Hoyraz

Sümeyye Gannuşi Arşivi